Tarikatlardan cemaatlere: Dinin politik örgütlenmesi

Tarikatlardan cemaatlere: Dinin politik örgütlenmesi

Randall Collins’e göre İslam teokrasi ile başlar. Burada teolojik hizipler, ilk başta daima politiktir; teolojik ortodoksluğu iddia etmek, İslami devletin politik hükümranlığını iddia etmekle aynıdır. 634 ve 654 yılları arasında Suriye, Mısır, Irak ve İran’ın alınmasıyla İslam savaşçıları kazananlar ve kaybedenler çizgisinde birbirinden ayrılmıştır. Politik statükoyu ve zafer kazanan tarafı destekleyen, sonunda Sünniler adıyla bilinen çoğunluk ile konum kaybeden ve aile soyuna bağlılığını koruyarak uzlaşmaz bir tutum sergileyen Şiiler ortaya çıkmıştır. Her iki tarafta da başka hizipleşmeler olmuştur.[i]

Zafer kazanan çoğunluk, aslında çeşitli iddiaların meşruluğu ve gayrimeşruluğu gibi eski sorunları gündemde tutmak istemediğini ilan ederek kaybedenlerle uzlaşmak isteyen faydacı bir grup geliştirmiştir.[ii]

Öte yandan, sayısal ve siyasal üstünlüğü tarih boyunca elinde tutan Sünnilik, sahip olduğu iktidarı azınlıktaki Şiilerle paylaşmaya yanaşmadığından, Şiiler, Sünnilerin dinle kurdukları “dünyevi iktidar”ın alternatifi olarak “Gizli İmam”, “Beklenen Mehdi” gibi müstakbel “bâtıni bir iktidar” ütopyası kurarak varlıklarını sürdürmek yoluna gitmişlerdir.

Mezhepler gibi tasavvufi hareketlerin çoğu da Sünni kökenlidir.[iii] İçinden çıktığı İslam dini gibi tasavvuf da İslam öncesi ve sonrası dinler, kültürler ve felsefelerden etkilenmiştir. Yunan, İran, Hint, Budist ve Türk kültürleri; Yahudilik, Zerdüştlük, Hıristiyanlık ve bunlara bağlı çok çeşitli mezhep ve meşreplerin İslam tasavvufunu etkilediği,[iv] nasıl saf bir din yoksa saf bir tasavvuf geleneğinin de olmadığı unutulmamalıdır.

Şii tasavvufi gelenek, çoğunlukla iktidarda olan Sünni kaynaklı tasavvufi geleneğe göre devrimci ve değişime açıktır. Bununla birlikte onun en ayırt edici özelliği, bâtıni olmasıdır. Sünni tasavvuf, Şiiliğin kolu İsmaili mezhebinin bâtıni karakterinden de etkilenmekle birlikte, devrimci ve değişime açık değildir; çünkü zaten iktidardadır.

Şii tasavvuf anlayışı ayrı bir yazının konusu olduğu için bu kadarla yetiniyorum. Bu noktadan itibaren tasavvuf kavramıyla hep Sünni geleneğe dayalı tasavvufu kastediyor olacağım. Çünkü Yesevi geleneğine dayalı Alevi sufiliği burada ayırmak gerekir. Bu ise başka bir yazının konusudur.

Tasavvuf ilkin züht, yani, dünyevi ilgi ve şeylerden uzak durmak; ruhsal arınmaya yoğunlaşmak demektir. Tanrı’ya ve Onun koyduğu ahlaki ilkeler doğrultusunda manevi âleme yolculuk, tasavvufta seyr ü süluk adını alır. Zahitlik, 12. yüzyıla doğru, Hallac-ı Mansur, Bayezid-i Bistami ve Muhyiddin İbn Arabî’nin başını çektiği vahdet-i vücut (varlıkta birlik) felsefesine dönüşür. Zahitlikten vahdet-i vücutçuluğa uzanan sufilik anlayışı, Yeni-Platoncu felsefenin etkisindedir. Şii temaların özellikle bu üç sufinin tasavvuf felsefelerinde yer edindiğini akılda tutmak gerekir.  İktidarı genellikle elinde tutan Sünni teoloji, Sünni sufizmin Şii ve Alevi sufizmini bastıracak şekilde gelişmesine ve egemen olmasına lojistik destek vermiştir.

Görüldüğü gibi hemen her din, kültür ve felsefeden etkilenmiş olmasına rağmen Sünni tasavvuf, felsefi derinliği zaman zaman yakalamışsa da, Şii-bâtıni felsefenin tasavvuf geleneğindeki devrimciliğe ve değişime açık özelliğine hemen hiç kapı aralamamıştır. Bence bunun en önemli nedeni, sağlam bir yazılı kültüre (Kuran, hadisler ve bunların dışında özellikle Sünni fıkıh ve tefsire dair literatür birikimi) sahip olan tarafın Sünnilik olmasıdır ve Sünniliğin bu yazılı kültür zenginliğini, Gazali’den (ö. 1111) başlayarak gittikçe alternatifsiz bir iktidara dayanak haline getirmiş olmasıdır. Yazılı kültür çoğaldıkça Sünniliğin kendisini iktidarla özdeşleştirme hakkına sahip olduğu kanaati, “Allah’ın yeryüzünde hâkimiyetini kurma”, “İslam’ın hükümleriyle hükmetme”, “Şeriata dayalı bir devlet nizamı tesis etme” söylemlerini, Kuran ve hadislerin onayını almaya gerek duymaksızın, kutsallaştırmıştır.

İktidarı ve gücü kutsamanın “bâtıni” arka planı ve gerekçesi, Emevilerden başlayarak Sünnileşmiş tasavvuf hareketleri tarafından hazırlanmış ve berkitilmiştir. Gerçekte İslam tarihi boyunca hayalde yaratılan ve dinin vazgeçilmez iman ilkesine dönüştürülen “İslam devleti”, “Şeriat devleti” tarzındaki nevzuhur sloganlar, pratikte yaşanmış değildir. Başka bir deyişle, Hz. Muhammed dönemi dahil, tarihin hiçbir kesitinde İslam’da devlet fikri, modern anlamdaki devlet kavramıyla dillendirilen bir iktidar yöntemi olarak hayata geçmiş değildir.

Sayıları yüzleri bulan tarikatlar,[v] biçimsel amaç olmaktan öteye gitmemiş bu politik söylemlerin bâtıni gerekçesi olmayı sürdürmüştür. İslam devleti politik söyleminin salt mevcut iktidarlara karşı eleştirel, ancak kendi içinde hayali bağlılığı, özellikle Osmanlı Devleti’nin örfi hukuktan destek alarak şeklen İslam devleti adını almasını bile imkânsız kılmıştır. Başarısızlık artık açıktır. İslami bir rejim ya da şeriat devleti, alternatif bir yönetim şekli olmak için yetmemektedir. Osmanlılar, şer’i hukuku ancak örfi hukukun yardımıyla bile olsa, uyguladıkları yönetim şeklinin “İslami rejim” olarak adlandırılması için yeterli görmemişlerdir. İslam, en kudretli zamanlarında bile Osmanlılarla birlikte bir devlet şekli ya da yönetim biçimi olarak hayata geçmemiştir. Bu gerçeğin esasen ilk farkına varanlar, sözü edilen politik söylemlerin yaratıcıları olmuştur. Günümüzde İslam’ı bir ileri bir geri teşebbüslerle, sayesinde en etkin devlet ve hükümet görevlerine geldikleri Atatürk Cumhuriyeti’ne karşı koçbaşı gibi kullanan bir kısım çevreler, İslam’da önerilen ya da emredilen, hakkında amir hiçbir nass bulunmayan dini devlet şeklinin kurgusal olduğu gerçeğini yaşayarak, deneyerek ve bazen bindiği dalı kesmeye girişerek, fark etmektedirler.

İşte bu farkındalık, politik aktörleri tarikatlar ve cemaatlere aracı olarak başvurmaya yöneltmektedir. Salt İslam hukukundan kalkarak şeriat devleti iddiasında bulunanlara nazaran tarikat çevreleri, bu yolda daha ince metotlara sahiptir. Siyasiler, şekli şeriat söylemlerinin tarihsel süreçte sürekli başarısızlığa uğraması gerçeğinden yeterince ders çıkarmışlardır. Şeriat söylemi ne de olsa, politik sürecin bir parçası haline gelerek silikleşmektedir. Hızlı akan politik sürece dahil edilen “İslam devleti” söylemi, seküler politikayla bütünleşmekte; zaman içinde ondan ayırt edilemez bir forma bürünmektedir. Oysa dini bir söylem için sağlam ve sahih bir dini inanç gereklidir. Bu inancı, seküler politik süreçle bütünleşmiş “şeriat” özlemiyle ayakta tutmak tarihsel olarak mümkün olmamıştır. Oysa din, inanç demektir. Herhangi bir inancın nesnesi mevcut bir dinin kapsamına alınmadıkça, kitleler “Tanrı” kavramına bile itimat etmez. Nitekim “Tanrı”, hem kavram hem de karşılık geldiği Mutlak Varlık anlamını taşımasına rağmen sırf “İslami” ve “Kurani” olmadığı gerekçesiyle, Türk toplumunda “Allah”a yabancı görülür ve ona “inanılmaz.” Çünkü dinin kutsamadığı bir simgenin ifadesidir. Hiç değilse Türkçedir. Türk dili politik dincilik nezdinde  meşru görülmediği için “Tanrı” da meşru değildir. Başka bir deyimle, Türk dili dinciliğe uygun bir evren sunmaz. Bunu yapabilmesi için Türk dilinin de Arapçalaştırılması gerekir. Nitekim gramatik olarak Türkçe, sözcük dağarcığı açısından Arapça bir din dili uydurulmaktadır.

Tarikatlar, mezheplerle politik bir teolojiye dönüşmüş dini söylemlerin de ötesinde, dinle ilgili-ilgisiz her türlü sözlü-yazılı literatürü kutsama görevi üstlenmiştir. Şeriat, ilk sufi metinlerde hakikatin zahiri (dış yüzü) iken, 15. yüzyıldan sonra giderek hakikatin kendisi haline gelmiştir. Ahlaki erdem ve ruhsal arınmayı hedefleyen bireysel seyr u süluk (manevi yolculuk), tarikatlaşma ile ast-üst ilişkisi içinde kaybolmuştur. Tasavvuf, manevi ve ahlaki hakikatini tarikatla kaybetmiş; tarikat da ilahi ve ahlaki hakikati toplumsal örgütlenmeyle sığlaştırmıştır. Bu sığlık, bir ya da daha fazla tarikatı içinde bulunduran cemaatlerle, politik olarak derinleşmektedir.

Bu politik rolü günümüzde cemaatler üstlenmiş durumdadır. Bazen ülkemizde Nakşibendilik, Kadirilik, Menzil Tarikatı ve benzeri onlarca tarikattan söz edilse de esasen bunlar tam anlamıyla cemaatleşmiş unsurlardır. Tarikatlar, cemaatlere evrilmiştir. Örneğin Fethullah Gülen Cemaati, başka bir deyişle FETÖ, Said-i Nursi’nin (ö. 1960) Nurculuğuna, o da, Nakşî şeyhi olduğu söylenen Mevlana Halid-i Bağdadi (ö. 1823) kolundan gelen Nakşibendi tarikatına bağlıdır. FETÖ, üstadı Said-i Nursi’nin başlattığı “tarikattan cemaate dönüşüm” sürecini, hedefini büyüterek devam ettirmiş, dünya çapında bir cemaat olarak adını duyurmuştur.

 Emperyalizmin ileri karakolu olarak 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin dayandığı çağdaş, seküler ilke ve değerleri ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Demek ki sufilikten tarikata ve sonra da cemaate dönüşümle “şeriat”ı hakikate yeğleyen bu politik oluşumlar arasında herhangi bir mahiyet farkı bulunmamaktadır.

Işıkçılar, Süleymancılar, Menzilciler, Fethullahçılar, İsmailağa ve daha birçok cemaatin kökü, mutlaka bir tarikata bağlıdır. Görünüşte bu sıradan bir olgudur. Ancak laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu seküler yapısıyla herhangi bir cemaatin sempatisine mazhar olmasını beklemek boşunadır. Fıkıhçıların fetvaları ile kurulamayan ve Müslüman halkın bile desteğini alamayan politik şeriat iddiasında yaşanan fiyasko, şeriatı pratik bir sferden manevi ve bâtıni bir sfere taşıyarak giderilebilir ümidi işte bu cemaatlerin en önemli kutsalı olmuştur. Şeriat bir uygulama veya özlemden öte, tarikatın Tanrı katında “politik bir arınma” ilkesi gibi görülmektedir. “Şeriatın egemen kılınması”, “laik ve sosyal bir hukuk devletinin yıkılıp yerine dini bir rejimin ikamesi”, artık, salt bir rejim seçeneği olmaktan çıkmış, iman meselesi haline gelmiştir. FETÖ ya da diğer cemaatlerin hepsi, istisnasız bir şekilde, devlete ve yönetime taliptir. Darbe ya da kalkışma ile devirme gücüne erişinceye kadar, “hâkimiyet milletindir” (kayıtlı ve şartlı) ve “demokrasi kazandı” gibi laik ama kırpılıp kuşa çevrilmiş bile olsa, sloganlara tahammül etmek, istikbalde “paralel devletleri”ni kurmak için güçlerini toplama anına dek, bir “şeriat” sabrı gerektirmektedir.

Peki, cemaatler niçin politik gücü ve siyasi iktidarı ele geçirmek, önce devlet içinde devlet olmak, yeri ve zamanı gelince de devletin kendisi olmak amacında birleşirler? Cemaatlerin nasıl bir doğası vardır ki yöntemleri farklı olsa da nihai amaçları aynıdır?

Diyelim ki cemaat ya da cemaatlerin istedikleri bir rejim, devlet modeli ya da yönetim biçimi gerçekleşse ne olur?

Cemaat kavramının, sırasıyla tekke-zaviye, tarikat yapılanmasından doğan politik bir örgütlenmenin adı olduğunu aklımızda tutmalıyız.

Ahlaki erdemlerle bezenmiş halde Tanrı’ya doğru manevi yolculuktan saparak yapısal olarak seküler, içsel olarak dinsel politik örgüte evrilen cemaat ve cemaatler, tasavvuf geleneği ile aralarındaki bağı, oradan aldıkları birtakım kavramlarla sürdürmektedir. Bunlardan en önemlisi, tasavvufun çok önemli kavramı olan “itaat”tir. Yaklaşık 846’da ölen ilk sufilerden Zünnun el-Mısri, “Müridin şeyhine itaati, Rabbine itaatin üstündedir,”[vi] diyerek, mutlak itaatin Tanrı’ya değil insana yapılması gerektiğini vurgular. Aslında mürit, tasavvufun ilk dönemlerinde yalnız bu anlama gelmez. Asıl anlamı Tanrı’yı istemek, O’nu gaye edinmektir. Ama bu zamanla Zünnun’un ifadesindeki gibi, şeyhe itaate dönüştür. Cemaat liderlerine kayıtsız şartsız itaat, buradan gelmektedir. Aynı “itaat” çağrısını, Şeyh Safi (ö. 1388) Buyruklarında da görürüz.

“İnsan-ı kâmil” kavramı, şeyhin ya da dini liderin ilahlaştırılmış şeklidir. Bazen Nietzsche’nin “üstün insan” kavramına benzetilse de aralarında hiçbir ilişki yoktur. Nietzsche’nin üstün insanı, özgür, yaratıcı ve insan kalan bir bireydir. Oysa insan-ı kâmil, Tanrısallığa yükselen dinsel idoldür; ona itaat yetmez, her yerde ve her şeyde, Tanrı’nın alternatifi olarak manevi yolculuğu ona yönelik yapmak gerekir.

Bu iki kavramı cemaatler bugün politik örgütlenmede dini bir dayanak olarak kullanırlar. İbadetler, başta FETÖ olmak üzere bütün cemaatlerde remizle (gizli şifreli dil) icra edilir; remiz dili, sadece mensuplarca anlaşılabilir. Müslüman da olsa başkaları bu dili kullanamaz, anlayamaz, sırdır. Anlamak isterse, mutlaka FETÖ’cü olmak zorundadır.

Tekke ve zaviyeler kanununun ilgası demek, cemaatlerin alternatif ve paralel örgütlenmelerine meşru zemin hazırlamaktır. Dilleri, remizleri, ibadetleri, iletişim biçimleri demokratik değildir. Kendi mensuplarıyla sınırlı bir din yorumu, birbirine rakip ama yapısal olarak sürekli büyüyen siyasal bir örgütlenmenin mayasıdır. Hiçbir cemaat, şeffaf, demokrat ve özgürlükçü olamaz. Tam tersine varlıklarını sırf bu değerlere karşı mücadeleye borçludurlar. Cemaat olmak için, mensup veya yakınlıkduyar olanlar arasında sınırsız itaat, koşulsuz bağlılık ve dışarıdakilere karşı kayıtsız şartsız dayanışma ruhuna sahip olmak esastır. Bu esas, iki yönlüdür; hem bağlıları dışındaki genel halk kesimlerine hem de aynı amaçlara sahip ama farklı yöntem izleyen diğer cemaatlere karşı her zaman güçlü ve uyanık olmaktır.

Böyle bir durumda herhangi bir cemaat laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti yerine, kendi sınırlı ve dar dünyasına göre yönetim erkini ele geçirdiğinde, doğasının gereği olarak, mevcut bütün insani çağdaş değerlere savaş açmak zorundadır. Kendi mensuplarına karşı son derece ılımlı, mensubu olamayanlara karşı demir yumruk olmak zorundadır. FETÖ denilen Fethullahçı cemaat, bağlılarına her türlü haksız kazancı ve soygunu, talan ve çapulu reva görürken, aynı dinden ama cemaatinden olmayan halk kesimlerine faşist ve baskıcı tavır almış hatta kan dökmüştür. Tarihte buna benzer pek çok vakaya rastlamak mümkündür. Türkiye’de FETÖ dışındaki diğer tüm cemaatler de geleceğin aday FETÖ’leridir.

Sonuç olarak, tekke ve zaviyelerin, tarikat ve cemaatlerin varlığı zorunlu değildir. Hatta bunlar insanlık, toplum ve ülke için potansiyel felaket aktörleridir. İkna olmayan varsa, İslam tarihini tekrar tekrar okuyabilir. Sadece hukuka değil, İslam dininin evrensel karakterine de aykırıdır. Cemaat ve cemaatleşmenin yasallaşmasını istemek, Arapları kabile ve aşiret olmaktan kurtarıp millet yapan İslam’ı cemaat dinine dönüştürerek, 21. yüzyılda Atatürk’ün önderliğinde bağımsız bir ulus olma başarısını göstermiş Türk milletini “Cahiliye” toplum yapısı ve siyasetiyle aşiretleştirmek demektir.

Diyanet İşleri Başkanlığı kabilelere ve aşiretlere dayalı cemaatlere değil, Türk ulusuna doğru ve sağlıklı din hizmeti vermekle yükümlüdür. Diyanet, cemaatlere karşı bir Cumhuriyet Kurumu olduğunu kanıtlamak ve dinsel aydınlanma için cemaatlere ihtiyaç olmadığını göstermek zorundadır. Aksi halde kendi varlık nedeni ortadan kalkar.

[i] Bkz. Felsefelerin Sosyolojisi-Entelektüel Değişimin Global Teorisi, Çev. Tufan Göbekçin, Sakarya Üniversitesi Kültür Yayınları, Ankara, 2016, s. 461.

[ii] Bkz. Randall Collins, age., aynı yer.

[iii] Geniş bilgi için bkz. Reymond Nicholson, age., s. 62

[iv] İran kültürünü daha çok yansıtan tasavvuf geleneklerine genellikle “Teosophical Philosophy” yani, “zühd felsefesi” adı verilir. Bkz. Reymond Nicholson, Fi’t-Tasavvufi’l-İslami, Arapça’ya çeviren, Ebu’l-Ala el-Afifi, Matbuat Lucnat at-Talif wa’t- Tarcama, Kahire, 1947.

[v] Bkz. İslam Ansiklopedisi, DİA, “Tasavvuf Md., Reşad Öngören, 2011, cilt: 40, s. 95-105.

[vi] Bkz. Feridüddin Attar, Tezkiratü’l-Evliya, I/171, Çev. S. Uludağ, Semerkand Yayınları, İstanbul, 2013.