Sosyopolitik körleşme 2

Siyaset Bilimci Yiğit Kalcı yazdı...

Sosyopolitik körleşme 2

Siyaset kurumunun devletin dinamikleri ile olan ilişkisi, özellikle modern dönemin siyasal eğilimi olan demokrasi kavramının şemsiyesi altında yeniden şekillendirilebilir, iyileştirme yoluna gitmek suretiyle yeni yaklaşımların tecrübe edilebileceği alanlar oluşturulabilir. Bu bağlamda güçler ayrılığı sisteminin işleyiş biçiminden, merkeziyetçi devlet otoritesinin kapsamına kadar, siyaset kurumunu ve toplumu ilgilendiren her konu üzerinde tespit ve öneride bulunmak, demokrasinin sağlıklı işleyebilmesi ve idarenin zamanın ruhuna entegrasyonu bakımından son derece önemlidir. Bu girizgahın sebebi, ulusal değerlere ve devlet felsefesinin devamlılığına vurgu yapan kimselerin, gerçek dışı yaftalarla (Faşist, antidemokratik, statükocu, vesayetçi gibi) karşı karşıya kalmasıdır. Ulusal değerlerin ve devlet felsefesinin herhangi bir münazara esnasında cümle içinde kullanılmasını dahi ideolojik hatta çağ dışı bir yaklaşım olarak algılayan/algılatan herhangi bir tutumun ardında iyi niyet aramak söz konusu olamaz. Küreselleşmenin tüm artı ve eksileriyle en ücra köşede bile hissedildiği bir dünyada, kimliğin ve değerlerin muhafazası hayati önem taşımaktadır. Sosyoloji bilimi, insanların birden fazla toplumsal rolü ve kimliği barındıran yapıda olduğuna vurgu yapar. Bir erkek, aynı yaşam süreci içinde baba, ast, üst, ağabey, eş, dayı, mesai arkadaşı, kursiyer ve klinikte düzenli olarak tedavi gören bir hasta olabilir. Bu rollerden biri, diğer rollerini sürdürmesi noktasında çoğu zaman sorun teşkil etmez. Kimlik kargaşası, rol çatışması, mesleki deformasyon gibi etkenler kimi zaman bu genel geçer kuralı bozabilir fakat insan ırkının tamamına yakını birden fazla rolü eş zamanlı olarak yürütmektedir. Kişi herhangi bir dini inanca mensup olabilir veya dinlerin tümünü kısmen yahut tamamen reddedebilir hatta içine doğduğu dini kültürü kendi zihin dünyasında yeniden yorumlayarak yaratıcı bir kudretin, kendi anladığı şekilde varlık gösterdiğine inanabilir. Aynı inanca veya ideolojik eğilime mensup olan kişiler aidiyet duygusundan hareketle bir araya gelerek anayasal çerçevede örgütlenebilirler. İnanç ve ideoloji, kişinin kimliğini oluşturan önemli bileşenlerdir. İnancın ve ideolojinin iç içe geçmesi, doğal bir durum olmakla beraber, istismara açık bir yapı haline gelebilir. Kilisenin kurumsal yapısının, Avrupa’yı kıskacına alarak, egemen olduğu toplum üzerinde her türlü baskıyı, zulmü ve akıl dışı yaklaşımı hayata geçirebilmesi, inancın ideoloji ile iç içe geçmesi neticesinde mümkün olmuştur. Bu örnekten yola çıkarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki ulusal değerlerin ve devlet felsefesinin saf dışı bırakılabilmesi, toplumun genetik hafızasında güçlü bir dinamik olarak varlığını sürdüren inanç faktörünün öne alınmasıyla mümkündür. Skolastik Avrupa’nın ortaya çıkışı da bu temele dayanır. Bir sistemin hayata geçirilmesi kadar, sürekliliğini sağlamak da ciddi bir mesai gerektirir. Bu noktada ise minnet ve korku unsurları, destekleyici kuvvetler olarak ortaya çıkar. Orta Çağ, bilimsel ve düşünsel üretime kapalı toplumun, anlamlandıramadığı çeşitli psikolojik ve fiziksel semptomları, din sınıfının gerçek dışı izahları üzerinden tarif ettiği bir dönemi ifade eder. Toplum, anlamlandırılamamış herhangi bir sorun karşısında izah getiren otoritenin, çözümü de mümkün kılacağı gibi bir ön kabulle hareket eder, korku ve minnet dinamiklerini devreye sokar. Bu dinamikler ise, istismarın devamlılığı ve sahte bir tanrısallık algısı yaratmak suretiyle dünyevi hazların giderilmesi bakımından otoritenin ihtiyacını karşılama noktasında fazlasıyla kullanışlıdır.

Tanrısallık ve dinsellik arasındaki farkın ayrımını yapmak, toplumların önünde günden güne güçlenen bir tehdit unsuru haline gelen kimi yaklaşımlara karşı neden mücadele verilmesi gerekiğini izah etme noktasında faydalı olacaktır. Tanrısallık, kaynağını tanrı iradesinden ve tanrısal disiplinden alan yaklaşımın sahip olduğu bir nitelik olmakla beraber, tarihin belli dönemlerinde dinsellik ile çatışma içine girdiği de görülmüştür. Bir önceki yazıda birkaç cümleyle dikkat çektiğimiz bu tablo, bizi her türden ön yargıyı ve ideolojik eğilimi kısa süreliğine rafa kaldırarak kavramları yeniden yorumlamaya sevk etmektedir. Duru bir düşünce ve anlamaya yönelik samimi bir tavır, bu süreci başlatmanın temel koşullarıdır.

Kutsal kitaplar, elçilerin tanrısal mesajı iletmekle mükellef oldukları toplumsal yapılar içinde özellikle seçkin sınıfa karşı mücadele verdiklerini belirtir ve seçkin sınıfı, din, siyaset, sermaye bileşenlerini kontrol altında tutan kişi ve kişiler üzerinden tanımlar. Bu üç grubun, zulmün paydaşları olarak tanrısal mesaj ve misyon karşısında takındıkları tavır, farklı zamanlarda tekrar ortaya çıkan alışılageldik bir tavırdır. İşte tanrısallık ve dinsellik arasındaki çatışmaya verilebilecek en iyi örnek budur. Dini söylemlerin gücünden istifade ederek toplumu manipüle etmek, Emevi Halifesi Muaviye bin Ebu Sufyan’ın, Hz. Ali ile olan hilafet mücadelesinde sıklıkla başvurduğu bir yöntemdir. Bir anlamda tanrısallık, insan hayatını, evrensel ilkeler ve insan onurunu ön plana alan idealler çerçevesinde oluşturmaya yönelik eylemler üzerinden varlığını sürdürürken, dinsellik ise daha çok söylem düzeyinde varlık gösterir. Dinselliğin eylem - söylem tutarsızlığı gösteriyor olmasının sebebi de budur. Dinselliğin bir baskı alanı oluşturması ve topluma sıklıkla empoze edilmesi, eylem - söylem tutarsızlığı ile birleşerek, toplum yapısında manevi ve maddi tahribata yol açmaktadır. Bu tahribat, çeşitli şekillerde varlık gösterir. Genç nüfus, imkan ve ortam bulduğu takdirde, manevi değerlerle arasına mesafe koyarak farklı inançsal (Batı kaynaklı new age tarikatlar, Uzak Asya inanç sistemlerinden ithal edilen ve ritüele dayalı felsefeler gibi) yapılar içinde varlık gösterecek, imkan ve ortam bulamadığı takdirde, mahalle baskısının da etkisiyle, inandığını iddia ettiği din sisteminin itikadi yapısıyla örtüşmeyen, şekilciliğe indirgenmiş, dejenere olmuş ve ideolojik yaklaşıma evrilmiş anlayışın hakim olduğu yeni bir tipoloji üretecektir. Bu tipolojinin en belirgin özelliği ise ulusal değerlere ve devlet felsefesine karşı aldığı tavırdır. Kişiler, her ideolojik yaklaşım üzerinden manipüle edilebilirler. Birey olarak düşünebilme ve hareket edebilme yeteneği körelmiş kimseler, hangi ideolojik ve inançsal yapı içinde olduklarına bakılmaksızın, sosyopolitik körleşmenin temsilcileri olarak tanımlanabilirler.

Vakit ayırıp yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere saygı ve sevgilerimi sunarım.