1. Haberler
  2. Gündem
  3. Türk milleti, korkusuz kalem Nihat Genç’i yazdı

Türk milleti, korkusuz kalem Nihat Genç’i yazdı

Veryansın Tv kurucusu yazar Nihat Genç'in vefatının ardından Türkiye’nin dört bir yanından duygu dolu mesajlar geldi. [email protected] adresi, Nihat Genç için kaleme aldığınız mektupları bekliyor....

featured

69 yıllık ömrünü halkın vicdanına yaslamış bir Cumhuriyet sevdalısı olarak geçiren, son nefesinde “Cumhuriyet’i yaşatın” diyerek Türk milletine seslenen Veryansın Tv kurucusu yazar Nihat Genç’in vefatının ardından Türkiye’nin dört bir yanından duygu dolu mesajlar yükseldi.

Binlerce vatandaş; Türk milletinin bağrından kopmuş düşün ihtilalcisi Nihat Genç’in, Cumhuriyet’in değerlerine, halkın onuruna, bağımsız bir Türkiye idealine ömrünü adamış; yurdun bir karış toprağına dahi sahip çıkmak için sermaye sahiplerini karşısına almış bir mücadele adamı olduğunu vurguladı.

Türk milletinden gelen mesajlar; kimseye eyvallah etmeyen, kalemini hiçbir zaman satmayan, memleketin derdini kendi derdi bilmiş, düzenin dalkavuklarına karşı dimdik durmuş bu yurtsever-korkusuz yazarın ardında sadece yazılar değil; bir duruş, bir vicdan, bir mücadele bıraktığını da gözler önüne serdi.

İşte Nihat Genç için gelen mesajlar…

Niyazi Gevrek:

“Fikirle Savaşan Son Nefer!

Sözünü eğmeden giden adam;

yolun açık olsun!

Bir adam vardı.

Ne kalabalıkların gölgesine sığındı,

ne de güçlülerin sofrasına oturdu.

Kalemiyle yaşadı. Kalemiyle direndi.

Ve belki de bu yüzden hep yalnız yürüdü.

Nihat Genç’ti onun adı.

Sivriydi, keskin konuşurdu ama bu keskinlik öfkesinden değil,

yüreğinde taşıdığı vicdandan gelirdi.

Çünkü onun sözü; birilerinin hoşuna gitsin diye değil,

toplumun kalbine ayna tutsun diye vardı.

Ona öfkelenenler çoktu,

çünkü gerçekleri söylemek cesaret ister.

O bu cesareti fazlasıyla taşıdı.

Ekranlardan silindi, kitapları görmezden gelindi,

ama bir kez bile geri adım atmadı.

Çünkü susmak, onun lügatinde yoktu.

Bu ülkede herkes sustu, ben sustum mu her şey biter, dedi.

Sustuğunda değil, konuştuğunda iz bıraktı.

Nihat Genç’i bir siyasi kalıba koymak isteyen çok oldu.

Ama o, hiçbir kalıba sığmadı.

Ne sağcıydı ne solcu,

ne cemaatçiydi ne de bürokrat dostu.

O, sadece hakikatin yanındaydı.

Hakikat ne zaman tehdit altına girse,

davasını uğruna kalemi yeniden doğrulurdu.

Okuyucusuna kolay cümleler sunmadı.

Söyledikleri bazen zor geldi,

çünkü yüzleşmek kolay değildir.

Ama o hep düşündürdü.

Sözün çiğnenmemesi için sözünü sertleştirdi.

Bu memlekette, fikir sahibi olmanın değil,

fikrinde ısrar etmenin nasıl bir bedel olduğunu yaşayarak gösterdi.

Bugün onu kaybettik belki…

Ama sesini kaybetmedik.

Çünkü onun sözü bir dönemin değil,

her dönemin uyanık kalma çağrısıydı.

Sadece yazı yazmadı.

Bu topluma dürüst olmak ne demekti onu hatırlattı.

Belki herkes gibi sevilmedi, ama herkesi düşündürdü.

Bu ülkede kalemini kırmayanlar azdır.

O, o azın en gür seslerinden biriydi.

Şimdi ise arkasından bir şey söylemek gerekiyorsa:

‘İyi ki susturamadınız!’

Ruhu şad, yurdu cennet olsun!”

Bilal Özkan (Ankara Hukuk 99 mezunu, avukat, eski kaymakam):

“Nihat Genç’e Arz-ı Veda

Sahipsiz değiliz!

Toprağımız var.

Anamızdan süt emdiğimiz gibi bu vatanı da emdik damarlarımızla.

Ve biz ölsek de, bir çocuk çıkar bir gün

‘Ben Türk’üm’ der,

O zaman yeniden doğarız.’ (Nihat Genç)

Sözüyle, tavrıyla, duruşu ile  Anadolu toprağı kokan Nihat Genç’i ait olduğu Anadolu toprağına uğurlayacağız. ‘Her şeyden umudum kesilir, Anadolu toprağından umudum kesilmez’ sözünü belki dilinden on kez duyduğum ama gözlerinden ve duruşundan her gördüğümde hissettiğim yürekli vatansever…

Bütün kitaplarını ilk çıktığında heyecanla alıp bir solukta bitirdiğim, imza günlerinde İnkılap Sokak’ta heyecanla beklediğim Türk öykücülüğünün kanaatimce son 50 yıldaki en usta kalemlerinden biri, yazılarını okumak için  Cumartesi’yi’sabırsızlıkla beklediğim gençliğimizin aydın abisi, Ankara Selanik Caddesi’nden kahve arkadaşım… Abi ateşin var mı diye yaklaştığımızda birini her daim biri dudağında olan sigaranın masadaki paketini işaret ederek Tekel 2000 de var aslanım diyecek kadar gönül adamıydı.

Varlığı nakitte ya da malda değil, yaşamı iliklerine kadar hissetmede anlamlandırmış yüreğinin çarptığını hissederek yaşayan, çarpan yüreğini cumhuriyete, vatana, millete adayan bir “adam”dı. Zaten her şeyi pek bilen Google efendi de kendisini aradığınızda şair, yazar vs değil de “halka mâl olmuş kişi” başlığı ile tanıtıyor. Halkımız mal olmasın diye verdiği mücadeleydi onu halka mâl eden.

Geçimsiz diye tanınırdı doğrudur ama geçimsizliği teslimiyetçi olmamasının eseriydi. Kalemini, beynini, yüreğini, dilini, şartlar ne olursa olsun teslim etmeden, aç ve işsiz kalma pahasına tam bir özgür olarak yaşadı, sorun değildi zaten en sevdiği roman Knut Hamsun’un “Açlık” eseriydi. O’nun zenginliği istikamet sahibi olmasıydı, tavır sahibi olmasıydı.

Satmadı; dilini, kalemini, paraya pula, iktidara muhalefete, sevdiğine sevmediğine, hiç kimselere satmadı. Savruluşlar yaşadı eleştirisini çokça alsa da aslında savrulan o değildi çoğu zaman durduğu yerlerdi. Zifin çiçeğinin deli balı kursağına daha ana karnındayken düşmüştü çünkü, haksızlığa itiraz etmeden duramazdı. Ne söyledi, ne yaptı ise inanarak yaptı. Hastalandı, günlerce hastanede yattı, entübe edildi, o süreçte ziyaretine ‘cumhuriyetin hıyrını görmeyeni’ ziyaret eden için hastane kapılarında kuyruğa girenlerin hiçbiri gelmedi. Olsun, o da cumhuriyetçi bir adamın gider ayak bir şeref madalyası daha olsun. Neticede ömürdür geçer ve biter, geriye kalan tavırdır, duruştur, şereftir.

Şimdi seven sevmeyen binlerce kişi arkasından bir şeyler yazacak, iyi ya da kötü. Ama hiç kimse O’nun için, o ya da bu grup tarafından fonlandı, kesesini doldurdu, mali ahlaksızlık nehrinin suyuyla abdest aldı, doğup büyüdüğü vatana içinden çıktığı millete tasallut etti deme cüretini kendinde bulamayacak. Yıllar geçse de kuşaklar O’nu Anadolu’dan fışkıran berrak ve serin suyuna öykünmüş güzel Türkçesiyle, cesaretin, vatanseverliğin, fikir namusunun ete kemiğe bürünmüş hali olarak hatırlayacak.

Biz vatanseverler, vatandaşlık hukukunu bir hak ve helalleşme gereği sayarız. Yıllar öncesine dayanan şahsi hukukumuzdan ve vatandaşlık hukukundan kaynaklı varsa bir hakkım, doya doya helal olsun O’na. Yaşamca, onurca, tavırca bu ülkenin en zengin aydınlarından birine, Anadolu topraklarının, Türk milletinin hesapsız ve pazarlıksız evladı, korkusuz şövalyesi Nihat Genç’e arz-ı vedamdır. Sana söz Türk milletinin çocukları, Atatürk’ün evlatları Apo’nun evlatlarına pabuç bırakmayacak. Allahaısmarladık Nihat Abi, iyi bilirdik, rahmetle…

Ali Lidar:

Ah be abi…

Öyle olmadı. Bütün akşam Nemrut gibi oturan, gökte uçan kuştan denizin dalgasına kadar herkese öfkelenen Nihat Abiyi ilk kez gülümserken gördüm o an. Bir şeyler konuştu çocuklarla, mesafe vardı biraz ne konuştular duyamadım. Erkek çocuğunun başını okşadı, sonra elini cebine sokup çıkardı, bakmadan çıkardıklarını çocuğa uzattı. İki mendil alıp masaya doğru yürümeye başladı. Çocuklar da neşeyle ters istikamette koşarak uzaklaştılar.

Geldi masaya. Mendilin birini önüme koydu. Tek laf bile etmedi. Öylece bir yarım saat kadar daha oturduk. Sonra ‘hadi hocam hesabı iste de gidelim’ dedi. O zaman anladım, cebindeki bütün parayı o iki çocuğa vermişti, yoksa onca gururuyla niye bana hesabı ödetsin. Ödedim kalktık, yürümeye başladık. Taksiye mi bineceğiz yürüyecek miyiz diye düşünürken kararlı adımlarını fark ettim. Yürüyecektik, bana uyardı.

Çok uzak sayılmazdık zaten, yirmi dakika sonra otelin kapısına geldik. ‘Sen çık hocam’ dedi, ‘ben bir sigara içip öyle çıkarım, hakkını helal et, yorduk seni bu akşam.’ ‘Estağfurullah abi, ne hakkı, çok memnun oldum tanıştığıma’ diye cevapladım. Gözlerime baktı, o akşam ikinci kez gülümsediğini gördüm. ‘Hocam sen bakma benim söylediklerime, güzel adamsın, güzel de öğretmensin’ dedi. Eyvallah abi diye mırıldanarak ayrıldım. Ertesi gün kahvaltıda bakındım ama göremedim, erkenmiş otobüsü, ayrılmış otelden.

Velhasıl, ben o akşam Nihat Genç’i tanıdım. Merhametine, şefkatine bizzat tanık oldum. Dünyaya kafa tutan, gölgesiyle bile kavga eden Nihat Abi, hiç kimsenin fark etmediği, herkesin yanlarından geçip gittiği ya da kenarda duran çöpmüş gibi baktığı iki çocuğa cebindeki son parayı verecek kadar merhametli, bunun lafını bile ettirmeyecek kadar şövalye ruhlu bir adamdı Nihat Abi. O akşam söyleyemedim, aradan onca yıl geçti. Şimdi söyleyeyim de artık daha fazla içimde kalmasın. Helal olsun Nihat Abi, varsa eğer hakkım helal olsun. Helal olsun Nihat Abi… Sana helal olsun…

Alemdar Yalçın:

“Çağdaş Bir Adanmışlık Duygusu

Arkadaşlar Nihat Genç’in vefatı üzerine görüşleri ve anılarını yazıyorlar. Ben de özellikle 1980 sonrası Nihat’ta olan değişimi izleyen birisi olarak görüşlerimi yazmayı yükümlülük olarak gördüm.

1980’den hemen sonra bütün ısrarımıza rağmen Mehmet Çınarlı Hisar Dergisi’ni kapattı. Gerekçeleri konusunda birçok şey yazılabilir ancak Hisar Dergisi’nin kendi çizgisinde tam da devam edeceği bir zamandı. O dönemde Emine Işınsu’nun çıkarmakta olduğu Töre dergisi ise bir ekonomik kriz ve okuyucu kaybına uğradı. Nihat ve arkadaşlarını böyle bir ortamda tanıma fırsatı buldum. Onlar ‘Töreyi nasıl daha iyi bir hale getiririz?’ toplantıları yapıyorlardı. Bu toplantılardan birine de davet edildim ama katılamadım. Sonraları Töre’yi hemşerim Töre’yi hemşerim Yaşar Eşmekaya alarak yayınlamaya başladı. Beni de yayın kurulu toplantılarına davet ediyorlardı. Hukuk Fakültesinin karşısındaki bir apartmanda toplanıyorduk. Genç bir üniversiteli grup da bu toplantılara katılıyordu. Nihat da onların arasındaydı.

Derginin şeklini ve yapısını tamamen onlar değiştirerek kapağını ofset olarak hazırladılar, basın yayın politikasında da etkili olmaya başladılar. Töre artık günceli takip ediyor ve ağırlıklı sayılar yapıyordu. Mesela Şehirleşme Özel Sayısı, Yorgun Savaşçı Özel Sayısı ve benzeri. Satışı da gittikçe artmaya başlamıştı. O zaman yanılmıyorsam baskı sayısı on binlere doğru gidiyordu. Biraz daha devam ettiği takdirde büyük dağıtım şirketleri tarafından daha geniş bir çevreye dağıtılacak okuyucu kitlesi daha çok gelişecekti.

Nihat ve arkadaşlarının bu çabalarını destekliyor getirdikleri teklifleri geri çevirmiyorduk. Hatırlıyorum Ankara’da ilk defa Ankara Ticaret Odasının bakanlıklardaki salonunda bir şiir günü de düzenlemişlerdi. Prof. Dr. Mehmet Kaplan Hocamız dahil birçok tanınmış isim katılmış, salon tıklım tıklım dolmuştu.

Nihat ve arkadaşları sürekli okuyorlar, kendilerini yenilemeye çalışıyorlardı. O sıralar yeniden keşfeder gibi Nazım Hikmet’i soruyor ve bunu bir ölçü olarak kullanıyor, ona vatan haini diyerek top yekün reddedenlere kızıyordu. Beni de bir seferinde bu konuda sınavdan geçirdi. Aramızda sıcak bir ilişki olduğunu belirtmeliyim. Özellikle bizden önceki ağabeylerimizin tavırlarını fazla standart buluyordu. Onların uslu mahalle çocuğu beklentilerine kızıyordu. Sonraları Nietzsche’nin ‘Yasakların Duvarlarını yıkmak’ sözünü sık kullanmaya başladı. Arkadaşları da zaman zaman aynı tavır içinde devam ediyorlardı.

Belki doğrudan Nihat’a ilgili olmasa bile bu sürecin tarihe kalması açısından detaylarına da girmek istiyorum: Bir yazı heyeti toplantısında Yaşar Bey dergiyi Mayaş’a devredeceğini söyledi. Doğrusu çok üzüldük ve kurumsal kimliğini kaybetmemesi gerektiğini söyledik. Ama detaylarını bilemediğim bir süreçle Töre Mayaş’a devredildi. Biz doğal olarak bir davet olmaksızın Töre için toplantıya gitmedik.

Bir gün Fakültedeki odamın camına birisinin vurması üzerine başımı kaldırdım. Prof. Dr. Orhan Kavuncu: “Haydi gidiyoruz.” dedi. Nereye olduğunu sormadan çıktık. Mayaş’a gidiyoruz Töre için toplanıyoruz dedi.

Birlikte Mayaş’a gittik. Bizi orada Sayın Devlet Bahçeli, Rahmetli Ali Güngör ve yeni yazı heyetinin bekleyeceğini söyledi. Girdiğimiz zaman Rahmetli Ali Güngör’den başkası yoktu. Bir süre bekledik kimse gelmedi. Ali Bey toplantıyı başlattı ve Töre Dergisini artık bir edebiyat dergisi olarak çıkarmayı düşünmediklerini söyledi. Dergide birtakım başlıklar belirlemişlerdi. İktisat, Sosyoloji, Tarih vs. gibi. yani bir yarı bilimsel dergi çıkarmayı düşünüyorlardı.

Bu konudaki yazıları kimin yazacağını sordum. Bana Mümtazer Türköne, Naci Bostancı ve o kuşaktan şu anda akademisyen olan arkadaşlarımızı söyledi.

-Neden gelmediler dedim:

-Geleceklerdi ama bilmiyorum. Dedi. Ben orada:

-Dergiden edebiyatı çıkarıyorsunuz ama ben bir edebiyatçıyım beni neden çağırdınız? dedim ve arkasından:

– Tanzimat’tan beri felsefe ve fikir dergilerini bile edebiyatçıların çıkardığını söyledim ve Peyami Safa’nın çıkardığı Tük Düşüncesi Dergisini örnek verdim. Ali Güngör bunun üzerine:

– Hocam ben de sizi bunu arkadaşlara izah edin diye çağırdım dedi.

Töre dergisi Halide Nusret Zorlu Tuna’nın vefatı üzerine büyük boy olarak çıkarıldı. Sanırım bu son sayısıdır. Beni de bu özel sayıya katkı için çağırdılar. Gittim. Gençler yine Ali Bey’in yanındaydı. Konuşmalar sırasında bir ara Ali Güngör gençlerden birine:

– Git bana bir sigara al gel dedi. Kim olduğunu belirtmem doğru değil. Gençler çıktıktan sonra ben:

– Ali Bey bu gençlere böyle davranırsan bir daha gelmezler. Bunlar nitelikli çocuklar ama senin bu tavrını yanlış anlayıp gurur meselesi yaparlar dedim.

Çünkü yakından biliyordum ki sürekli bizim de her söylediğimizi sorguluyorlardı. Hatta karşı çıkıyorlardı. Nihat da bu genç grubun üzerinde çok etkiliydi.

Sonra Gazi İİBF asistan olan ismini vermenin uygun olmayacağını düşündüğüm Çankırılı bir arkadaşı ile birlikte Ütopya diye bir dergi çıkardılar. Bu gerçek bir isyanları ifade ediyordu.

Benim bir gözlemim olarak Nihat’ın bağımsız bir çizgiye kayması bu süreçlerden sonra oldu. Arkadaşlarından bir kısmı akademisyen olarak üniversitelere dağıldı. O da kendi çizgisinde ama hep sorgulayarak çizgisini buldu.

Bunu nereden anlıyorum. Alper Aksoy’un sahipliğinde çıkan “Doğuş Edebiyat Dergisi”nin bir ara yayınını üstlenmişti. Biz de o sıralar Edebiyat eleştirisi üzerine batıdaki gelişmeler üzerinde çalışıyorduk. Benimle röportaj yapmaya gelmişti.  Sanırım bu görüşmeden sonra uzun süre temasımız kesildi. Orada artık Nihat’ın dar kalıpları kırarak birçok şeyi sorguladığını gördüm. Hatta çevremizdeki birçok ağabeyden artık açıkça dert yanıyordu.

Bugün görüyoruz ki arayışlar sonucu bulduğu çizgide kararlı yürüyüşü geniş bir aydın kesiminin takdirini kazanmış… Yaşasaydı bu ülke için çok güzel şeyler yapacağından emindim. Yine de yaptıkları bu topraklar için çok önemli…  İsmi ve hatırasını saygıyla anıyorum. Yeni çağın derviş ruhlu insanı olarak anılacak.”

Levent Ünsal:

“Ertuğrul Özkök. ‘Hürriyet 25 Mart 2008 O evde neler gördüm’ yazısında şunları söyler. Seçtiğim cümleler şunlar.

“Dün Hürriyet’in birinci sayfasındaki fotoğrafı uzun uzun seyrettim. Çünkü bu fotoğrafta bir dönemin sosyolojisi yatıyor.

İlhan Selçuk, 90 metrekare bir evde oturuyor. Evin dekoru, sol taraftaki kütüphane, öndeki kilim, duvarlardaki küçük tablolar ve fotoğraflar bana, 1970’li yıllarda Ankara’da bizim çevremizdeki evleri hatırlattı. Tipik bir mütevazı Türk aydını evi. Gazeteciler, 1980’li yılların ortalarından itibaren iyi sayılabilecek paralar kazandılar. Bu fotoğrafa baktığımda, o refah artışının, en azından bu evin dekoruna yansımadığını söyleyebilirim.”

Evet yukarıda Ertuğrul Özkök’ün itirafını okuduk. Devir Turgut Özal devri. Turgut Özal, devletle cebelleşmiş, biraz hırpalanmış çoğu sol makyajlı, yazarı, kanaatçiyi, bu kez iyi paralar kazandırarak devletin kucağına oturtmuş, devletle barıştırmış ve hepsini Özal’cı yapmıştı. Alayı yeni kurulan özel TV’lerde, yazılı basında köşe başlarını tutmuş, Özal reklamcılığına soyunmuştu. Mesela bunlardan Atv Haber Dairesi Başkanı olan Ali Kırca’nın, özel sipariş ve şartname ile ABD ye sipariş ettiği ve gemi ile Türkiye’ye getirilen otomobili rıhtımda karşıladığı haberini bilirim. Diğerlerinin kimi Alaska’ya kutup ayısı avına, kimi de sürekli Paris’te kahvaltıya giderdi. Bunlar hemen özelleştirmeci oldular. Öyle baskın propaganda yapıyorlardı ki, özelleştirmeye karşı çıkan neredeyse dayak yiyordu. Sokaktaki vatandaş bile özelleştirmeyi savunur hale gelmişti. Bunlar hemen ikinci Cumhuriyetçi de oldular. Özal’ın, Baba Bush ile yanında hiç bir diplomatik görevli olmadan Camp David  te yaptıkları görüşmeden sonra, (bu görüşmenin tutanakları nerede?) Türkiye’ye döndüğünde ‘Federasyonu tartışmalıyız’ açıklamasını yaptığını hatırlıyorum. Bunlar hemen federasyoncu da oldular. ‘İkinci Cumhuriyet ve Federasyon’ size bu günleri hatırlatıyor değil mi.

Yani Türkiye’mizin suyu taaa o zamanlar ısıtılmaya başlanmıştı.

Özal’dan sonra AKP iktidarına kadar kendilerini yüksek fiyatlarla pazarlayacak alanlar bulamadılar, yine de durumu iyi idare ediyorlardı ama çoluk çocuk öyle bir lüks tüketim seviyesine, öylesine alışmışlardı ki, buna hemen bir çare bulmalıydılar.

Çok Müslüman demokrat olarak pazarladıkları AKP’nin kurulduktan yedi ay sonra iktidara gelmesinde büyük katkıları oldu. Bu arada kürt sorunu, sorunu da bütün gücüyle ülkemize abanmaya başlamıştı. AKP iktidarının ilk zamanlarında üyelerinin birinin de Kılıçdaroğlu olan TESEV vakfının iki temsilcisinin, bir TV programına çıkıp şunları söylediğini çok net hatırlıyorum. ‘Türkiye’de şehadet söyleminin abartılması ve askere giden gençlerin otogarlarda halaylarla uğurlanması, PKK savaşını körüklüyor, bunun engellenmesi gerek.’ PKK ve türevleri partiler ve Soros vakıfları bu sol makyajlı aydın müsveddesi takımına abandıkça abanıyordu ve bunlardan yüz yirmi kişiye yakını ‘Yetmez Ama Evet’ diyordu.

Suyumuz iyice ısınıyordu.

Kalan son kamu işletmeleri de ‘babalar gibi satacağız’ denilerek, haraç mezat satılıyor, köy kanunu değiştiriliyor, maden arama ve işletme ruhsatları ile yabancılar, Türkiye’miz madenlerini ve doğasını talana başlıyorlardı.

İlkel sermayenin elindeki kömür ve maden ocaklarında işçiler, ilkel çalışma ortamlarında can verip duruyordu.

Muhalif, yandaş her tv kanalında, HDP siz, şimdi de DEM siz  olmaaaaaz diyen bir alay kanaatçi peydahlanmıştı.

Suyumuz kaynamaya başlamıştı.

Önceki mektubumda Nihat Genç e hitaben şunları demiştim: “Evet sevgili Nihat Genç; Röntgen, MR, BT cihazları doku renk farklarıyla, yabancı bir oluşumu teşhis ve tespit eder ya. Siz de öyleydiniz. Daha fazlası kanserli tek bir hücreyi bile görüp, aha işte bu diye, adamın suratına çarpıp herkesin zihinsel konforunu darmaduman edip, koltuklarından fırlatıyordunuz. Bu sizin, özellikle bence yüksek zekanız, okumalarınızdan kaynaklanan bilgi birikiminizle, size has bir özellikti. Bu özelliğiniz, katıksız yurtseverliğiniz, cesaretiniz, paraya pula makama hiç değer vermeyen eyvallahsızlığınızla buluşunca, Diyojen’in fenerine dönüşüyordunuz. Herkesi ürkütüyor, korkutuyordunuz.”

Dahası var…

Hani, “derisi amma da kalın adam” derler ya. Tersine, Nihat Genç’in derisi de çok inceydi. Suyumuzun ısındığını kimse tam olarak algılayamazken, o derece derece algılıyordu ve ülkemiz adına çığlıklar atıyordu ve kimlerin kanser hücresi olduğunu da görüyor ve bunların alayına dümdüz gidiyordu. Hadise budur. Son olarak. Nihat Genç, kendini Mustafa Kemal’in sancak beyi olarak görüyor ve kendini de çok sorumlu görüyordu, Bu nedenle çok sert savaşıyordu. Acelesi vardı ve çok hızlı koşuyordu. Bu arada belki de kanserli bir hücre tespitinde yanılıyor olabilirdi. Bunlar kimse, onlar da Nihat Genç’e hakkını helal etmelidir. Çünkü bu Vatan, Nihat Genç ‘e çok şey borçludur. En azından genç nesile Vatan ve Namus kavramını aşılamıştır.”

Eşref Serdengeçti:

“Soylu kavgaların şair ruhlu asil savaşçısı Nihat Genç Ağabeyim

Kelimeler bir yumruk gibi boğazımda düğüm düğüm aldığım her nefes boğum boğum.

Can ağabeyim seninle, Türk Cumhuriyeti’nin, emperyalizme ikinci galebe çalışında kucaklaşma hayalleri kurarken, düğünümde karşılıklı harmandalı, Ege’nin yiğit efeleri endamıyla zeybek oynama düşüyle yanarken, camii imamıyla, selanı okuması için konuşan Türk genciyim.

Biz yalnız bir insanı değil şerefli Cumhuriyetin haysiyet ışığını kaybettik.

Halkın gören gözü, işiten kulağı, duyan yüreğini kaybettik.

Onurun, ahlâkın, tavizsiz yaşamanın timsali, altmış dokuzunda bir delikanlıyı kaybettik.

O, Çağımızın Namık Kemal’i, Cumhuriyetin kılıcı, Atatürk’ün askeriydi.

O, bir ağabey, O, bir ruh ve O, ete kemiğe bürünmüş bir milli vicdandı!

O, herhangi bir sıfata ihtiyacı olmadan başlı başına Nihat Genç’di!

Nihat Genç ağabeyi;

Soylu kavgaların yiğit, şair ruhlu asil savaşçısını kaybettik.

Biz, sıvasız evlerin haykırışını, hastane kapısında, hapishane kapısında kalan, yoksul Türk evladının çığlığını, hakkı yenmiş mazlumların feryadını, Bosna’da, Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Kafkasya’da insanlık kavgası verenlerin gür narasını, Musul-Kerkük hoyratlarının inlemesini kaybettik.

Namuslu bir kalem, yiğit bir vatan evladı, Türk milletinin bağrından kopup gelen hür, erkek bir ses, onurlu bir yaşam, eyvallahsız bir duruş, tavizsiz bir Atatürk ve Cumhuriyet aşkı demekti Nihat Genç.

Şimdi , Maçka’nın, Karadeniz’in yaylalarında, çay taşımaktan sinesinde urgan izi bulunan, köylerinde senin “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir” nidanla direnme azmi bulan Türk gençleri sana ağlıyor.

Şimdi, Doğu’da mavi boncuk takmış, ayağında kara lastikle, dağlarda peygamber mesleği çobanlık yapan kavruk gençlerimiz, haksızlığa karşı mücadele eden bir yiğidin yokluğunun yasında, çilekeş analar önlerine attıkları ak tülbentleri ile vatanın namusunu koruyan bir yürekli yiğidin gidişine ağıtlar yakıyor.

Şimdi, Ege’de, efeler diyarı, Cumhuriyetin incisi Türk İzmir’de, Manisa’da, Aydın’da, zeytinliklerin boynu bükük kaldı.

Şimdi, yörük çadırlarında bir samimi gülüşünün resmi asılı ama keyfiyeler yaşlı, ihtiyarlar, onlara deli çağlarını hatırlatan o davudi sesinin yokluğunda, kapkara gözlerini göklere dikmiş sana dualar okuyor.

Kemaliye’nin, Darende’nin, İsfahan’ın, Gümülcine’nin, Karabağ’ın, Laçin’in, Barum’un, Kosova’nın, Gazze’nin, Kahire’deki Türk kaldırımlarının sana selamı var ağabey.

Sen düşün dünyamızın tutkalıydın ağabeyim, biz seni kaybetmedik, her sedan da, bağrı yanık Anadolu çocuklarının hayatın misali tertemiz yüreklerine bir ok gibi saplanan, ilmek ilmek yüreklerimize işlediğin, Vatan ve Türklük aşkımıza bir düğüm atarak, kutsal aşklarımızın serencamını yaşadık.

Torosların, eğilmek nedir bilmeyen başın gibi dik başları dumanlı, ortancalar susuz, ruhlarımız huzursuz, adın geçince parlayan gözlerimiz uykusuz.

Uğurlar olsun, kabrine ömrün boyunca yaşadığın gibi dimdik gömülsen, hiçbir Allah kulunun yadırgamayacağı can ağabeyim.

Ardında, hep hayalini kurduğun Atatürk’e ve Cumhuriyete, tıpkı senin gibi son nefeslerine kadar sadık olacak gözü yaşlı, gönlü sensizlikten buruk binlerce Türk genci bırakarak gittin ağabey.

Hiçbir sermayenin satın alamayacağı, Türk köylüsünün, işçisinin, gencinin duygularına tercüman olan daima hakkı ve hakikati haykıran, bir tokat gibi zorbaların, kendilerini milletin efendisi sanan asalakların suratına çarpan küfürlerini bırakarak gittin.

Sen, vahşi kapitalizmin bağrına saplanan hançer, Sen, Türk edebiyatında kaleminle eşsiz bir nefer,

Sen, Atatürk dışında kimseden emir almayan asker,

Sen, kursağından haram lokma geçmemiş, herkesin korkup sindiği en karanlık günlerde bembeyaz doğruları ölümüne yaşayan büyük ADAM!

Emperyalizme, vahşi kapitalizme, yoksul Türk evladının hakkına el uzatmaya cüret edenlere, sırça köşklerde Türk milletine efendilik taslayan ödleklere, avukatsız insanlara zulmedenlere, çabuk pişsin diye zorbanın aşı, mazlumu, garibanı ezenlere biz de bir ömür ağız dolusu küfürler edeceğiz. Sana söz ağabeyim, ya Cumhuriyeti İlelebet Yaşatacağız, ya bu uğurda öleceğiz!

Uğurlar olsun can ağabeyim, sırdaşım, dava arkadaşım.

Sadece var olarak dahi, hiçbir kirli elin uzanmaya, pisliğini bulaştırmaya cüret edemeyeceği bir değer ifade eden, değer üretirken kendi paha biçilmez bir değer olan ağabeyim.

Yüreğinde hiç sıcaklığını kaybetmediğin imanının emrettiği cennette Hz. Muhammed’e komşu ol. İman derecesinde sadakatle bağlı olduğun Atatürk’e bizlerden selam söyle.

Büyük Türk Milletinin başı sağ olsun.

Vatan sağ olsun.

Sen artık, Yunus Emre, Pir Sultan, Namık Kemal, Mehmet Akif gibi Türk Milletinin, havasında suyunda, narasında sesinde kendini bulduğu ulvi bir Can oldun ağabey.

Ölen tendir, canlar ölmez!”

Zekiye Yaldız:

“Bilmeyen Ne Bilsin Bizi

Bilenlere Selâm Olsun

Biz dünyadan gider olduk, kalanlara selâm olsun

Bizim için hayır dua kılanlara selâm olsun

Ecel büke belimizi, söyletmeye dilimizi

Hasta iken halımızı soranlara selâm olsun

Tenim ortaya açıla, yakasız gömlek biçile

Bizi bir an veçhile yuğanlara selâm olsun

Yayıcağız kefenimiz saranlara selâm olsun

Sözdür söylenir araya, kimse döymez bu yaraya

İtip bizi makbareye koyanlara selâm olsun

Bunda hep gelenler gider, hergiz gelmez yola gider

Bizim halimizden haber soranlara selâm olsun

Âşık odur, Hakk’ı seve, Hakk derdine kıla deva

Bizim için hayır dua kılanlara selâm olsun

Miskin Yunus söyler sözü, kan yaş ile doldu gözü

Bilmeyen ne bilsin bizi, bilenler selâm olsun!

Ankara’nın en sıcak günlerinden biriydi. Önce duvar diplerinde biriken siyah karaltılar ezan sesiyle avluya yayıldılar. Safları sıklaştırmış, birbirine omuz vermiş kalabalık, dev bir elmas gibi parlıyordu. Namaz bitti, dev elmasın nemli gözleri Hakk’ın huzurunda haklarını helâl etti. Sonrası yakarış gibi bir haykırış… Dualar, tekbirler, sloganlar.

Bu cenaze anlatmak için değil de sonsuza kadar taşımak, ibret almak, ders çıkarmak için yazılabilir ancak. Çünkü gerçekten ibretlik bir olaydı. Protokolü olmayan cenazelerde, şov yoksa, görüntü verme kaygısı yoksa öyle karıncalar gibi koşup gelmez insanlar. Kocatepe Camii ki, Ankara’nın en büyük camisi ve bu devasa avluyu yürekleri Nihat abi için yanmış binlerce insan bir anda dolduruverdi. Ne şov vardı ne görünme telâşı. Kimse tabutun başından ayrılmak istemiyordu. İnandığı, asla umudumu kesmem dediği bu Türk milletinin asil çocukları ordaydı.

Arkadaşlık ettiği, iyi gününü de kötü gününü de paylaştığı insanların yanı sıra hiç tanışmadığı ama bir tripot, bir kamerayla sesini duyurduğu ve onunla birlikte zeytin ağaçlarına ağlayan, yanan ormanlarla yanan, memleketin ırmaklarında onun sözcükleriyle yıkanan, dağ başlarında onun gibi yüzlerini rüzgârlara okşatan, ruhunda sonsuzluğu, özgürlüğü hisseden, bir davaya inanan insanlar ordaydı.

Atatürk, Cumhuriyet aşkına, kanla kurulmuş vatan aşkına, sahipsiz kalmış topraklar aşkına,  meyvesiz  kirazlar, yanan zeytin aşkına, şehirlere göçüp gitmiş çocuklarının ardından beli bükülmüş yaşlılar, kentlerde işsizler ordusu kuran okumuş çocuklar aşkına, yarınlara umutla bakabilme aşkına yaralı bir ceylan gibi çığlıklar atan adamın aşkına gelmiş insanlar ordaydı.

Zeynepler, Esralar, Aytenler, Dursunlar, Temeller ordaydı. Zeynep meselâ; Aydın’dan çıkıp gelmiş. Ben diyor hiç tanışamadım. Köydeyim. Çiftçilik yapıyorum. Videoları düştü önüme. Bu adam zeytin diyor, İliç diyor, madenler diyor, bir dinleyeyim dedim. Dinleyiş o dinleyiş, bağımlısı oldum. Herkes süslü lâflar ediyor, ne dediklerini anlamıyorum. Onlar da zaten benim derdimi anlamıyor. Vefat haberini alınca benim borcum var bu adama, vefa borcum deyip çıkıp geldim diyor. Keşke bir bardak çay içebilseydim onunla. Bizim köyü anlatırdım, zeytinlerimi anlatırdım, keçilerimi anlatırdım. Sonra o anlatır, ben dinlerdim diyor. İki gözü iki çeşme.

Bir başkası diyor ki, ben onu dinleye dinleye hayatımı sorguladım. Nerdeyse uçurumun kenarındaydım, ahlâklı olmanın ne demek olduğunu anladım ve kendimi düzelttim. Hiç gelmez olur muyum?

Diğeri, benim abimdi diyor. Ne zaman görse lâf atar beni neşelendirirdi.

Her gün hikâyeler hazırlardı bize anlatmak için diyor öteki. Böyle zamanda böyle adam kaldı mı? Hikâye anlatmak dünyanın en değerli şeyi.  İnsanın içini sıcak tutan şey hikâyeler diyor.

Mezarlıkta toprağa konuluyor, toprağını gözyaşları suluyor. Az ötedeki selvilerin hışırtısı karışıyor dua seslerine.

Bosna’ya geldi, Srebrenitsa’da bizimle toplu mezarlara şehitlerimizi taşıdı, bizi anlatan en güzel yazıları yazdı diyor Bosnalı çocuk, biz nasıl gelmeyiz? Torbasında bir avuç Srebrenitsa toprağı getirmiş, mezarına serpiyorlar. Nihada’nın o kuş tüyü kadar hafif bedeninin karıştığı toprak, Nihat abinin toprağına karışıyor. İçimden mavi bir kelebek havalanıyor o anda. Havalanıp ateş dikenlerine konuyor. Diken gelip gülü kanatıyor.”

Ali Dağdelen:

“Nihat Genç Ağıdı

-Oğuz töresince-

Ey dağları aşan yürek, kuzeyin deli sesi

Yaktı gönlümüzü cumhuriyet diyen son nefesi

Ne patron yatında, ne saray sofrasında

Anadolu’dan bir yiğit, tek tabanca.

Gör zalim zaman kalemleri aldı bir boran

Yalanla donatıldı hem meydan hem ekran

Kurt Nihat çerağ gibi yandı alev alev

Anadolu’dan bir yiğit, tek tabanca.

Alevlerin üzerinde yalın ayak, beylere karşı

Ankara’ya gece çökerken sesi deliyor arşı

Eğilip bükülmez çelikten bir koca kurt

Anadolu’dan bir yiğit, tek tabanca.

Kutsal vatanımızdan esip geçtin gümbür gümbür

Toroslarda her taş seni anıyor cümbür cümbür

Niceleri düştü, sen dimdik Kemal’in evladı

Anadolu’dan bir yiğit, tek tabanca.

Rüzgar dindi şimdi, dağlar sessiz, yaylalar öksüz

Bu kahpe çağ senin gibilere nankör, türküsüz

Millet unutmaz yiğidi, unutmaz şehit dolu toprak

Anadolu’dan bir yiğit, tek tabanca.

Cayır cayır çam oldu yüreğimiz yanar hala

Çoban türküleri gibi çarpar adın yüce dağlara

Rüzgar sökemez, yağmur silemez, güneş eritemez

Sen bu milletin vicdanına dağlandın

Anadolu’dan bir yiğit, şimdi Atalarının yanında.”

Mustafa Aydın:

“Balina Düşüşünden Bir Yazarın Direnişine

Bir balina öldüğünde, devasa gövdesi sessizce okyanusun karanlıklarına iner. Bu çöküş, bir sona değil, onlarca yıl sürecek bir doğuma dönüşür. Derin denizlerde besin kaynakları son derece sınırlıdır ve bir balina düşüşü, deniz canlılarına birkaç yüzyıl yetecek kadar enerji ve besin sağlayacak bir ekosistem oluşturur.

Tıpkı o balina gibi,

Nihat Ağbi de kitapları, köşe yazılarını, konuşmalarını ve Cumhuriyeti bizlere emanet ederek fakat ‘yaşatma sözünü’ vasiyet ederek aramızdan ayrıldı. Bedeni çok sevdiği Türk toprağında ebedi huzura kavuşurken geride bıraktıkları; bizleri ve bizlerden sonra gelecek Türk evlatlarını yüzyıllarca yaşatacak bilgi ve coşkuyla doluydu.

Nihat Ağbi sadece bir yazar değildi.

O, Cumhuriyetin derinliklerde unutulmaya yüz tutmuş değerlerini yeniden yüzeye taşıyan bir kalemdi. Sözcükleriyle yalnızca konuşmadı; düşünenleri harekete geçirdi, uyuyanları uyandırdı, onurlu halkın sesini son nefesine kadar yılmadan, korkmadan haykırdı.

Kalemi artık elinde değil belki ama düşünceleri; tıpkı balinanın kemiklerinden doğan yaşam gibi, yıllar boyunca genç yüreklerde kararlı duruşuyla var olmaya devam edecek.

Kimi insanlar yaşarken iz bırakır, bazılarıysa en derinlere indikten sonra etrafında bir dünya kurar.

Nihat Ağbi, bize bu dünyayı bıraktı.

O Anadoludan doğan bir Türk jakobeniydi.

Yalnızdı çünkü hakikatin yanındaydı.

Öfkeliydi çünkü ülkenin ve halkın yarasını canınında hissediyordu.

Kararlıydı çünkü Cumhuriyet, onun için sadece bir rejim değil, bir şerefti.

Bugün, onun ardından yas tutarken, onun gibi olmak zorunda olduğumuzu da biliyoruz. Kalemini elimize almak, sözünü sürdürmek, Türk onurunu yaşatmak boynumuzun borcudur.

Nihat Ağbi derinliğe düştü ama ruhu asla karanlıkta değil. Işık oradan geliyor artık.

Ve bu ışık, yüzyıllar boyu sönmeyecek…

Son söz

Çok kez seni rüyalarımda gördüm en sonda ebediyete yürüdüğün gün. Birlikte yürürken elini omzuma atarak ağlama diyor ve öğütler veriyordun. Seninle tanışmak kısmet olmadı ağbi, ama bazı insanları fiziken tanıyamamanın verdiği eksikliği fikren tanımanın verdiği büyüklükte yaşıyorum. Çok acı olsada. Yazmak için cesaret arıyordum, yazdıklarımı okumanı bana tecrübelerinle yol göstermeni ne çok isterdim.

Ruhun şad olsun.

Hiç tanıyamadığın kardeşin”

Trabzon’da Nihat Genç için “Seni unutmayacağız” yazılı pankart asıldı:

Esra Baş Karacan:

“Bu toprakların çarpan kalbi, bağıran vicdanı, kükreyen sesi sustu… Gözlerimle görmedim ama ciğerime çöken ağırlık yalan söylemez. Toprak, yiğit istermiş… Nihat Abi’ye dikmiş gözünü uzun zamandır, aldı koynuna sonunda… Deliliğin bile onurlusu, mert olanı, adam gibi olanı vardır ya, işte o öyleydi. Sözün bittiği değil, başkalarının konuşmaktan korktuğu yerde başlardı onun cümlesi. Herkesin sustuğu yerde, o bağıra çağıra yazdı. Kalemiyle değil, yumruğuyla yazardı sanki! Kalp kırmaktan korkmazdı, çünkü kırdığı kalpler çoktan satılmışlardı!

Yalnızdı. Çünkü ‘ışığın savaşçıları’ daima yalnızdır. Kalabalığın içinde tek başına bir isyandı o.

Kimler bilirdi onu? Belki birkaç okur, birkaç sevdalı vatan evladı… Gerisi sustu, kıskandı, dışladı. “Köyün delisi” ilan etti kimi, oysa bu köyün aklı, vicdanı, en hakikatlisi olduğunu anlamaları, gerçeklerle tokat gibi yüzleşmeleri uzun sürmedi, sürmeyecek…

Memleketin ruhuna kazınmış bir öfkeydi. Sevdayla yoğrulmuş, öfkeyle pişmiş bir çığlık. Herkesin “Aman ses etmeyelim” dediği yerde, o megafon gibi girdi hayatımıza. Küfrü de şiir gibiydi hani… Onun küfrü, ağızdan değil, yürekten çıkar, gideceği yeri daima bilirdi.

Gittiğin yerde sana hesap sorulacagini hiç sanmıyorum. Çünkü sen, hesabını burada çoktan verdin. Her cümlen mahkeme gibiydi. Kim ne çaldıysa, sen yazdın. Kim ne sattıysa, sen ifşa ettin. Ve kimseden korkmadın! Çünkü senin cesaretin, bu ülkenin dağlarından geliyordu. Oysa medyanın kapılarını ardına kadar açtığı sözde muhaliflerde Ne “lan!” diyecek cesaret vardı, ne “vatan” diyecek bir kalp… Sen gittin ve biz kaldık. Mahzun, dilsiz, öksüz, biraz da sahipsiz…

Türk aydını dedin, aydının ne olduğunu senle öğrendik. Okumuş cahil sürüsünün ortasında, kitabını sırtına alıp dağ gibi yürüdün. Kimseye eyvallahın olmadı. Ne paraya, ne makama, ne alkışa… Senin tek derdin vatandı! Bayraktı! Atatürk’tü! Bu ülkenin çocuklarıydı, kadınlarıydı… Hepsine sahip çıktın. Yazılarınla, sesinle, öfkenle ve umudunu asla yitirmediğin Anadolu insanına sevginle…

Cenaze gününde oradan oraya koşuştururken yaşlı bir amca yardım etmek istedi. “Zahmet etmeyin” dedim… “Zahmet eden gitti kızım” dedi. “Zahmet eden gitti…” Elimdekileri taziyeye gelenlere dağıtırken tutamıyordum kendimi, ağlamak gibi değildi bu, başka bir boşluk, başka bir acı… Tarifi yok… O an “iyi ki tanışmamışız hiç” dedim, “iyi ki uzaktan görmüşüm, uzaktan sevmişim…”

Kiminle konuşsam şuan oldukları kişi olmalarına sen vesile olmuşsun. Kimi yazar, kimi çizer, kimi gazeteci, kimi fotoğrafçı… Sanki insanların içindeki cevheri görüp, bu yap-boz tahtasına benzeyen dünyada herkesi yerine yerleştirmekmiş görevin… Herkes yerini bilsin ki diğerlerinin de yerini bulması kolaylaşsın, büyük resim biran önce tamamlansın…

Ah be Nihat Abi… Biz daha seninle yan yana hiç gelemedik. Bir masa başında kahkahalarla gülemedik, ‘sıcak bi’şey’ler içemedik, küfrüne canlı canlı ortak olamadık… Tanışmış olsak diyorum bazen, beni sever miydi acaba?
Dünyadaki yerimi bulmam için tavsiyeler verir miydi?

Biz başımızın çaresine bakacağız. Ama bil ki… Her küfrümüz, her isyanımız sana selamdır bundan sonra. Her yazı, her söz, her direniş… Senin mirasındır!

Nurlar içinde yat, iyi ki geçtin bu dünyadan, sana çok şey borçluyuz…”

ZTP:

“Nihat Genç’i hayatımıza katan, bizleri bu cennet vatan mekanda aynı zamanda var eden, her daim doğruya sevketmesi için niyaz ettiğimiz Allah’a hamdolsun ki;

Karşılık beklemeden vatan-memleket seven, buraların kokusunu-garibanını-çimenini-denizini-yaylasını-göğünü-akşam ışığını-anne sevgisini-bağımsızlık ruhunu- geçmişine sahip çıkıp şimdisini olduğu gibi anlayıp korkusuz anlatabilen, geleceğini yol gösterdikleriyle şekillendirebilen, karşılıksız sevmenin olabileceğini, tamah etmeden durulabileceğini, yapayalnız kalınabileceğini, ama doğruluktan vazgeçmezsek yankılanabileceğimizi, birden çok olunabileceğini, bunu bize elle tutulur gözle görülür kalple duyulur halde açık açık sunan, hem gündelik hem felsefi, hem tarihsel hem bilimsel, hem estetik hem ahlaki, hem alttan hem üstten, hem nalına hem mıhına, doğru dürüst tutarlı kelamıyla sunan can Nihat Abi’nin, yedisi doldu bugün ve çok şükür belli ki her daim rahmet ve doğrulukla anılacak, ne mutlu…

Biz daha toparladık sayılmayız, ne desek anlam yitimi var, yetmiyor, kimse de Nihat Genç gibi söyleyip yazamıyor. Ben de her zamanki gibi kasılıyorum yazamıyorum, anlatamıyorum, dile dökebilmek için çırpınıyorum, yine olmadı, ama şimdi hiçbir şey dememek de olmuyor yani, ne yapalım olduğu kadar…

Bizimkiler yazılanları listeliyor sıralıyor, ben de Nihat Abi sağken (ve herzamanki gibi sapasağlamken) bir konuşmasından sonra ona şöyle yazmıştım, şimdi burada da, onun o çok sevdiğim anlamlı yüzüne söyleyebildiklerimi tekrar edeyim; çünkü
tekrar tekrar “bunları söylemek istiyorum”:

*

Nihat Abi, senin o çarparak konuşan yüreğin, bütün duygularının titreşiminden oluşan sesindir benim yüreğimi soğutan. Sesinden bize dalga dalga yayılan ‘bu da geçer, kurtuluruz elbet’dedirten; dalga dalga denize bakıp ürpertiyle karışık, derinlere dalmış düşünürken; yüzümüze sıçrayıp bizi kendimize getiren senin o bu akşamki titrek ve ne söylediğini bilen, kendinden ve vatan ve çocuk ve memleket ve anne sevgisinden emin sesindi işte. Karadeniz’in kendini anlatamayınca sinirlenip kayalara vurduğu zamanki dalgalardan sıçrayan o tertemiz serin su damlaları gibiydin. Hani o birden açan çiçek gibi, ya da bir volkanın tüfü gibi fışkıran ve ancak yüzümüzde hissedersek nerede olduğumuzu anlayacağımız o kendine gelme- bulunduğu yeri anlama hali. İşte senin o kayaya hersle, acıyla, öfkeyle, inançla, ızdırapla, metanetle ve doğrudan yana olmanın verdiği gururla, anlatmak için çırpınan o ses dalgaların, beni kendime getirdi. Baktığım memleket manzarasından, siyaset kusmuğu dinlemekten yapış yapış olmuş tiksinti duygusundan çıkarıp hüznü, umudu, temizliği, dinginliği ve ruh kabarmasını hissettirdiğin için sağ olasın. Senin memleket sevgin, ihanetlere öfken, depremden sonra öksüz kalan çocukların yavaş koşuşturmalarına ağıdın, enkaz altında kalan toplumsal yapının, devlet-birey-siyaset-memleket-rant ilişkilerindeki yozlaşmanın suratına suratına tükürmen, bizi ilginç bir şekilde serinletiyor. Memleket yangın yeriyken saçını tarayan, birbir bitlerini ayıklayan maymun işbirliğini görüp de tam kusacakken, sizleri düşününce o bulantı geçiyor, iyi hissetmek için yüzümüze tertemiz avuçlarımızdan çarptığımız su gibiydiniz abi bu akşam.
Var olun, iyi ki habu Veryansın’ı kurmuşsunuz ve alayının …a koyacak denli deli, anında görüp ilk doğru tepkiyi verecek kadar çevik ve zeki, en önemlisi de vicdanlısınız.”

Mahiye Morgül:

Koca Bir Yürekti Nihat Genç

Onunla vedalaşmaya Ankara’ya gittim, Kocatepe camii avlusunda dört bin kişiydik. Her yerden gelen gençlerle etrafını aldık.

Ailesi, kadro arkadaşları ve şarkıcı Kıraç tabutun başından hiç ayrılmadılar.

Uzaklardan koşup gelenlerden gözüme ilişen Felsefeci Şahin Filiz, Yazar Barış Doster, Yazar Suay Karaman, Yayıncı Ahmet Acar oradaydı. Eğitimde verdiğim mücadelede beni hiç yalnız bırakmayan avukatım Neslihan Özfidan da ailesiyle oradaydı. Prof.Dilek Gözütok hocam kabristanlığa gelenler arasındaydı. İzmir’den gelen CVP’li öğretmen arkadaşlarım pankartlarıyla gelmişlerdi.

Sevgili Nihat Genç koca bir yürek miras bıraktı bize. Vatanseverliğimizi tazeledi. Öteye giderken de vatanseverleri buluşturdu. Buna ihtiyacımız vardı.

Veryansın Tv internet sitesini kurdu, burada topladığı kadroyla Cumhuriyetçi Vatanseverler partisini kurdu. Veryansın tv’de canlı yayınlara katıldım, ben de sesimi daha uzaklara duyurma fırsatı buldum; Milli Eğitimin çökertilişi, Oğuzoğlu tarihi, antik şifacı analarımız gibi konularda vatanseverlere farkındalık yaratmaya çalıştım. Cenaze törenine uzaklardan gelen ve beni o yayınlardan tanıyan bir çok güzel insan benden tv programlarına devam etmemi istediler.

Eğitimde ve antik tarihimizde yapılan yanlışları halka anlatma fırsatını bana verdiği için Nihat Genç’e teşekkürüm vardı, onun için oradaydım. Çok yıllar öncesinde gitarla verdiğim konserlerden tanışırdık ve bir dönem Ulusal Kanal’ın koridorlarında selamlaşmışlığımız vardır. Konserlerimde çok severek söylediğim “Ay Laçin, Can Laçin” türküsünden etkilendiği için oğluna Laçin adını koyduğunu düşünmüşümdür. Oğlunu kendisi gibi vatansever yetiştirdi. O şimdi Veryansın tv’de vatan nöbetine devam ediyor. Şu anda sağ olsun, babasının eski ama hiç eskimeyen o programlarını yeniden yayınlıyor.

Evet, Nihat Genç yaşıyor. Kuyruğu dik tutmayı öğretti gençlere. Pes etmemeyi öğretti. Toprağı elinden alınan köylülere destek olmayı öğretti. Serkan Öz gibi, Erdem Atay gibi, Eray Çelebi gibi, Engin Balım gibi dinamik ve akıllı gençleri Veryansın Tv’de ve Cumhuriyetçi Vatanseverler Partisinde bir araya getirdi. Toprak kavgası veren köylülerin hakkını mahkemelerde gönüllü savunan genç dinamik hukukçu Av.İsmail Hakkı Atal’ı Cumhuriyetçi Vatanseverler Partisinin başına getirdi.

Biz vatan nöbeti tutuyoruz, derdi. Görevi devralacak insanlar yetiştirmekle görevliyiz. Çok uzun bir yolumuz var. Hep nöbette hep bir gözümüz açık olduğu sürece soluk almaya hakkımız var.

Sağ olsun Nihat Genç, bize vatan görevi devrederek hakka yürüdü. Işıklar içinde olsun.

Aslan yürekli Karadeniz uşağı! Bize koca bir yürek miras bıraktın. Ne büyük bir servettir böyle bir mirasa sahip olmak. Hani bizim tarihimizle baş edemeyenler var ya, işte sen de o kervana katıldın. Dirinle çok uğraştılar, susturamadılar, bakalım şimdi nasıl susturacaklar? Artık destanını yazarız Trabzon’un dağlarına!

Değerli okurlarım, ruhunuza ilaç gibi gelecek eski videolarını lütfen izleyin.

Bin yıl yaşa sevgili Nihat Genç!”

Özgür Çelik:

Yenilmez Derdin Adamı

Bazı insanlar vardır, sustuklarında ülke sessizliğe gömülür.

Bazı ölümler vardır, ölümü bile kavgaya benzer.

Nihat Genç öldü.

Ama öyle herkes gibi, sönük, silik, sessizce değil.

Yere düştü, ama o düşüş hâlâ sarsıyor bu memleketin damarlarını.

Bir çınar devrildi.

Altında gölgelenenler ya korktu, ya kıskandı, ya da hiç anlamadı.

Ama biz anladık.

Geç de olsa, sessiz de olsa, anladık.

Bu toprak onu seviyordu.

Ama o bu toprakları başka bir yerden seviyordu.

Döverek, söverek, severken kırarak…

Öyle bir sevgiydi ki bu, ne ekranlara sığdı, ne manşetlere.

Her cümlesi yumruktu, her yazısı bir öfke duasıydı.

Çünkü onun derdi büyük derdiydi.

Memleket kadardı.

Ve o derdin ağırlığını, kalemiyle, yüreğiyle, yalnızlığıyla taşıdı.

O hep bu millet için ağladı.

Şimdi bu millet onun için ağlıyor.

Ama bu gözyaşı bir yas değil.

Bu, sel olup akan bir halkın utancı, bastırılmış bir isyanın gözyaşı.

Bir tsunami gibi geliyor şimdi o gözyaşı,

onun sesini yıllarca kısmaya çalışanları, fikirlerini çarpıtanları,

o meşhur “Ama fikirlerine katılmazdım” diyenleri süpürüp geçmek için…

Ulan neye katılmadınız?

Adam onur dedi, haysiyet dedi, memleket dedi.

Siz neyine katılmadınız bunun?

Kalemle yumruk attı bu adam.

Cümleyle diz çöktürdü.

“Yazı yazmak intikam almaktır” dedi,

ve aldı da…

Kırk yılın hesabını tek bir paragrafta sordu.

Herkes bir şey olmaya çalışırken,

O, kimseye benzememeye karar verdi.

Medya büyütmedi onu, dergiler vitrin yapmadı.

O kendi kendine yazardı.

Kendi kendine savaş açtı, kendi kendine bir tarz yarattı.

Tarzı mı?

Ağzı bozuktu evet,

ama gönlü sağlamdı.

Küfrederdi, ama o küfürler içinden namus akardı.

Çünkü o, halkın dilinden yazardı.

Kaldırımlardan, dolmuşlardan, kahve köşelerinden gelen hakiki bir sesin yankısıydı.

Oturup altı ay hadis-tefsir okur, sonra çıkıp “okumuş piçler”le dövüşürdü.

Bilen bir deliydi.

Bilen ama eğilmeyen.

Sözünü esirgemeyen.

Kimseden bir şey beklemeyen.

O bir yazar değildi sadece.

O, kendi yazısının kahramanıydı.

Yazdıkları onun ikinci gövdesiydi.

O gövde şimdi toprağın altında olabilir,

ama kelimeleri hâlâ aramızda dolaşıyor.

Hâlâ kavga ediyor.

Hâlâ tokat gibi çarpıyor suratımıza.

Çünkü bu adam delikanlıydı.

Ve bu millet, delisini sever.

O delilikte hem Dede Korkut’un hikmeti, hem Köroğlu’nun isyanı, hem Lütfü Şehsuvaroğlu’nun Kafes’i vardı.

Yalnızdı.

Ama öyle bir yalnızlıktı ki bu,

kalabalıkların ortasında bile başı dik yürürdü.

Çünkü herkesin yüzüne tükürebilecek cesareti vardı.

O cesaret ki, süslü salonlardan değil,

mahallenin köşesinden gelirdi.

Türk gibi severdi, Türk gibi öfkelenirdi.

O öfke bir yıkım değil, bir inşa biçimiydi.

Yalnızdı, ama korkusuzdu.

Ve o korkusuzluk şimdi bize miras.

Nihat Abi…

Yine zor zamanlar.

Yine yalan çok, doğru az.

Yine herkes susturulmuş, korkutulmuş.

Ama senin sesin kulağımızda çınlıyor hâlâ:

“Yazacaksın ulan!”

“Yalnız kalsan da, kovulsan da, okunmasan da yazacaksın!”

Sen gittin belki ama ardında bir edebiyat bırakmadın sadece.

Bir duruş bıraktın.

Bir yüzleşme.

Bir hakikat.

Bu ülke seni unutmaz.

Ve biz, senin derdini sırtlanmaya hazırız.

Sana gözyaşı değil, yemin borçluyuz.

Senin gibi susmayacağız.

Senin gibi yazacağız.

Senin gibi yalnız,

ama şerefli kalacağız.

Eyvallah abi.

Sen gittin sandılar.

Ama asıl şimdi başlıyorsun.

Senin savaşın bitmedi.

-Tekrar tekrar TÜRK’üz diyeceğiz.

Tekrar tekrar Bağımsızlık ve tekrar tekrar Cumhuriyet diyeceğiz! Terar tekrar sizin suratınıza vuracağız..!-

Ruhun şad olsun.

Hakkını helal et.

Ve unutma…

Biz hep buradayız.”

Umut Ali Başaran:

“Ve bir adam düştü kendi göğü üzerine

Bir adam yürüyordu
gecenin ortasında
elinde bir kalem
gözlerinde memleket
sözleri
birer çakıl taşı gibi atıldı
suskun sulara
ve o suskunluklar
çırpındı uzun uzun
ama hiçbiri
bozamadı o kelimelerin cesaretini

Çünkü o adam
hiçbir zaman sıradan olmadı
bir dosya kapağında başlamadı cümleleri
bir manşetin kaygısıyla bitmedi hiçbir sözü
halk için yazdı
ama halkın bile kaldıramadığı kadar sertti bazen
yalnızdı
yalnızlığının içinde dimdikti
bir diken gibi durdu
yaranın içinde
çünkü iyileşsin istedi

Bir gün
bir hastalık geldi ansızın
kalemini değil
tenini çürüttü önce
sonra nefesini daralttı
ama o yine de yazdı
çünkü bazı insanlar
susmayı ölümden beter sayar
ve bazı nefesler
tükenmeden önce
bin gerçeği haykırır

*****

Nihat Genç
adını korkarak söyleyenler oldu
çünkü senin adında
bir “isyan” vardı
bir “başkaldırı”
bir “yeter artık”
bir “bu vatan sahipsiz” değil

Hiçbir zaman
yalnızca siyaset yazmadın
bir bakışın altına gizlenmiş ihaneti
bir suskunluğun içindeki satışı
bir el sıkışmanın arkasındaki ihaneti
çözümledin kelimelerle
hep bildik
senin öfken bizim içimize gömdüğümüz cesaretti

Şimdi bir sandal kalktı
karanlık bir kıyıdan
sessiz
saygılı
elinde bir defter
içinde yarım kalmış bir yazı
halkına son bir bakış attın belki
ben elimden geleni yaptım
dedin içinden
ve sustun

Ama o sessizlik
her gün biraz daha çoğalıyor içimizde
bir adam daha eksildi ülkede
ama binlerce vicdan
biraz daha güçlendi onunla birlikte

Ve şimdi biz
arkandan bakan çocuklarıyız kalemin
kime kızacağımızı senden öğrendik
kime selam vereceğimizi
kimin karşısında susmamamız gerektiğini

Sen gittin belki
ama o sandal
bizim kıyımıza yanaştı şimdi
kalemi biz aldık elimize
ve söz veriyoruz
yalnızca yazmayacağız
gerekirse
senin gibi yanacağız da”

Avukat Levent Temiz:

“Kalemi Kılıçtan Keskin Bir Yüreğe Veda…Büyük Türk milletinin başı sağ olsun 🇹🇷

Nihat Genç, kalemi kılıçtan keskin, vicdanı çelikten sağlam bir adamdı. Eğilip bükülmeyen, hiçbir makama, servete, güce boyun eğmeyen, bedeli ne olursa olsun hakikatin yanında duran bir yürekti. Yazdıkları, milletin vicdanından kopup gelen haykırışlardı; sözleri, susturulmak istenenlerin sesi oldu.

Ne zaman birileri emperyalizme uşaklık etmeye kalksa, ne zaman sahte kahramanlar sahneye sürülse, o her seferinde dimdik durarak en sert sözü en doğru zamanda söyledi.

Böylesi bir ömür; hakikatin, cesaretin ve halkın yanında geçen bir ömürdür. Başına gelen her şey, aslında onun ne kadar doğru bir yerde durduğunun göstergesi oldu.

Şimdi kalemi sustu belki ama ardında bıraktığı sözler, yazılar, mücadele ve onur dolu hatıralar susmayacak.

Mekânın cennet olsun Nihat ağabey…
Hakikati haykırdığın o gür ses, bu topraklarda daha çok yankılanacak.
Rabbim rahmetini esirgemesin. Milletimizin başı sağ olsun.”

Cemal Seğmen:

“Nihat Genç’e

Kabardı Karadeniz bir yaz günü
Köpürdü aklandı karası
Poyrazlar, yıldızlar, karayeller karıştı birbirine
Dolanıp dokundu fındık dallarına
Çay yapraklarından topladı yeşilleri
Umudun, yarının, yaşamın yeşilini
Keskin uğultularla dolandı durdu
İsyanın, direncin, kıvancın avazını
Bir kartal çığlığında taşıdı
Uçtu çırptı kanatlarını
O’nun sesinin yettiği güzel gönüllere
Sonra sessizce kondu Ankara kalesine
Karalar bağladı “Aslanlı Yol”
Kan ağladı İlk Meclis
Yas tuttu Kızılay
Ayağa kalktı Kocatepe
Erken oldu bu yiğidin vedası
Karanlıkların, puştlukların,
Kahpeliklerin kol gezdiği günlerde
Kaya gibi tunç gibi bir yiğidi
Kurban verdik bu yiğidi
Yoksulluğumuza,
Suskunluğumuza,
Kimsesizliğimize…”

Prof. Dr. Erdem Özdemir:

İlişkili Haber
thumbnail

Türk jakobeni, Kemalist, devrimci Nihat Genç

Haberi görüntüle
İlişkili Haber
thumbnail

Nihat Genç’in Veryansın Tv çalışanlarına bıraktığı miras

Haberi görüntüle
İlişkili Haber
thumbnail

Nihat Genç’e mektuplar

Haberi görüntüle

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

  1. Hey gidi Nihat bir bilsen neler oluyor her yer ve içimiz yanıyor, akan pisliğe lağım demek az geliyor,bu gidişat gidiş değil,ölenin haddi hesabi yok, yüzsüzler ceketle geziyor..

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!