Sabahattin İsmail Cenevre görüşmelerini değerlendirdi: Biz Rumlarla niye çözüm için görüşüyoruz?

KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş'ın Danışmanı Sabahattin İsmail Cenevre görüşmelerine tepki gösterdi. İsmail “ O zaman soruyorum: Bizim için (Kıbrıs)sorun olmadığı halde biz Rumlarla niye çözüm için görüşüyoruz? Cenevre’de neyi görüşüyoruz. Görüşmeye ne gerek var? Ortak devlet kurmak için görüşüyorsak, biz onu zaten 1960-63 arası denedik. Rumların Enosis istekleri yüzünden 3 yıl sürebildi. Tekrar denemeye ne gerek var?” ifadelerini kullandı.

Sabahattin İsmail Cenevre görüşmelerini değerlendirdi: Biz Rumlarla niye çözüm için görüşüyoruz?

KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş'ın Danışmanı Sabahattin İsmail, Ekspres Türkiye’den Aslıhan Türel’e konuştu. 
Cenevre görüşmelerine KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın katılmasını eleştiren İsmail, “O zaman soruyorum: Bizim için (Kıbrıs)sorun olmadığı halde biz Rumlarla niye çözüm için görüşüyoruz? Cenevre’de neyi görüşüyoruz. Görüşmeye ne gerek var? Ortak devlet kurmak için görüşüyorsak, biz onu zaten 1960-63 arası denedik. Rumların Enosis istekleri yüzünden 3 yıl sürebildi. Tekrar denemeye ne gerek var?” dedi.

Aslıhan Türel’in soruları ve İsmail’in yanıtları şöyle: 

Cenevre’deki Kıbrıs sorunu görüşmeleri geçtiğimiz gün sona erdi. Türkiye ve KKTC’nin 6 maddelik planı toplantıda masaya kondu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, egemen eşitliğe dayalı ve eşit iki devletli çözüm modelini önerdi. Peki bu iki devletli çözüm nasıl olacak, neyi getirecek? Rum tarafı ne diyor? Kıbrıs sorununu en iyi bilenlerden ve yakın takip edenlerden biri olan gazeteci, tarihçi ve yazar Sabahattin İsmail ile konuştuk. İsmail aynı zamanda rahmetli eski Cumhurbaşkanı Denktaş’ın da uzun yıllar danışmanıydı. 

Sabahattin Bey siz Cenevre’de görüşmelerin aksine Kıbrıs sorunu yoktur diyorsunuz. Eğer ortada böyle bir sorun yoksa Türkiye neden Cenevre toplantısına katıldı?

“Evet Kıbrıs sorunu 1974 Barış Harekâtı’ndan bu yana aslında bizim için çözülmüştür. Biz 1963’te kurucu ve eşit ortağı olduğumuz Kıbrıs Cumhuriyeti’nden silah zoruyla atıldık. 11 yıl boyunca 1974’de kadar adanın yüzde 3’ünde kuşatma altına alındık. 103 köyümüz işgal edildi. 35 bin insanımız göçmen durumuna düştü. 400 civarında Kıbrıslı Türk katledildi. Devletsiz kaldık. Ortaklık devletindeki Türk bakanlar, Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş, ve TMT temsilcisinin katılımıyla Dr. Küçük başkanlığında Lefkoşa’nın Türk bölgesinde “genel komite” diye bir yönetim birimi kuruldu. Kıbrıs Türklerini 3 yıl bu Genel Komite idare etti. Daha sonra 1967’de Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi, Kıbrıs Türk Yönetimi, 1974’de Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi, 1975’de Kıbrıs Türk Federe Devleti ve 1983’de KKTC ilan edildi. 1974’e kadar 11 yıl boyunca kuşatma altında yaşadığımız ve herkes mevzilerde vatan müdafaasında olduğu için üretimden tamamıyla koptuk. Ekonomik olarak tükendik. Bu 11 yıl boyunca bizim için Kıbrıs sorunu neydi? Bu kuşatmadan kurtulmamız ve özgür, egemen bir halk olarak kendi devletimizde yaşamamız, kendi kendimizi yönetmemizdi. Ölüm korkusuyla yaşamaktan, bir katliama uğrama korkusundan kurtulmamız insanca bir yaşama kavuşmamızdı. Bizim için Kıbrıs sorunu buydu. 

Rumlar için ise Kıbrıs sorunu Kıbrıslı Türkleri ortadan kaldırıp ele geçirdikleri Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Yunanistan’a bağlamaktı, yani Enosis’i gerçekleştirmekti.

1974’te Yunanistan adayı Yunanistan’a bağlamak için son bir hamle yaparak darbe gerçekleştirdi Türkiye buna izin vermedi. 20 Temmuz 1974’te müdahale ederek mevcut sınır hattını çizdi. Adanın yüzde 36’sını biz işgalci Rumlardan temizleyerek özgürleştirdik.

Rum saldırılarından kaçıp İngiliz üslerine sığınan ve çadırlarda yaşayan Türklerle, Rumların esir aldığı, rehin tuttuğu Türkler de 1975 nüfus mübadelesi anlaşmasıyla gönüllü olarak kuzeye geçtiler. Kuzeyde Türk ordusunun harekâtı sırasında kaçamayan Rumlar da gönüllü olarak güneye geçtiler. Böylece iki bölgeli yapı ortaya çıktı.

'TEK DERTLERİ KKTC'Yİ YOK ETMEK'

Dolayısıyla diyorum ki bizim açımızdan Kıbrıs sorununu böylece çözdük. Kuşatmadan kurtulduk, kendi kendimizin yöneteceği bir bölgemiz oldu, geniş bir sahilimiz ve deniz hava limanlarımız var, Türkiye üzerinden dünyaya bağlanıyoruz. Kendi ordumuzu, kendi polis teşkilatımızı kurduk, üretimimizi yapıyoruz. Bizim için sorun artık tanınma ve güçlü bir devlet yaratmaktır. Bunun için de Rumlarla görüşecek bir şey yoktur.

O nedenle ben “çözüm” kelimesini kullanmıyorum. Rumlarla ancak iyi komşular olarak yaşamak ve işbirliği yapmak için ikili anlaşmalar yapabiliriz. Bu da çözüm olarak isimlendirilemez.

Ancak Rumlar açısından sorun hala çözülmedi… Onlar halen Enosis hedeflerine tam olarak ulaşamadılar. Ne bizi ortadan kaldırabildiler ne de Yunanistan’a bağlayabildiler. İlaveten onlar açısından başka sorunlar da ortaya çıktı. KKTC’yi ortadan kaldırmak ve Türk askerini adadan çıkarmak istiyorlar. Türkiye’den gelerek burayı vatan belleyen 100 bine yakın TC kökenli vatandaşımızı da (ki Rumlar yerleşikler diyor), adadan çıkarmak istiyorlar. Yani Kıbrıs sorunu esas onlar için var.

O zaman soruyorum: Bizim için sorun olmadığı halde biz Rumlarla niye çözüm için görüşüyoruz? Cenevre’de neyi görüşüyoruz. Görüşmeye ne gerek var? Ortak devlet kurmak için görüşüyorsak, biz onu zaten 1960-63 arası denedik. Rumların Enosis istekleri yüzünden 3 yıl sürebildi. Tekrar denemeye ne gerek var?

11 yıl bize cehennem azabı yaşattılar. Hâlâ hiç ders almadılar, adanın yüzde 36’sını kaybetmelerine rağmen düşmanlık yapıyorlar, ambargolar uyguluyorlar, tüm dünyada hem bizim, hem de Türkiye’nin aleyhine karalama kampanyası düzenliyorlar. Güneye geçen Türklere saldırıyorlar, arabalarına hasar veriyorlar, yani bize güven verebilecek hiçbir şey yapmıyorlar. Meclislerinden Türk düşmanı yasalar çıkarıyorlar.

Özetle yapılan çözüm görüşmeleri onların sorununu çözmek içindir. Bizim bu görüşmelere katılmamız, bu anlamda onlara taviz vermeyi kabul ettiğimiz ve onlarla yeniden ortaklık kurmak istediğimiz anlamına geliyor. Rumları destekleyen ülkelerin de İngilizlerin de istediği şeyler bunlar. 

Ambargolar yüzünden, Türkiye olmasa biz açık hava hapishanesinde gibi yaşarız, dışarıya açılamayız; ne limanlarımıza gemi gelir, ne havaalanına uçak iner, ne başka bir ülkeye seyahat edebiliriz, ne uluslararası iletişim kurabiliriz… Bizi tecrit ederek o hale getirmek istiyorlar ama Türkiye üzerinden bunu kırıyoruz. Onun için başaramıyorlar.

Siz eski rahmetli Cumhurbaşkanı Denktaş’ın danışmanıydınız ve 9 yıl birlikte çalıştınız. Denktaş’ın tutumu nasıldı bu toplantılarda?

“Rahmetli Cumhurbaşkanı Denktaş da federasyon için yapılan görüşmelere karşıydı. Ama mecbur kalıyordu. Çok iyi bir diplomat olduğu için de bizim aleyhimize olacak hiçbir sözde çözümün altına imza atmadı. Dünyanın tüm baskılarına rağmen Denktaş teslim olmadı. KKTC’den vazgeçmedi.

Ta ki 2002’ye kadar. 2002′ de Ak Parti iktidara geldi, gelirken muhtemelen Avrupa Birliği’ne ve ABD’ye, Kıbrıs sorununu çözme sözü verdiler. Denktaş Beyle ciddi bir çatışmaya girdiler. Bu arada İngiltere’nin inisiyatifiyle Annan Planı hazırlandı. Denktaş Bey o planı kabul etmeyeceğini söyledi. Türkiye’den, ABD, AB, BM’den çok baskı yapıldı. Ama direndik. Sonuçta Denktaş ile Türkiye – KKTC sevdalıları o dönem tasfiye edildi. Federasyoncu Mehmet Ali Talat desteklendi. Talat Kıbrıs’ta teslimiyetçi federasyoncu bir plan olan Annan Planı’nı savundu. Rumlar da bunu kullanarak kendi isteklerine ulaşacaktı. Ancak Rum tarafı o kadar bağnaz ki, daha çok alırım umuduyla yüzde 75’le Annan Planı’na hayır dediler ve bizi kurtardılar. Eğer evet deselerdi, bugün bağımsız KKTC olmayacaktı. Türk askeri ve TC kökenli nüfusumuz çekilecekti… Rumlara yüzde 7 toprak verilecekti, yüzbinlerce Rum içimize gelecekti.

Rumlar diyor ki siz çözümsüzlüğü çözüm olarak görüyorsunuz. Bize göre ise her iki tarafın da devleti var. Arada savaş yok, sorun da yok, Kıbrıs sorunu diye bir şey yok. 

Eski Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın Crans Montana toplantısında verdiği Kıbrıs haritası konusu var ve halen kayıp olduğu söyleniyor. Bu haritada Kıbrıs’ın sınırları sizce nasıl çizildi ve neden kayıp?

“Akıncı’nın verdiği harita Türk bölgesinin yüzde 36’dan yüzde 29,2’ye inmesini öngörüyordu. Yani topraklarımızın beşte birini veriyordu. Maraş, Güzelyurt dahil 35-40 yerleşim yeri gidiyordu. Bu haritayı kendi kafasına göre hazırladı. Meclisin, hükümetin, halkın bilgisi ve onayı yok. Meclisten de, hükümetten de geçirmedi ve Crans Montana toplantısında verdi. Bizim de baskılarımız sonucu Akıncı o haritayı 2018’de geri aldı, zaten artık geçerliliği de yoktu. Kendi iddiasına göre Tatar’ın müsteşarına verdiler, onlar da diyor ki hayır verilmedi. Akıncı haritayı halkın bilmesini istemiyor. Çünkü hangi yerleşim yerlerini Rumlara vermeye kalktığının bilinmesinden korkuyor. Bilinirse artık siyaset yapamaz duruma gelecek… Herhalde bu iş sonunda poliste çözülecek. Çünkü devletin, yabancılara da verilen gizli evrakı kayıp. Yabancılar biliyor, biz bilmiyoruz.

Cenevre toplantısında neler oldu?

“Türkiye 2017’de Crans Montana toplantısı çökünce dedi ki “artık federasyonu görüşmeyeceğiz, o zaman bundan sonra neyi görüşeceğimizi gayrıresmi bir toplantıda görüşürüz ve ortak zemin var mı yok mu bakarız

Ben bunu duyunca isyan ettim. Biz 52 yıldır Rumlarla görüşüyoruz, onlar sunulan bütün planları reddettiler, biz Rumların eşitlik temelli bir ortaklık istemediklerini daha nasıl öğreneceğiz ki bir toplantıda bunu tekrar konuşacağız? Bu çok yanlış. Bizim, Rumlar süreci yine çökerttiğine göre, Crans Montana’dan sonra yapmamız gereken “KKTC olarak tanınma talep ediyoruz” demekti. Denmedi ve tarihi bir fırsat daha kaçtı. 2004’de Annan planına hayır dedikleri zaman da tekrar görüşmeye oturmak yerine tanınma yoluna çıkmalıydık. Yapılmadı. 21 yıl kaybettik, tarihi fırsatı kaçırdık.

“AB ŞANTAJ YAPIYOR”

Türkiye’nin yeniden görüşme sürecine girmesinin nedeni ABD ve Avrupa Birliği’nin yaptığı yaptırım tehditleridir. “Kıbrıs sorununu çözmezsen seni AB’ye almayız, tam üyelik müzakerelerini ileriye götürmeyiz” diyorlar. Şimdi bunu daha da ileri götürdüler. “Doğu Akdeniz’den sismik araştırma, sondaj ve savaş gemilerini çekmezsen, sana yaptırım uygulayacağız” diyorlar. Haziran ayında AB liderleri bunun için tekrar toplanacaklar ve Türkiye’ye yaptırım kararını ve zamanını görüşecekler. 

Türkiye’nin ihracatının yüzde 65’i AB ülkelerine oluyor. Türkiye’ye gelen sıcak paranın çoğu AB ülkelerinden geliyor. Bu durduğu anda ekonomi büyük bir krize girebilir. Birkaç sene içinde seçime hazırlanan iktidar böyle bir şey olmasını istemez. Türkiye’nin de istediği bazı şartlar var “pozitif gündem” adı altında. Göçmenler için verilecek para, gümrük birliğinin yenilenmesi, TC vatandaşlarına vize serbestisi gibi. AB de buna karşılık bazı şartlar öne sürdü ve havuç-sopa politikası uyguluyor şimdi.

Ege’de Yunanistan’la istikşafi görüşmeleri başlatacaksın, savaş sondaj ve sismik araştırma gemilerini sözde tartışmalı bölgelerden çekeceksin, Kıbrıs sorunu için masaya oturacaksın dediler.

Sonuçta gemiler çekildi, Yunanistan’la görüşmeler başladı, Cenevre’de de toplantıya oturuldu. Gayrı resmi görüşmeyi ilk defa 2017’de Crans Montana sonrası Dış İşleri Bakanı Çavuşoğlu telaffuz etti. 4 yıl sonra AB dayatınca şimdi Cenevre’de o toplantı oldu.

Türkiye masaya “iki devletli” çözümü getirdi. Ama “iki bağımsız devleti” getirmedi. 30 Mart 2021’de MGK son toplantısında “Kıbrıs’ta çözüm iki bağımsız devlettir” demesine rağmen, Tatar’ın sunduğu ve Türkiye’nin desteklediği 6 maddelik öneriye baktığımız zaman önerilen plan, iki bağımsız devlet değil, 7 maddelik İngiliz planına evrilebilecek iki devletli bir konfederasyondur. Yani yine ortaklık önerildi. Crans Montana öncesinde federal ortaklık görüşüyorduk, şimdi bu 6 maddeyle konfederal ortaklık görüşelim deniyor.

'TOPRAKLARIMIZ TARTIŞMAYA AÇILACAK'

Birinci maddede diyor ki BM Güvenlik Konseyi, Kıbrıslı Türklerin egemen eşitliğini ve eşit uluslararası statüsünü güvenceye alan bir karar alsın. Bu karar alınırsa biz Rumlarla ortaklık kurulmasını görüşmeye hazırız diyor. 6 madde içinde görüşmelerin bitmesi, KKTC’nin tanınmaya çıkması gibi maddeler yok. Federasyon şimdi konfederasyon görüşmelerine dönecek. 6 madde içinde bu kabul edilirse mülkiyet sorununu da görüşürüz diyor. Mülkiyet sorunu Rumların KKTC’de bıraktıkları mülkleri geri istemeleridir. Sen bunu görüşmeyi kabul ettiğin anda Rumların mülk talep etmesini kabul ettin demektir. Kazandığımız savaşta, kaybeden haksız taraf bizmişiz gibi onlara tazminat vereceğiz, mülk iadesi yapacağız. Sanki güneyde Türkler mülk bırakmamış gibi. 

Bu 6 madde içinde “sınır ayarlamaları”nı da görüşmeye hazırız deniyor. Bu da toprak tavizi vereceğiz demektir. Tabii adını öyle koyamıyorlar çünkü çok tepki çekecek. Toprağımız tekrar görüşmeye, pazarlığa açılacak demektir. Biz egemen bir devletiz, egemen bir devlet sınırlarını tartışmaya açar mı? 

Ayrıca “güvenlik” konusunu da görüşmeye hazırız deniyor. Yani garantörlük da masaya konuyor. Oysa kimse bu garantörlük anlaşması değiştirilsin demedikten sonra kimse tartışamaz. Niye biz şimdi garantörlüğü masaya getirip pazarlık yapmak istiyoruz?

'TÜRK VATANDAŞLARI SHENGEN VİZESİYLE KKTC'YE GİRER'

Cenevre’de masaya konan 6 madde içinde kurulacak ortak devletin AB ile ilişkilerini görüşmeyi de öneriyoruz. E zaten Rum tarafı AB’ye üye. Ortak devlet kurulursa doğal olarak siz de AB ye üye olacaksınız diyorlar. Türkiyesiz AB’ye girmek, 5 yıl içinde Kıbrıs Türklerini eritir. Türkiye ile Kıbrıs’ın bağını keser. Kıbrıs Türkleri serbest dolaşım, yerleşme, mülk edinme, iş kurma ve çalışma haklarına sahip olacak, AB ülkelerinde çalışma hayallerini gerçekleştirecek. Rum, Yunan ve AB vatandaşları ise 4 özgürlük çerçevesinde buraya akacak çünkü cennet gibi bir yer burası. Türklerin malları satın alınacak. Türkler 5 yılda asimile olacak, KKTC boşalacak, Ayrıca TL’den çıkılacak ve Kuzey de AB’nin toprağı olacak. Türk vatandaşları ise buraya ancak Schengen vizesiyle girebilecek. 

Sen, BM egemen eşitliğimi güvenceye alsın, bunları görüşelim diyorsun. O zaman bunun federasyon döneminden ne farkı var? BM seni eşit egemen devlet olarak görecek diye sen bunları tartışmaya açarsan, senin işin bitmiş demektir. Taviz vermeyeceksen o zaman da 50 sene daha bunları görüşeceksin demektir. Çünkü o masadan kalkmana izin vermeyecekler. Bereket Rum yine reddetti. Her zaman olduğu gibi bizi yine Rum’un bencil tavrı kurtardı.

Hani biz tanınma yoluna çıkacaktık? Bunlar çok yanlış tutumlar. 2017 de Crans Montana’ nın çöküşünden sonra tanınma yoluna girecektik, yapmadık, 4 sene daha kaybettik şimdi kendi ayağımızla tuzağa düşüyoruz. 

Perde arkasında neler olduysa, genel sekreter bir toplantı daha yapacağız dedi. Bu çağrıyı yapması için ABD, AB, İngiltere yanında Türkiye ve KKTC’den de yetki almıştır mutlaka. Bir sonraki toplantının zamanlaması da manidar. Haziran ayındaki AB yaptırım toplantısından sonra yapılacak. Orada bu sefer Türkiye’ye bir daha havuç gösterecekler, havuç politikası tutmazsa sopayı gösterecekler. Sen bu riski göze alıp masadan kalkabilecek misin, yoksa görüşmeye devam mı edeceksin? Aynı zamanda haziranda Erdoğan – Biden görüşmesi var. Biden de bu konuda bastıracak. Hem sözde Ermeni soykırımının tanınmasına hem de Ege’de 18 adamızın işgaline ve silahsız statüde olması gereken adaların silahlandırılmasına fiili bir karşılık verilmezken Kıbrıs konusu nasıl savunulacak?

Tahminim haziran ayında AB yaptırım zirvesinde görüşmelerin başlaması için Türkiye’ye çağrı yapılacak. Bu arada İngiliz planı masaya gelecek. Orada İngiltere diyecek ki “ben ortak zemini buldum, bu 7 maddelik plandır.” Plan oldukça muğlak. Türk tarafına konfederasyon, Rum tarafına gevşek federasyon diye takdim edilecek bir plandır o. Biz egemen devlet diyoruz, Rumlar iki toplumlu diyor, planın ilgili maddesinde ise hem egemen, hem toplum, hem de devlet kelimeleri var. Dışta tek temsiliyet, içte iki ayrı egemen toplum devleti yani kendi kendini idare eden, birbirine karışmayan, spor kültürel, ekonomik konularda üçüncü ülkelerle anlaşmalar yapma hakkına sahip olan ama uluslararası tanınması olmayan özerk devletler veya eyaletler…

Ancak tarih gösterdi ki bu iki halk bir arada ortak bir yapı altında bulunamaz öyle değil mi?

“Evet. O yüzden bütün bu süreçlere karşı çıkıyorum ben. Öyle bir algı yönetimi yapılıyor ki kendi ayağımızla tuzağa düştüğümüzün bile farkında değiliz. Kıbrıs konusu öyle bir şeydir ki kitap alarak, okuyarak öğrenemezsiniz. Tüm boyutlarıyla yaşamanız lazım. Kıbrıs konusunun kendine has bir terminolojisi var. Bunu iyi bilmek gerekir.

Teknik konular çok önemli. Mesela müzakere sürecini, kullanılan kelimelerin gerçek anlamlarını, kullanılış şekillerini tam olarak kavrayamazsanız, masada ülkeyi verir gelirsiniz. Metinler haliyle İngilizce. Terminolojiyi bilmezseniz sizi esir alırlar. Denktaş Bey toprak konusunda hiç taviz vermedi, “global takas tazminatı” dedi. Bu şu demekti: “Türkler güneyde, Rumlar da kuzeyde mal bıraktı. İki devlet konuşsun mahsuplaşma yapsın. Türkiye’nin Yunanistan’dan, bizim de Rumlardan, savaşı kazanan ve çok bedel ödeyen haklı taraf olarak, tazminat isteme hakkımız var. Toprak ve mülkiyet sorununu böyle çözülebilir.”

Ancak bunu bilmeyenler, bireysel bazda ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına göre çözülsün diyorlar. AİHM kararına göre burada bir komisyon oluşturuldu. Mülk sorununun bireysel bazda çözümü için çalışıyor. Yüzlerce Rum başvurdu. 1974’te benim tarlam, evim, arsam vardı, tazminatımı veya mülkümü isterim diyorlar. Bir tarla, bir ev için 1,5 milyon Euro tazminat istiyorlar. Ama Türk tarafı güneyde kalan mülklerimiz için bunu isteyemiyor. Halbuki 100 bin Türk güneyde mal bıraktı. 

Kıbrıs müzakerelerinde kullanılan özel kavramlara başka bir örnek de “state” kavramıdır. Annan Planı’nda state küçük “s” ile yazılmıştı. Bizim bu toplantıda 6 maddelik önerilerde “State” büyük “S” ile yazıldı. Aradaki fark ne biliyor musunuz? “S” büyük harf olduğunda egemen devlet anlamındadır. Ama küçük “s” olduğunda eyalet anlamındadır. Bunu bilmezsen devlet diye eyaletin altına imza atarsın.

Annan planında dediler ki iki kurucu devlet var. Bize Türkçe olarak öyle söylediler. Halbuki İngilizce metinlerde ne diyordu biliyor musunuz “oluşturucu devlet”. Yani eyalet. “Constituent state”. Oysa kurucu devlet olsa “Founding State” olarak yazılması gerekirdi.

Akıncı’nın yaptığı görüşmelerde de öyleydi. “Federal Kıbrıs Cumhuriyeti iki oluşturucu devletten oluşacak” maddesi vardı. Yani iki eyaletten oluşacak. Eyalet, egemenliği olmayan vilayet demek. Böylece KKTC ortadan kalkacaktı. Ancak halkı o dönem “kurucu devlet” diyerek kandırdılar. 

Tekrar Cenevre’deki gayrı resmi toplantıya gelirsek, Türkiye ve KKTC’nin sunduğu öneri, federasyondan oldukça ileri, bağımsız KKTC’den üç adım geridir. Öneri İki bağımsız devletten oluşan bir ortaklık öngörüyor. Ben bunu yanlış ve gereksiz buluyorum. Uluslararası tanınma değil, konfederal ortaklık talep ediliyor. Boşuna zaman kaybı. 

KKTC’nin Türkiye, Rum kesiminin de Yunanistan’a bağlanmasını yani adanın taksimini öngören, dönemin Yunanistan eski Dışişleri Bakanı Averof’un planı hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye’de belli bir kesim halen bu planın uygulanabileceğini düşünüyor. 

“Türkiye KKTC’nin tanınması için bile yola çıkmıyor, ilhak mı edecek? Taksim planı eskiden konuşuldu ama hiç ciddi müzakere konusu olmadı. Rumlar da zaten artık AB’ye girdi, siyasi ve ekonomik yönden Enosis planları AB içinde gerçekleşti onların. AB çatısı altında Yunanistan’la birleştiler. 

Benim önerdiğim, KKTC’nin tanınması için yola çıkılmasıdır. Federasyon ya da konfederasyon öneren müzakerelerle zaman kaybetmemek gerekir. Eğer ABD, AB ve BM tanınmayı engellerse, bugünden ilan etmeliyiz ki, bundan sonra atacağımız adım Türkiye ile KKTC arasında “özerk devlet” anlaşması yapmaktır. Bu öneriyi rahmetli Ecevit ortaya atmıştı. Buna göre KKTC dışişlerinde, savunmada Türkiye’ye bağlı özerk bir devlet olacak. O dönem Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları meselesi yoktu. Bizim orada enerji kaynaklarına teknik ve askeri olarak sahip çıkma gücüne ulaşamayacağımıza göre, ben Ecevit’in önerisine ekleme yaparak, Türkiye ile KKTC arasında dışişlerinde, savunmada ve “enerjide” Türkiye’ye bağlı, içte özerk devlet anlaşması yapılması lazım diyorum. Bunun dünyada çok örneği var. 

Türkiye KKTC ile Akdeniz’de çıkarılacak enerjiyi paylaşacak o zaman değil mi? 

“Biz KKTC olarak Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı ile bir anlaşma imzaladık zaten. Bizim münhasır ekonomik bölgemizdeki ve kıta sahanlığımızdaki parsellerde TPAO’ya sondaj ve sismik araştırma yapma yetkisi verdik. Gaz bulunduktan sonra paylaşımının nasıl yapılacağı ayrı bir anlaşma konusu.

Bu bağlamda münhasır ekonomik bölgemizde TPAO’ya anlaşmayla yetki verdiğimiz için, Türkiye’nin ne federasyon ne konfederasyon tartışmaması gerekir. Çünkü KKTC bağımsız devlet olmaktan çıkarsa TPAO ile olan anlaşma işlemez. Enerji konusu ortak devlete ait olur.

İngiltere’nin Cenevre toplantısı öncesi gazetelerdeki haberlere göre KKTC’yi tanıyacağı yazıldı. Siz ne diyorsunuz bu haberlere?

“Hiç alakası yok. Uydurma. KKTC’yi en son tanıyacak devlet İngiltere’dir. Bu bir algı yönetimidir. Rumlara baskı olsun diye herhalde. İngiltere’nin 2 tane üssü var güneyde. Rumların üslerine saldırmasından ve iptalini istemesinden çekinir. Ayrıca İngiltere KKTC’yi tanırsa, kendisinin imzaladığı 1960 anlaşmalarına ve KKTC’nin tanınmaması için üyesi olduğu BM Güvenlik Konseyi kararına ters düşmüş olur. Başka ülkeler tanır ama İngiliz tanımaz. İngiltere’nin esas hedefi, Türk askerini kuzeyden çıkarmaktır. Yaptığı bütün planlarda Türk askerinin buradan çıkması ve garantörlük anlaşmasının son bulması vardır. 

Çünkü Türkiye’nin, KKTC adlı sabit bir uçak gemisi var burada hiç batırılamayan. Böylece Türkiye bölgede stratejik bir üstünlük elde ediyor. Ayrıca bir İHA üssü de var. Buradan havalanıyor, bütün Doğu Akdeniz’i kontrol altında tutuyor. Hatta şimdi bir deniz üssü yapma planları da var. Kendi çizdiği Mavi Vatan konseptinin sınırlarını da Kıbrıs sayesinde koruyor. KKTC Mavi Vatan’da ön mevzidir. Onun bekçisidir. O nedenle İngiltere KKTC’yi tanımaz, yok etmeye çalışır.

Doğu Akdeniz’de savaş bekliyor musunuz?

“Yok hiç sanmıyorum.  

Azerbaycan’ın da sizi tanıyacağı yolunda haber çıktı iki gün önce bekliyor musunuz bunu? 

“O da şu anda olmaz. Azerbaycan “bütün” Karabağ’ı alsaydı, olabilirdi. Bugüne kadar niye tanımadı, çünkü emperyalistler ona derler ki “sen KKTC’yi tanırsan biz de Karabağ’daki sözde Ermeni Devleti’ni tanırız.”

Şimdi Azerbaycan kendi topraklarını kurtardı ama Karabağ’daki sözde Ermeni Devlet’i hâlâ Rusya himayesinde duruyor orada, sözde parlamentosu da çalışıyor, sözde hükümeti de çalışıyor. Azerbaycan halen diplomatik yollardan böyle bir devletin olmadığını söylüyor. Rus barış gücünü oraya kabul etmek zorunda kalınca o uyduruk devlet de fiilen orada kaldı. Dolayısıyla Azerbaycan’a tehdit devam ediyor KKTC’yi tanımasın diye. Günü geldiğinde tanıyacaklar ama şimdi değil. 

Siz TRT’de yapılan Bir Zamanlar Kıbrıs dizisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Kıbrıs Türk halkını düşünerek yapmadılar bu diziyi. Amaçları Kıbrıs’ta milli direnişi canlandırmak, göstermek değildi. Öyle olsaydı Kurtuluş gibi bir dizi yaparlardı. Tek dertleri bence para kazanmak. O nedenle Kıbrıs’ta geçen uyduruk bir aşk dizisi yaptılar. Senaryonun yarısında hiç gerçek olmayan Samson adlı katil bir Rum’un Türk sevgilisiyle olan hikâyesini anlatıyor. Arada birkaç katliam gösterdiler. Sadece onlar gerçekti. Senaryonun diğer yarısını da Türkiye’den gelen bir istihbaratçı Süpermen’in, Rambo’nun, tek başına her yerde bulunarak Kıbrıs Türk’ünü kurtarması oluşturuyor. TMT’den söz edilmiyor. Denktaş ve Dr. Küçük çaresiz zavallı insanlar olarak gösteriliyor. Geçeklerle alakası yok bu dizinin. Halbuki burada o kadar güzel ve gerçek kahramanlık hikâyeleri var ki… Mesela Erenköylü balıkçıların kendi inisiyatifleriyle Anamur’dan Kıbrıs’a küçük sandallarıyla Akdeniz’i aşarak silah taşırken yaşadıkları maceralar bile başlı başına bir film konusu. Ya da Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kurulup direnişi örgütlemesi…

Burada bu diziyi kimsenin aklı almıyor, çıldırıyor herkes. Eoka liderlerinden bir Rumla bir Türk kızının aşkı bizim için rencide edici bir durum. Kıbrıs’ta herkes bu diziye çok tepkili. Buraya Fuat Oktay ve ekibi geldi, bizden devlet büyükleri, cumhurbaşkanı da katıldı; üç yüz kişilik resmi gala yapıldı. Kıbrıs direnişini vereceğiz dediler. Hepimiz çok sevindik. Ama direnişin ve Denktaş’ın küçük düşürüldüğünü düşünüyor herkes. Sadece maddi kazançlarını düşündüler. Bizi ve milli mücadelemizi önemsediklerini hiç sanmıyorum. Bunu yaparak Türkiye karşıtlarına malzeme verdiler. Buna son verilmeli ve Kurtuluş gibi bir milli mücadele dizisi yapılmalı."