Prof. Şahin Filiz yazdı…
Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetimizin 103. Yaşını kutlar; daha nice 103. Yıllara başı dik bir Türk Milleti olarak kavuşmamızı dilerim.
Mehmet Görmez’in İslam Düşünce Enstitüsü bünyesinde yayımlanan “Din Nasihattir Ne Demek?” başlıklı dersi, ilk bakışta dinî düşüncenin incelmiş bir ifadesi olarak görünür. Görmez, “ed-dînü’n-nasîha” sözündeki nasihat kavramını Türkçede yerleşmiş “öğüt verme” anlamından çıkarıp samimiyet, içtenlik ve sadakat ekseninde yorumlar. Balın süzülmesi ve kumaşın dikilmesiyle ilişkilendirilen kullanımlar üzerinden din, niyetleri berraklaştıran ve ilişkileri onaran bir ahlaki bütünlük olarak belirir. Filolojinin imkânlarıyla kurulmuş zarif bir çerçevedir bu: İnanç, insanın iç dünyasını arıtan bir bağlılık biçimi olarak sunulur.
Ne var ki bir kavramın anlam inceliği, o kavram etrafında kurulan ilişkinin adaletini kendiliğinden güvenceye almaz. Samimiyetle benimsenmiş bir düzen de insanı sömürebilir; hatta insanın içtenlikle bağlandığı tahakküm, yalnızca zorla sürdürülen tahakkümden daha köklü olabilir. Çünkü burada itaat, dışarıdan dayatılan bir davranış olmaktan çıkarak kişinin kendi ahlaki değeriyle özdeşleşir. İnsan boyun eğdiği ölçüde kendisini iyi, kuşku duyduğu ölçüde kusurlu hissetmeye başlar. Otoritenin işi kolaylaşmıştır: Emrin tekrarlanmasına gerek kalmadan vicdan itaati üretmektedir.
Bu nedenle nasihatin etimolojisi kadar, samimiyet talebinin siyasal yönü de araştırılmalıdır. Kimden, kime karşı, ne ölçüde bağlılık beklendiği; bu bağlılığın karşılığında hangi hakların tanındığı ve hak ihlalinde kimin hesap vereceği açıklığa kavuşmadıkça, kelimenin zarafeti ilişkinin eşitsizliğini örtmeye devam eder. İnsandan sürekli sadakat isteyen bir dilin, iktidardan ne istediğine bakmak gerekir.
Arınma söylemi de bu sorgulamanın dışında bırakılamaz. Burada belirleyici olan, insanın doğası hakkında hangi teolojik hükmün verildiğinden çok, onun kendi hayatıyla nasıl bir ilişki kurmaya yöneltildiğidir. İnsan sürekli arınması, niyetini düzeltmesi, ihlasını artırması gereken bir varlık olarak tasarlandığında, yaşadığı haksızlıkların muhasebesi de kolaylıkla kendi içine taşınabilir. Yoksullaştığında şükrü, ezildiğinde sabrı, itiraz ettiğinde samimiyeti sorgulanır. Başına gelenlerin nedenini araştırmaya fırsat bulamadan, bunları karşılayış biçimi üzerinden yeniden yargılanır.
Böylece siyasal ve ekonomik bir sorun, kişisel bir manevi eksikliğe çevrilir. Adaletsizliğin hesabı, onu üreten ilişkilerden alınarak ona katlanmak zorunda bırakılan insanın vicdanına yazılır. Düzenin kusurları karşısında insanın kendisini düzeltmesi istenir; düzen ise bu kesintisiz iç muhasebenin dışında kalır. Arınma çağrısının iktidar açısından kullanışlı hâle geldiği yer tam burasıdır: Halk kendi kalbini temizlemekle meşgulken, iktidarın sicili sorgulanmaz.
Bu ilişkinin yapısını anlamak için “tek taraflı varoluşsal sözleşme” benzetmesine başvurabiliriz.
İnsan, içine doğduğu dinî dünyanın şartlarını hazırlamaz. Henüz bu şartları değerlendirebilecek durumda değilken kendisine kim olduğu, kime borçlu bulunduğu, hayatını nasıl geçirmesi gerektiği ve itaatsizliğinin hangi sonuçları doğuracağı öğretilir. Yetişkinliğe ulaştığında karşısında müzakereye açılmış bir metin bulmaz; meşruiyeti çoktan karara bağlanmış bir yükümlülükler bütünü bulur. Kendisinden beklenen, bu bütünü devralması ve hayatıyla tasdik etmesidir.
İltihaki sözleşme benzetmesi bu bakımdan açıklayıcıdır. Şartları güçlü tarafın önceden hazırladığı bir ilişkiye katılırsınız; maddeleri değiştirme imkânınız yoktur. Fakat dinsel aidiyetin toplumsal baskıyla korunduğu ortamlarda, katılmayı reddetmenin bedeli sıradan bir sözleşmeden çekilmenin çok ötesine geçebilir. İnsan yalnızca bir inancı sorgulamaz; ailesinin beklentileriyle, çevresinin ahlak yargılarıyla ve kimi durumlarda doğrudan siyasal yaptırımlarla karşı karşıya gelir. Çıkış kapısı görünürde açıktır, fakat önünde bütün bir hayat birikmiştir.
İnsan ailesini, dilini ve devletini de başlangıçta seçmez. Bu yüzden eleştirinin ağırlığı, yalnızca seçilmemiş bir aidiyete dayanamaz. Asıl mesele, insanın sonradan söz alıp alamadığıdır. Başlangıçta veremediği rızanın yerini yetişkinliğinde kullanabileceği itiraz, değiştirme ve ayrılma imkânları doldurmalıdır. Bu imkânlar kapatıldığında, içine doğulan ilişki ömür boyu sürdürülecek bir vesayete dönüşür. İnsan büyür, fakat kendisi hakkında karar verme yetkisi bir türlü kendisine teslim edilmez.
“Kālû belâ” veya “mîsâk” anlatısının bağlayıcı bir ezelî sözleşme olarak yorumlanması, bu vesayeti varoluşun başlangıcına kadar götürür. İnsan, hatırlamadığı bir kabulün sorumluluğuyla karşı karşıya bırakılır; bugünkü itirazı, geçmişte verdiği söylenen bir söz adına hükümsüzleştirilir. Böylece rıza, kişinin bilincinde ve iradesinde karşılığı bulunan bir kabul olmaktan uzaklaşır; ona dışarıdan bildirilen bir borca dönüşür. İnsanın şimdi söylediği “hayır”, kendisine vaktiyle söylediği anlatılan bir “evet”in altında ezilir.
Sözleşmenin diğer tarafındaki aşkın otorite ise şartları tartışmaya açmaz. Yükümlülükleri belirler, itaati değerlendirir ve karşılığın ne zaman, nasıl verileceğine hükmeder. İnsanın zamanı, bedeni, arzuları, emeği ve kaynakları üzerinde somut taleplerde bulunulurken, nihai adaletin gerçekleşeceği yer ölüm sonrasına bırakılır. İnsan burada verir, orada alacağına inanır; burada katlanır, orada karşılık bulacağını umar.
Bu ertelemenin siyasal değeri büyüktür. Hakkı yenene sürekli ahiret hatırlatılırken hakkı yiyenin bu dünyadaki imkânları korunuyorsa, adaletin ertelenmesi fiilen ayrıcalıkların sürmesine hizmet eder. Mağdurun teselli bulması, kaybının giderildiği anlamına gelmez. Sabırla geçirilen yıllar da insan ömründen düşer. Yeryüzünde yaşanan haksızlığın telafisi başka bir âleme bırakıldığında, burada hesap vermesi gerekenler kendilerine son derece elverişli bir takvim edinmiş olur.
Kelam geleneğindeki adalet tartışmaları, bu asimetrinin düşünsel biçimlerini de gösterir. Eş‘arî gelenekte Tanrı’ya kendisinden bağımsız bir ölçütün yükümlülük koyamayacağı savunulur. Gazzâlî’nin açıklamalarında insanın itaati, Tanrı karşısında kendiliğinden bir alacak hakkı doğurmaz; ödül, ilahî lütuf ve vaat çerçevesinde değerlendirilir. Burada ilahî vaadin doğruluğu kabul edilmekle birlikte, insanın bağımsız bir hak sahibi olarak konumu aynı ölçüde tanınmaz. İlişkinin merkezinde, hakkını ileri süren öznenin talebinden önce, mutlak otoritenin iradesi yer alır.
Bu anlayışın siyasal ilişkilere taşınması, lütuf ile hak arasındaki ayrımı hayati hâle getirir. Lütuf düzeninde verenin yüceliği büyürken alanın borçluluğu derinleşir. İnsan kendisine verilene minnet duyar; verilmeyeni istemesi ise haddini aşma şüphesi altında kalır. Hükümdarın adaleti ihsan, halkın itaati borç sayıldığında, kamusal ilişki baştan eşitsiz kurulmuştur. Yukarıdan gelen her iyilik sadakat talebini artırır; aşağıdan yükselen her hak talebi nankörlükle karşılanabilir.
Mu‘tezile’nin adaletin akılla kavranabilirliği ve insanın fiillerinden sorumluluğu üzerindeki ısrarı, bu gerilimin tarihsel örneklerinden biridir. Fakat bugünkü eleştirinin meşruiyetini herhangi bir kelam okulunun onayına bağlamaya gerek yoktur. Bir otoritenin adil olup olmadığını tartışabilmek için, o otoritenin izin verdiği ölçütlerle yetinmek zorunda değiliz. İnsan acısı, özgürlüğü ve onuru, kendisini sınırsız ilan eden kudret karşısında bağımsız bir değerlendirme zemini oluşturur.
“Din nasihattir” sözünün siyasal sınırı da burada belirir. Nasihat, yöneticinin adil davranmasını isteyebilir; fakat bu isteğin hangi güçle desteklendiği açıklanmadıkça, yönetilenlerin elinde bir temenniden fazlası bulunmaz. Nasihat muhatabın dinleme iradesine bağlıdır. Hak ise gerektiğinde muhatabın iradesine rağmen ileri sürülebilen, kurumlarla korunan bir taleptir. Yöneticinin vicdanına seslenmekle yetkisini sınırlandırmak arasında, tebaa ile yurttaş arasındaki mesafe vardır.
Samimiyetin yöneticiden de beklenmesi bu mesafeyi kendiliğinden kapatmaz. Görmez’in aynı konudaki yazılı çalışmasında yöneticilerin halka karşı dürüst ve sorumlu davranmasını isteyen rivayetler de yer alır. Fakat halkın güvenliğini yöneticinin samimiyetine bağlayan bir düzen, tam da en çok ihtiyaç duyulan anda güvencesiz kalır: Yönetici samimiyetsiz çıktığında ahlaki öğüdün yerini alacak yaptırımın bulunması gerekir.
Aksi hâlde yükümlülükler iki yönde bambaşka biçimlerde işler. Halk itaat etmekle yükümlüdür; yönetici adil olmaya davet edilir. Birinin borcu tahsil edilir, diğerinin vicdanına seslenilir. Vergi zorla alınır, adalet için rica edilir. İtaatsizliğin yaptırımı hazırdır; iktidarın sorumluluğu ise iyi niyet beklentisinin içinde eriyebilir. Böyle bir ilişkide karşılıklılığın ahlaki olarak anılması, eşitsizliğin kurumsal olarak giderildiğini göstermez.
Üstelik samimiyet söylemi, itiraz eden insanın niyetini sorgulamak için kullanıldığında, bu eşitsizliğe ikinci bir koruma katmanı ekler. Yolsuzluğu dile getirenin sadakati, yoksulluğundan yakınanın şükrü, hukuksuzluğa karşı çıkanın üslubu tartışılır. Kamusal muhasebenin yönü tersine çevrilmiştir: Kararlarının hesabını vermesi gereken iktidar, kendisinden hesap soranların ahlakını yargılamaya başlar. İktidarın ne yaptığı sorusu, eleştirenin nasıl bir insan olduğu tartışmasının içinde kaybolur.
Marx’ın “halkın afyonu” teşhisi bu noktada bütün ağırlığıyla devreye girer. Marx, dinî acıyı gerçek acının hem ifadesi hem de ona karşı protesto olarak ele alırken, insanın teselli ihtiyacını toplumsal koşullarından ayrı düşünmez. Dinin “ezilen mahlukun iç çekişi” olması, o iç çekişi doğuran dünyanın da eleştirisini gerektirir. Afyon benzetmesi, acının hafiflemesiyle acıyı üreten koşulların ortadan kalkması arasındaki farkı görünür kılar.
Teselli insanı ayakta tutarken, ona acı veren düzenin ayakta kalmasına da yardımcı olabilir. Sabır, mücadeleyi sürdüren kişinin gücüyken, hakkından vazgeçmesi istenen kişiye yöneltildiğinde boyun eğmenin terbiyesine dönüşür. Şükür, hayatın değerini bilmenin ifadesiyken, geçinemeyen insana ayrıcalıklıların kürsüsünden öğütlendiğinde eşitsizliğin ahlaki örtüsü hâline gelir. Kavramların siyasal işlevini belirleyen, sözlükteki güzelliklerinden çok, hangi ilişkiler içinde ve kimin yararına kullanıldıklarıdır.
Ekonomik düzlemde bu mekanizma, fedakârlığın bedeliyle kaynaklar üzerindeki tasarrufun farklı ellerde toplanması üzerinden işler. Yoksuldan kanaat, çalışandan sabır, bağış yapandan ihlas beklenirken; serveti biriktirenin, emeği yönetenin ve bağışları kullananın hesabı belirsiz kalabilir. Aşağıdakilerin yükümlülükleri titizlikle sayılırken yukarıdakilerin ayrıcalıkları manevi bir sessizlikle çevrelenir. Böylece mahrumiyet bir erdem olarak yüceltilir, fakat onu doğuran ilişkiler aynı ahlaki titizliğin konusu yapılmaz.
Bu asimetri içinde dinî vaat, karşılığı ölüm sonrasına yazılmış bir poliçe gibi işleyebilir. İnsan primini hayatıyla öder: Zamanından, emeğinden, imkânlarından vazgeçer; katlandığı yoksunluğun nihai bir karşılığı bulunduğuna inanır. Buna karşılık, yeryüzündeki kayıpların hesabı sürekli başka bir zamana aktarılıyorsa, somut fedakârlık ile ertelenmiş telafi arasında kapanmayan bir açık oluşur. Egemenlerin payı bugünün kaynaklarından, halkın payı yarının umudundan ayrılır.
Bu düzenin psikolojik başarısı, insanı kendi itirazından kuşku duyar hâle getirmesidir. Kişi daha iyi bir hayat istediği için açgözlü, haksızlığa dayanamadığı için sabırsız, otoriteyi sorguladığı için kibirli olabileceğini düşünmeye başlar. Hakkını istemeden önce kendisini aklaması gerektiğine inanır. Böylece dışarıdaki eşitsizlik, içeride bir suçluluk duygusuyla korunur; insanın vicdanı, onu özgürleştirecek muhasebenin yanı sıra, onu yerinde tutan denetimi de üstlenir.
Tahakkümün en derin biçimlerinden biri budur: İnsan, kendisine yapılanın hesabını sormak yerine, ona yeterince iyi katlanamadığı için kendisini suçlar. Baskının her an dışarıdan uygulanmasına gerek kalmamıştır. Düzen, mağdurun kendi iç sesinde konuşmayı öğrenmiştir.
Cumhuriyet, laik hukuk ve yurttaşlık düşüncesinin özgürleştirici anlamı, bu ilişkinin karşısına başka bir siyasal ilke koymasında yatar. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kurulan Cumhuriyet’in tarihsel iddiası, meşruiyeti hanedanın kutsallığından ve kişisel sadakat bağlarından çıkararak milletin egemenliğine dayandırmaktır. Bu iddia, insanın devlet karşısındaki konumunu değiştirir: Yönetilen kişi, kendisine lütufta bulunulmasını bekleyen bir bağımlı olmaktan çıkarak kamu gücü üzerinde söz ve hak sahibi bir yurttaş hâline gelmelidir.
Yurttaşlık, hakkını istemek için önce ahlaki yeterliliğini kanıtlamak zorunda kalmamaktır. Devlet karşısındaki hakkınız, yöneticiyi sevmenize, onun iyi niyetine inanmanıza veya itirazınızı hoşuna gidecek kelimelerle dile getirmenize bağlı olamaz. Kamu görevlisinin sunduğu hizmet kişisel cömertliği, kullandığı yetki kendi mülkü değildir. O makam, kendisinden hesap sorulabilmesi şartıyla meşrudur.
Cumhuriyetin ölçüsü de burada aranmalıdır. Yöneticilerin erdemlerini ne kadar yüksek sesle anlattıkları, yurttaşın güvenliği için yeterli değildir. Belirleyici olan, hukuksuz işlemin durdurulabilmesi, kamu kaynaklarının denetlenebilmesi, sorumluların yargılanabilmesi ve iktidarın barışçıl biçimde değiştirilebilmesidir. Bunların yokluğunda halktan istenen sadakat, cumhuriyetin adını koruyarak yurttaşlığın içini boşaltabilir. Bu yüzden cumhuriyetçilik, cumhuriyet adına kullanılan iktidardan da hesap sormayı gerektirir.
Laiklik, bu hesabın herhangi bir kutsallık iddiasıyla kapatılmasını engelleyen temel ilkedir. İnanç, kamu yetkisini denetimden kaçırmanın gerekçesi yapılamaz; dinî makamlar yurttaşların hakları üzerinde ayrıcalıklı bir hükümranlık kuramaz. İnsanların metafizik kabulleri ne olursa olsun, devlet karşısındaki hakları eşittir. Hiç kimse daha az inandığı, başka türlü inandığı veya inanmadığı için daha az yurttaş sayılamaz.
“Din nasihattir” sözü etrafındaki tartışma böylece bir kelimenin anlamından, insanın siyasal konumuna uzanır. Kalbi arındırmayı öneren dilin, iktidarın elini nasıl sınırlandırdığı da sorulmalıdır. Arınması beklenen sürekli halk, aklanan sürekli düzen olduğunda, filolojinin inceliği siyasal eşitsizliği temize çıkaramaz. İnsana durmadan kendi içine bakmasını söyleyenlerin, onun başını kaldırıp kendilerini görmesine de razı olması gerekir.
İnsan onuru, haksızlık karşısında biraz daha sabretmenin ve biraz daha samimi olmanın ödülü değildir. Hak ihlali durdurulmalı, sorumlusu hesap vermeli, kayıp mümkün olduğu ölçüde giderilmelidir. Bunun için mağdurun ihlasını kanıtlaması, otoritenin merhametini kazanması veya ölüm sonrasını beklemesi gerekmez.
Adaletin mezarın ardına havale edildiği yerde yeryüzünün hesabı açık kalır. O hesabı burada sormak, insanın kendi hayatı üzerindeki söz hakkını geri almasıdır.
Samimiyet gönüllü olabilir. Ama iktidarın hesabı zorunlu olmalıdır.










