Stratejik ittifak dersleri

Oktay Yıldırım yazdı...

Stratejik ittifak dersleri
Stratejik ittifak dersleri

Bir Şaman özdeyişi şöyle der: ‘’Hayatın verdiği dersler, siz öğrenene kadar tekrar eder.’’

Bu dersler yakın ve uzak tarihin içinde duruyor, ama almıyoruz.

Yunan bir komutanın emrindeki Alman birliklerinin, sahte bir ihbarı bahane ederek uluslararası sularda bir Türk ticaret gemisine sert müdahalesi en son dersimizdi.

Amiral Cem Gürdeniz’in ifadesiyle yeni bir çuval geçirme operasyonuydu. Çünkü bu basit bir arama değil, Türkiye’nin Libya ve Azerbaycan’daki askeri aktivitesi ve etkinliğine karşı itibarını hedef alan planlı bir operasyondu.

Libya’daki ateşkesi denetlemek için Berlin Konferansı’nda kararlaştırılan İRİNİ Operasyonu kapsamında, ama bizatihi İRİNİ Operasyonu kararlarına/kurallarına ve uluslararası deniz hukukuna aykırı olarak başlarında Yunan asıllı bir komutan bulunan Alman askerleri Türk gemisine baskın yaptı.

Bakınız, bu Almanların ilk eylemi değil. Neredeyse aynısını daha önce de yaşadık. Yine Almanlarla ve yine Azerbaycan harekâtı sırasında.

Artık başlayabiliriz. Yıl, 1918…

CİHAN HARBİ’NDE EGEMENLİK DEVRİ

1918’de Almanların bizi nasıl sırtımızdan vurduğunu anlatmadan önce, kurduğumuz zorunlu ittifakta egemenliğimizi nasıl devrettiğimizden söz etmeliyim.

Cihan Harbi’ne girerken bizim Almanya’dan onların da bizden başka seçenekleri yoktu. Buna diyeceğim söz yok, ama sonrasında yaptıklarımız…

Bu ittifakta biz egemenliğimizi onlara devrettik. Savaşta bütün yetkiyi onlara bırakmıştık. ‘’Almanlarla emel ve kaderlerimizi bağladığımız’’ şeklinde bir gerekçe yazılarak, harbin Alman İmparatoru tarafından idare edileceği ve Osmanlı Devleti’nin de bu kararlara uyması gerektiği Padişah fermanıyla ilan edilmişti. Daha ne olsundu.

Genelkurmay’daki şube sayılarını ve orada kimlerin ne görev yapacağını bile Alman Genelkurmay Başkanı belirledi, karargâhın yapısını değiştirdi. Düşünün ki, Türk subaylarının yetkileri olmadığı için göremediği, sadece Almanlar tarafından arşivlenen devlet sırları vardı.

Bu teslimiyetin sahadaki ölümcül etkilerine ilk tepki, Çanakkale’de Yarbay Mustafa Kemal’den gelmişti. Daha savaşın başında Enver Paşa’yı bir mektupla uyarmış, buralar onların kendi toprakları olmadığı için bizimle aynı duyguları taşımadıklarını ve bizim gibi savunamayacaklarını, gelip bizzat ordularının başına geçmesi gerektiğini söylemişti. Haklı da çıkmıştı. Çanakkale’deki çıkarma bölgesinin tespiti konusunda Liman Von Sanders’in yaptığı inanılmaz hata binlerce Mehmetçiğin canına mal olmuştu. Kuvvetlerin tek elden idaresi konusunda da farklı düşünüyorlardı. Bu genç Yarbay’ın, büyük bir mücadele vererek bu sorumluluğu alması zaferi getirmişti, ama Enver Paşa henüz bunu anlayacak durumda değildi. Çanakkale’ye geldiğinde bütün kuvvetleri yönetip savaşı kazanan Mustafa Kemal’i ziyaret bile etmemişti.

General Falkenhayn ve karargahının Yıldırım Orduları Grubunda’ki düşmanca faaliyetlerini bizzat Enver Paşa’ya hem de iki kez rapor eden yine Mustafa Kemal’di ama onlar da dikkate alınmayacaktı. Çünkü ne de olsa kaderimizi bağladığımız stratejik müttefikimizdi.

Kuşkusuz, bütün harekatların genel savaş içinde çok önemli sebepleri de vardı, ama hepsinin arkasında Alman kurmay aklı bulunuyordu. Kanal harekâtı ve Galiçya bizzat Liman Von Sanders’in emriyle yapılmıştı.

Cemal Paşa’nın kurmay aklı -Mustafa Kemal’in iki raporuna da konu olan, Arap aşiretleriyle gizli anlaşmalar yaparak bize karşı kışkırtılması eylemini yürütenlerden- Albay Baron Kress Von Kressentein’di. Bu harekatın uygulanma biçimi yüzünden İngilizler kendi yazışmalarında bize gülüyordu.

Sarıkamış’ta, ‘’zafer şu kadar ileride’’ diyerek kırbacını sallayan Bronsart Von Schellendorf idi… ama bu olaylardan hiçbiri dönemin yöneticilerinin durumu tam olarak anlamasına yetmiyordu.

Binlerce şehit verip 1918’in eşiğine geldiğimizde o vakte kadar anlamadığımız çıkar çatışması, artık stratejik müttefikimizle açık düşmanlık noktasına evrilecekti.

TRANSKAFKASYA’DA AYAK OYUNLARI

Durum şuydu. Çarlık yıkılmış, Bolşevikler yönetimi ele almış, ama her yere tam hakim olamamışlardı. Mesela Transkafkasya Federasyonu ne resmen bağımsızdı ne resmen SSCB bağlısıydı. Moskova’nın etkisi Bolşevik yöneticileri üzerinden, İngilizlerin etkisi ise nüfus içindeki Sovyet karşıtı Taşnak Ermenileri ve Menşevik Ruslar üzerinden işliyordu.

1917 Aralık ayında başlayan ve oldukça tartışmalı olarak ilerleyen Brest Litovsk anlaşması ile Kars, Ardahan ve Batum Osmanlı’ya bırakılmıştı. Batum, Bakü petrollerinin ve zengin maden yataklarından çıkarılan madenlerin taşındığı ana limandı ve bu durum ne Almanların ne İngilizlerin ne Rusların ne de Gürcü ve Ermenilerin işine geliyordu. Almanlarla müttefik olmamız onlar açısından hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Çünkü, Romanya’daki rafineriler artık Almanların ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumdaydı. Irak petrolleri de İngiliz kontrolünde olunca Almanların gözü Bakü’ye dikilmişti. Aynı nedenler ve daha fazlası Osmanlı için de geçerliydi. Balkanları ve Ortadoğu’yu kaybeden Osmanlı için Hazar havzası gerek yeraltı ve gerekse insan kaynağı bakımından kaçınılmaz bir direnek noktasıydı. Azerbaycan Türkleri ile soy bağımız ve Ermeni katliamları nedeniyle yardım feryatları da Osmanlı’nın buralara yürümesinin ikincil nedenleriydi.

Ermeniler hem kaçmakta oldukları Erzurum, Erzincan, Kars, Iğdır bölgelerindeki, hem de Bakü’deki Türkleri vahşice katlediyorlardı. Bolşevik olsa da ırkçı nefretinden vazgeçmeyen Şaumyan komutasındaki birlikler tarafından sadece 24 Mart-3 Nisan arasında Bakü’de 5 bin-12 bin arasında Türk katledilmişti. Yabancı kaynaklarda bile ‘’trajik Mart’’ diye söz ediliyordu.

Bu da Nuri Paşa’nın Azerbaycan’a hareketi ve Kafkas İslam Ordusu’nun kurulmasını hızlandırmıştı. Ekim Devriminin yarattığı kaos ortamı içerisinde Çarlık ordusundan kalan bütün silahlar Ermeni ve Gürcüler arasında bölüşülmüş, Transkafkasya Federasyonunun parçası olan Azerbaycan Türklerine tek tabanca verilmemişti. Hatta silah talebinde bulunduklarında, Ermeni yöneticiler, onlara cepheden dönen Rus birliklerini soymalarını salık vermiş, can derdindeki Türkler de karşı karşıya oldukları Ermeni tehdidini bildikleri için 100’den fazla ölü vermek pahasına böyle bir treni soyarak biraz silah edinmişlerdi. Fakat en çok bir taburu donatacak miktarda olan bu silahlar, Çarlık zamanında askere alınmadıkları için bir savunma ya da direnişi örgütleyecek askeri birikimden yoksun olan Azerbaycan Türklerini korumaya yetmiyordu.

Brest Litovsk’un sonucu, Gürcü ve Ermeniler dışında bir de İngilizleri endişelendirmişti, çünkü onlar da Bakü petrollerini ve Hazar havzasının kontrolünü istiyordu. Bu nedenle İngilizler Ermenilere para aktararak bölgedeki katliamların sürmesini sağlıyor, durumun stabilize olmasını engelliyorlardı. Brest Anlaşması sonrası Sovyet Rusya’ya bağlı olmadıkları için Transkafkasya Federasyonu ile de bir anlaşma yapılması gerekiyordu, ama zar zor toplanan Trabzon Konferansı, her kafadan çıkan sesler ve Trabzon’un Osmanlı Devleti tarafından o günlerde alınmasının gölgesinde sonuçsuz dağıldı. Gürcü ve Ermenilerle bir müzakere yürütmek imkânsız gibiydi.

Osmanlı ordusu ilerlemeye devam ederek Erzurum, Kars, Ardahan ve en sonunda Batum’u da alınca Transkafkasya Federasyonu hem bağımsızlığını ilan etmek hem de masaya oturmak zorunda kaldı. Azerbaycan Türkleri durumdan memnun, ama o zamana kadar Brest’in sonuçlarına bile razı olmayan Gürcü ve Ermeniler ise çok rahatsızdı. Aslında bu tutumlarının altında, bir yerlerden yardım geleceği beklentisi vardı. Bu İngiltere olurdu, Rusya ya da Fransa olurdu hiç önemli değildi, ama bu beklentileri hiç gerçekleşmeyecekti. Neyse biz konuya dönelim.

STRATEJİK MÜTTEFİK, STRATEJİK DÜŞMANA DÖNÜŞTÜ

İkinci masa Batum’da kuruldu. O zamana kadar Brest’e razı olmayan Ermeni ve Gürcüler bu kez de Osmanlı’nın yeni anlaşma taleplerine karşı çıkıyorlardı. Çünkü, bu kez de Almanlar, konferansa gönderdikleri temsilci Von Lossow vasıtasıyla işi karıştırmıştı. Lossow Gürcü heyet ile Osmanlı aleyhine gizlice mutabakata varmıştı. Bu stratejik müttefikimizin elbette ilk kazığı değildi, ama bu kez resmi kazığıydı.

Tartışmaların çıkmaza girdiği bir gün Von lossow’un, Alman hükümetinden yeni talimat alma bahanesiyle konferanstan ayrılışını, hemen arkasından aynı bahaneyle Gürcüler takip etti. Poti’de buluşup birlikte Tiflis’e gittiler ve hemen ertesi gün, Gürcistan Almanya himayesinde bağımsızlığını ilan etti. Böylece Transkafkasya federasyonu dağıldı. Arkasından Ahıska ve Ahılkelek’in Müslüman halkları sonra Ermenistan, sonra da Azerbaycan (28 Mayıs 1918) bağımsızlığını ilan etti.

Gürcistan’ın bağımsızlığını ilan etmesinden 2 gün sonra da Demiryolları imtiyazı, madenlerin işletilmesi, hatta Alman parası kullanılması gibi maddeler de içeren Almanya-Gürcistan Anlaşması ilan edildi. Bu, eğer yolculuk süreleri dahil iki gün içerisinde çalakalem yazılmadıysa anlaşma metni Von Lossow’un cebinde hazırdı demektir.

Şu stratejik ittifaka bakar mısınız? Osmanlı Genelkurmay Başkanı bir Alman ama Osmanlılar Kafkasya’da Almanlarla mücadele ediyor. Artık ilişkiler de alabildiğine gergindi, ama ‘’stratejik ittifak’’ devam ediyordu.

Ermenistan’ın başkenti Erivan, Gürcistan’ın başkenti Tiflis, Azerbaycan’ın geçici başkenti Gence olacaktı. Bakü ise bağımsız bir komün gibiydi. Nuri Paşa kısa sürede Bakü’yü de almayı umuyordu. Kaderin cilvesi odur ki, Transkafkasya federasyonuna, Brest Litovsk’un sınırlarını kabul ettirmeye çalışan Osmanlı’nın artık bu sınırları aşması da kaçınılmaz olacaktı. Bu da başta Bolşevikler olmak üzere, İngiltere, Fransa ve Almanya için kabul edilemez senaryo idi. Almanya bunu engellemek için olağanüstü çaba harcıyor, ilerlemenin durması için sürekli bastırıyordu. Batı gazeteleri de Osmanlı’nın zamanında Ruslara kaptırdığı her yeri geri alıp, Bakü petrollerinin tek hâkimi olacağı haberleriyle yıkılıyordu. Özellikle İsveç basınında bu konuda çıkan yazıların, Alman politikasındaki etkisinden söz edilebilir.

BAKÜ HAREKÂTI’NDA ÇEKİLEN KILIÇLAR

Transkafkasya federasyonunun dağılması ile sonuçlanan Batum konferansında Osmanlı Devleti ile Azerbaycan bir anlaşma yaptı, bu anlaşmaya göre Azerbaycan bir tehdit durumunda Osmanlı Devleti’ni yardıma çağırabilecekti. Böylece Osmanlı, ileri harekatının meşruiyetini uluslararası hukuka dayandırmış oluyordu. Bunu ekonomik ve askeri yardım anlaşmaları izledi. Ayrıca hemen sonrasında Gürcüler ve Ermeniler ile de birer anlaşma yaptı. Bu anlaşmalarla Almanların ayak oyunları yaparak elde ettiği haklar anlamını yitiriyor, Osmanlı neredeyse bütün Transkafkasya’daki demiryolu ve kara yolu ağlarını kontrol edebilecek koşullara kavuşuyordu. Almanlar çıldırmıştı, protestonun para etmediğini görünce, bölgeye asker gönderdiler.

Yıldırım Orduları Grubunda, Arap aşiretleriyle gizli görüşmeler yapıp Osmanlı aleyhine onları kışkırtan ve Mustafa Kemal’in iki kez Harbiye Nezareti’ne bildirdiği raporda adı geçen Alman subaylarından biri olan Von Kress yanında kuvvetli bir askeri birlikle Tiflis’e gitti. Olayın garabetini şöyle açıklayayım: Normalde Osmanlı Devleti’nin emrine verilmiş bir subay, Osmanlı Devleti’ne rağmen, Osmanlı Ordusu’na karşı harekât yapmak için, Osmanlı sınırları içinden Tiflis’e gidiyordu.

‘’Stratejik müttefikimiz’’ ile işler iyice kızışıyordu. Osmanlı Devleti de bölgede Görülen Alman askerlerinin silahsızlandırılarak kontrol altına alınması emri verdi. Kısa süre sonra da Tiflis yolunda karşılaşılan bir Alman askeri birliği ile Türk askerleri arasında çatışma çıktı, yaralanan ve esir alınan Alman askerleri Kars’a gönderildi. Hatta başka birliklerin gelmemesi için bazı demiryolu hatları Türkler tarafından tahrip edildi. Artık stratejik müttefikimiz ile silahları da çekmiştik, ama Osmanlı Genelkurmay Başkanı hala bir Almandı.

KAFKASYA’DA TÜRK-ALMAN SAVAŞI

Arkasından Alman Genelkurmay Başkanı Hindenburg’un Türk ileri harekâtını kınayan ve durdurulmasını isteyen notası geldi ve aynı sertlikte bir cevap buldu. Alman hükümeti de Osmanlı’ya yapılan ikmal ve finansal desteğin kesilmesi, hatta Osmanlı Devleti’nin yapacağı anlaşmaların Almanya tarafından kabul edilmeyeceği gibi tehditlere başladı. Ama bütün bunlar harekâtı biraz yavaşlatmaktan başka işe yaramıyordu. ‘’Stratejik müttefikimiz’’ çıldırmış gibiydi. Ama işler biraz daha karışacaktı.

Osmanlı Ordusu, bir yandan müttefiki Almanlarla… yeni barış anlaşması imzaladığı Bolşeviklerle ve Gürcülerle uğraşırken; diğer yandan da Şaumyan komutasındaki Bolşevik Ermeni birlikleriyle sert muharebelere giriyor, Gence’yi temizleyip Bakü’ye ilerlemeye çalışıyordu. Şaumyan birlikleri ile girilen bir çatışmada, ölenlerin arasında biri subay dört İngiliz askerinin de olması İngilizlerin de bölgeye asker gönderdiğini ortaya çıkarmıştı. Artık at izi, it izine karışmıştı, bütün eski düşmanlar ve yeni müttefikler, Türklere karşı yan yanaydı.

Stratejik müttefikimiz Almanlar da Bakü’ye sahip olmak için çok yönlü bir çaba içindeydiler. Bu kez de yeni bir çözüm olarak Türklerin Bakü’yü işgal etmelerinin önlenmesi karşılığında Bakü petrollerinin yarısını almak konusunda Bolşevikleri ikna etmeye karar verdiler. Stratejik müttefikimiz Türkleri çırak çıkarmak için elinden geleni yapıyordu. Osmanlı ordusunun Gürcistan demiryollarını kullanmasını engelleyerek harekâtı yavaşlatıyorlardı. Bir diğer taraftan Osmanlı Devleti’ni finansal destek havucu ile ikna etmeye çalışırken, bütün Alman subaylarını geri çekmek sopasıyla korkutmaya çalışıyorlardı. Aynı anda Kafkasya’daki bütün Alman birliklerini Ukrayna’dan getirilecek takviye birliklerle Bakü’yü ele geçirmek için güçlendirmeye çalışıyorlardı. Stratejik ittifakın samimiyetine bakın siz.

Nihayet Almanlar ve Ruslar Ağustos ayı içinde Berlin’de, Brest’e ek sayılan bir anlaşma yaptılar… Anlaşmanın omurgasını, Almanların Bakü petrollerine ortak olması karşılığında, Osmanlı harekatını engelleyerek Bakü’nün Bolşevik Rus yönetiminde kalmasını sağlaması oluşturuyordu.

Dahası Azerbaycan Türklerinin protesto ettiği bu anlaşma, Almanların Bakü’yü İngilizlerin ele geçirmesine de engel olarak Ruslara teslim etmesini içeriyordu. Üstelik Ruslar, Almanların bunu Osmanlı ordusu olmadan yapmaları konusunda ısrarcıydı, ama Almanların böyle bir kuvvetleri yoktu. Almanya açmazın tam ortasındaydı. Stratejik müttefikimiz, henüz Rusların olmayan petrolü paylaşmak için, sahip olmadığı kuvvetlere dayanarak anlaşma yapmıştı.

BAKÜ KURTULURKEN SON ALMAN ÇIRPINIŞLARI

Tarihin cilvesi değil, ama büyük hesap hatası olan bu anlaşmanın ömrü doğal olarak çok uzun sürmedi, çünkü artık bölgede İngilizler vardı. İngiliz destekli Taşnak Ermenileri ve Sovyet karşıtı Ruslar Şaumyan yönetimini yıktı ve Hazar Diktatörlüğü adıyla İngiliz yanlısı yeni bir yönetim başa geçti. Ve derhal İngiltere’den yardım istediler.

Daha önceden İngilizlerin Albay Dunsterville komutasında bölgeye gönderdiği, içlerinde Hintli askerlerin de olduğu özel görev gücü (Dunsterforce), majestelerinin pastadaki payını almak için bir süredir kenarda beklediği sahneye çıktı.

İngilizlerin Bakü’deki varlığı ‘’stratejik müttefikimizin’’ telaşa kapılmasına neden oldu. Çünkü Bakü’yü İngilizlerden alıp Ruslara verirse, yaptıkları anlaşma tekrar geçerli olabilecek ve petrolden pay alacaktı. Bunun için Tiflis’teki Von Kress’in, derhal Bakü’ye hareket etmesi emrini verdiler, ama telgraflar ve kuryeler, Osmanlı Türk kuvvetlerinin geciktirmeleri nedeniyle hiçbir haberi zamanında götüremediler. Aynı karargâh içinde görev yapan iki müttefik, sahada birbirleri ile savaşıyordu, herkes birbirini kolluyor, attığı adımı engellemeye çalışıyordu. İttifaka bakın siz.

Mesela Halil Paşa’nın Doğu Orduları Grup Komutanlığı’nın Kurmay Başkanı Alman Yarbay Paraquin’di ve o sırada Berlin’deki Alman Genelkurmayı’nın büyük bir telaşla kendisine ulaşma çabalarından habersizdi. Berlin’in, Tiflis’teki Von Kress üzerinden Paraquin’e ‘’Osmanlıların Bakü’ye girmelerine engel olması’’ yolundaki emirleri ancak kendi hazırladığı harekât planlarıyla Bakü Osmanlı Ordusu tarafından ele geçirildikten sonra ulaşabilecekti.

Yanlış anlaşılmasın, yazıda Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü harekatının detaylarını özellikle yazmadım, çünkü konumuz stratejik ittifak meselesi.

Türk Ordusu ikinci kez Bakü’yü kuşatıp İngilizlerin son umutlarını yıktığında bile hala Bakü hayalleri kuran Almanların aklına nihayet müttefik olduğumuz geldi. Bu kez de engelleyemedikleri harekatın başarısına ortak olmaya çalıştılar. Osmanlı birliklerinin arasına sembolik de olsa bir Alman birliği katma teklifini ileri sürdüler. Böylece belki daha sonra Bakü üzerinde tasarruf hakkı geliştirebilirlerdi. (Bugünkü PKK ve IŞİD mücadelemizde sözde müttefiklerimizin tutumuna ilişkin ne çok çağrışım yapıyor değil mi) Bu teklifleri de Osmanlı Devleti tarafından kabul edilmedi, Dunsterville, Taşnaklar ve diğer birlikler kaçtı, Almanlar büyük hayal kırıklığı içinde muzaffer Türk Ordularının Bakü’ye girişine tanıklık ettiler. Bu ordunun sonraki adımları ise Karabağ ve Şuşa olacaktı.

Bugün Azerbaycan varsa, bu harekât sayesinde vardır, o günlerde bağımsızlığını ilan ettiği için uluslararası sorunlardan biri sayılmış ve gelişmeler bu yönde seyretmiştir. Aksi halde, Ermenistan sınırları içindeki bir Türk sorunundan ibaret kalabilirdi. İşte bu yüzden bugün pek çoğumuzun bildiği, Azerbaycan’ın büyük şairi Ahmed Cevad’ın yazdığı Çırpınırdın Karadeniz şiiri o günlerden kalmadır.

STRATEJİK İTTİFAKIN, TRAJİK SONUCU

Peki, gelelim Almanlarla ittifakımızın sonuna…

Osmanlı Ordusu 3 bine yakın kayıp vererek ve müttefiki Almanya ile çatışarak Bakü’ye girmişti. Fakat o sırada onları bekleyen yeni ve acı sürprizler vardı. Mustafa Kemal, Yıldırım Orduları Grubu’ndan yazdığı o ünlü raporunda, Almanların “yenmek siyaseti yerine, gelin bizi yenin siyaseti” güttüklerini yazmıştı, sonuç da farklı olmadı.

Almanya, Fransa’nın doğusundan Belçika’ya uzanan hattı başarıyla savunurken ve Osmanlı orduları da Kafkas Harekâtı’nı başarıyla sürdürürken, Bulgaristan’ın düşmesiyle birlikte beklenmedik bir şekilde ateşkes görüşmelerine başladı. O kadar ki, İngiltere bile beklemediği bu talep karşısında ne yapacağına bir süre karar veremedi. Kuşkusuz bu teslimiyette, savaşa sonradan katılan Amerika’nın ezici silah gücünün de belli oranda caydırıcı etkisi olabilir. Fakat bu, Mustafa Kemal’in tespitinin gücünü zayıflatmıyor. Enver Paşa da şaşkın ya da Almanlar tarafından kandırılmış olmalıydı ki, bu geri çekilmenin nedenini soran arkadaşlarına bunun planlı bir çekilme olduğunu anlatmıştı.

Bu ‘’stratejik ittifakı’’ doğru yapılandırmamanın sonuçları, Osmanlı Devleti için yıkıcı olmuştu.

Dönemin İstanbul’daki Avusturyalı Ataşemiliteri Pominakowski, yıllar sonra itiraf edecekti: ‘’Kafyasya'daki Alman harekâtı, Türkiye'deki askeri yetkili General Lossow tara¬fından ve Türkiye'ye tam düşmanca bir şekilde yürütüldü.’’

Bugünün itirafları ne zaman gelir bilinmez, ama dersleri önümüzde duruyor.

BUGÜNÜN DERSİ

Şimdi…

Bülent Arınç’ın titrek sesli, gözü yaşlı duygusallığı her ne kadar gündemde daha önde tutulsa da karşımızda tarihin bize bir asırdan beri verdiği bizim de almadığımız bir ders var: Stratejik ittifak dersi.

Çünkü biz karşılıklı çıkarlara dayalı, koşullu ittifaklar kurmuyoruz, ittifak kurunca egemenliğimizi devrediyoruz. NATO üyeliğinden, AB ile yaptığımız anayasamızı bile bağlayan anlaşmalar da egemenliğin devrinden başka nedir? O halde:

Soru şudur, stratejik ittifak ne amaçla stratejiktir, nereye kadar ittifaktır?

Ve bilinir ki, ortak ulusal çıkarların önemi kadar stratejik, ilk çıkar çatışmasına kadar da ittifaktır.

Çıkar çatışmasının olması zaten ortaklığın bittiğini gösterir ki, bundan sonrası düşmanlıktır. Bunu bir kez görmek yeterli olmasına rağmen biz defalarca gördük, hala anlamadık. 2018’de, 2016’da, 2007’de, 2001’de, 1995’te, 1991’de, 1974’te, 1963, 1950… böyle gider bu, eksiği var, fazlası yok.

Televizyonlara çıkan kadrolu şaşkın yorumcular tepkilerini ‘’hem de NATO üyesi bir müttefiklerine bu nasıl yapılır’’ cümleleriyle ifade etti.

Bu alçak saldırıdan kısa süre önce ‘’Türkiye’nin AB üyeliğinin stratejik amaç olduğunu, yeni ABD yönetimi ile yakın çalışmak istediğini ve NATO ile iş birliğinin Türkiye’nin önceliği’’ olduğunu söyleyen Türk Milli Savunma Bakanı, çok düşük perdeden ‘’bu yanlış olmuştur’’ dedi.

AB temsilcileri ise ‘’şirket mahkemeye versin’’ diyerek konuyu sonuca bağladı.

Buna şaşırmamak lazım, çıkarlar söz konusu olduğunda müttefik filan yoktur, ama memleketin başında çıkarlarını koruyacak yöneticiler yoksa, ders tekrarlanmaya devam eder.

KAYNAKÇA

(Bu kez kolaycılık yapıp toplu kaynakça yazdığım için okurlardan af dilerim.)

  • Dunsterforce-Gizli Ordu, Bakü’de İngiliz-Ermeni İşgali, L.C Dunsterville, Çev: İ. Çay, T&K Yayınları-İst, 1. Basım
  • Osmanlı’nın Son Zaferleri-1918 Kafkas Harekatı, Ozan Arslan, Doğan Kitap, Mart 2010-İst, 1. Basım
  • Ölüm ve Sürgün, Justin Mc Carthy, Çev: Fatma Sarıkaya, TTK yayınları
  • Enver Paşa’nın Romanı, Ahmet Haldun Terzioğlu, Panama Yayınları, 1. Basım
  • Talat Paşa, Tevfik Çavdar, Dost Kitabevi, 1984-Ank. 1. Basım
  • Tolga Başak, İngiltere’nin Kafkasya Politikası ve Ermeni Sorunu, Ermeni araştırmaları Dergisi, Sayı: 45, 2013
  • Birinci Dünya Savaşı’nda Karadeniz ve Kafkasya, Editörler, Prof. Dr. Mehmet Okur, Doç, Dr. Bahadır Güneş, Yrd. Doç. Dr. Ülkü Güneş, KATÜ yay, Aralık 2017, 1. Basım
  • Bı̇rı̇ncı̇ Dünya Savaşı'nın Sonunda Kafkasya'da Osmanlı-Almanya Çatışması Ve Osmanlı-Alman Protokolü, Doç. Dr. Vasıf Gafarov (Azerbaycan Milli İlimler Akademisi), Amasya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Cilt 1, Sayı 2, Aralık 2017, Sayfa: 99-144
  • Türkiye’de Siyasal Partiler Tarihi, Tarık Zafer Tunaya, (C, 3, s: 533/77 nolu dipnotu. Den Zusammen brunch des Ottomanischen Reiches, s.336'dan)
  • Osmanlı Ordusunun Askeri Yeteneği ve Birinci Cihan Harbi’nden Yeni Türk Ordusunun Çıkardığı Dersler Üzerine Bir Deneme, Oktay Yıldırım, Teori Dergisi, Eylül-2018