Türkiye’nin jeopolitik kuşatılmışlığının ekonomi politiği

Savunma Yönetimi Uzmanı Dr. Fikret Bayır yazdı...

Türkiye’nin jeopolitik kuşatılmışlığının ekonomi politiği

Türkiye ve çevresinde yoğun bir jeopolitik hareketlilik var.

ABD’nin yeni başkanı Biden, 19 Şubat 2021’de yapılan Dünya Güvenlik Konferansında (Münih), ABD’nin yeniden “küresel politikalara” dönüş yaptığını açıkladı. Biden, Transatlantik İttifakını zayıflatmaya çalışan Rusya’nın öncelikli tehdit olarak algılandığını, Çin ile ise uzun vadeli stratejik bir rekabete girilmesi gerektiğini ifade etti.

Biden, Avrupa Birliği ve NATO içindeki ülkeleri, “Transatlantik İttifakı” kapsamında toparlamak ve Rusya-Çin ekseninin oluşturduğu “Asya-Pasifik İttifakı”na karşı konumlamak istemektedir.

Biden’ın ortaya koymuş olduğu jeopolitik resim, Dünya’nın yeniden iki kutba bölündüğünü göstermektedir. Kökeninde ekonomik rekabetin olduğu bu kutuplaşma, yer yer düşük seviyeli Vekâlet Savaşları ile şekillenmektedir.

Oluşan yeni güvenlik resminde Türkiye, coğrafi olarak, her iki ittifakın arasında kalmaktadır.

ABD, Türkiye’nin NATO üyesi olarak, Avrasya’da bölgesel ittifaklar sistemine yaklaşmamasını ve S-400 sistemlerini çöpe atmasını istemektedir.

Ancak ABD’nin bölgede izlediği politikalar ve askeri tertiplenmesi, Türkiye’nin ulusal güvenliğine tehditler oluşturmaya devam etmektedir.

2019 NATO Liderler Zirvesinde “Baltık Savunma Planı” konusundaki vetosunu kaldıran Türkiye, YPG/PYD’nin terör örgütü olarak kabul edilmesini sağlayamamıştır.

Hatta YPG/PYG terör örgütü, ABD tarafından açıkça desteklenmeye devam etmektedir. ABD’nin sağladığı destek ile bu yapının 130.000 kişilik bir orduya dönüştüğüne dair haberler medyada yer almaktadır.

Son NATO zirvesinde, NATO’nun Irak’taki askeri varlığının arttırılması kararlaştırılmıştır. Bu gücün çoğunluğunun ABD askerlerinden oluşacağı bilinmektedir.

ABD’nin Suriye’de, yeni askeri üsler oluşturma faaliyetleri artış göstermektedir. Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtını takip eden süreçte, kuvvetlerini güneyde Deyrizor bölgesine kaydıran ABD, buradaki petrol kuyularına el koymuş ve bu kuyuların işletilmesini YPG/PYD’ye vermişti. ABD bu bölgedeki petrol sahalarının güvenliğini sağlamak ve Irak üzerinden yasadışı geçişleri güvence altına almak için Ayn Divar (Çavuşköy), Tel-Alu, ve el-Malikiye’de askeri üsler, el-Ömer bölgesinde ise bir hava üssü oluşturmaya devam etmektedir.

Diğer yanda ABD, Girit Suda üssündeki askeri varlığını takviye etmiştir. İsrail ve ABD’nin Girit’e kurduğu radar sistemlerinin, Doğu Akdeniz ve kuzeyde Adalar Denizindeki deniz/hava trafiğini takip ve kaydedeceği dikkate alınmalıdır.

ABD’nin Yunanistan ile yaptığı askeri antlaşmalar çerçevesinde, Larissa ve Dedeağaç üs bölgelerini geliştirmekte olduğu, açık kaynaklarda yer almaktadır.

ABD, Yunanistan ile 12-15 Ocak 2020 tarihinde, Batı Trakya’da yaptığı tatbikata ilave olarak şimdi “Defender Europe 21” tatbikatı için Dedeağaç’a ciddi ölçekte askeri yığınak yapmıştır.

ABD’nin Bulgaristan ve Romanya’daki askeri varlığı da dikkate alındığında, tek hedefin Rusya olmadığı, Türkiye’nin askeri anlamda “Irak’tan-Romanya’ya kadar çevrelendiği” ve üzerindeki baskının artmakta olduğu anlaşılmaktadır.

ABD-AB baskıları ile Doğu Akdeniz’deki araştırma gemilerini çeken Türkiye, Yunanistan ile tekrar istikşâfi görüşmelere başlarken, Yunanistan ve destekçileri bölgede askeri varlık ve tatbikatlarına devam etmektedirler.

En son olarak; Fransa’dan sonra İngiltere’nin de bölgeye Kraliçe Elizabet uçak gemisini göndereceği ve bir tatbikata katılacağı Yunan medyasında yer almıştır.

Oluşan bu jeopolitik resim ve hareketliliği, ekonomi-politikten (ekopolitik) ayrı düşünmek olanaksızdır.

Bu günkü ekopolitik durumu tanımlamadan önce, klasik örnek haline gelen bir tarihi vakayı hatırlamak faydalı olacaktır.

İngiltere 1853-1856 Kırım Harbine başladığında, harbin finansmanı için ek vergilendirme yapmış ve tahvil ihraç ederek iç borçlanma yoluna gitmişti. Savaşın gelişen aşamalarında, kötü hava koşulları nedeniyle, askerinin iaşesi ve hayvanların samanını ikmal edememiş ve Osmanlı’dan dış yardım almıştı.

İngiltere bu savaşta Almanya, İsviçre ve Sardunya’dan paralı asker de temin etmiş ve dış tedarik maliyeti çok yükselmişti. Ancak parası Pound “uluslararası rezerv para” olan İngiltere, hem savaşta Rusya’yı yenmiş ve hem de savaşın finansal maliyetini zorlanmadan karşılamıştır.

Aynı savaşta İngiltere ile müttefik olan Osmanlı devleti, altın ve döviz rezervleri yetersiz olduğu için, yüklüce dış borç almış ve savaş sonrası devletin maliyesi belirgin oranda çökmeye başlamıştır.

Kırım harbinde jeopolitik ve ekopolitik konuları ustaca yöneten İngiltere için, II. Dünya Savaşı ibret alınacak derslerle doludur.

Savaş öncesi altın ve döviz (ABD Doları) rezervlerini yükselterek hazırlık yapan İngiltere, savaşın ilk yıllarında ek vergilendirme ve iç borçlanma ile gelirlerini arttırmaya gayret etmiştir. Ancak Almanya ile baş edebilmek için dış alım ihtiyacı artan İngiltere, ABD ile “Kiralama-Ödünç Verme Antlaşmaları (Lend and Lease Accords)” yapmıştır. Zira I. Dünya Savaşından sonra İngiliz parası Pound artık “uluslararası rezerv para” olma özelliğini yitirmiş ve yerini ABD dolarına terk etmiştir.

Almanya’nın hava taarruzları ile İngiltere’de oluşturduğu büyük yıkım ve savaşın yüksek temposu, İngiltere’nin tüm kaynaklarını tüketmiştir. Savaş sonunda toplanan Quebec konferansında İngiltere, ABD yardımının “savaş sonrası onarım ve toparlanma” döneminde de devam etmesi için adeta yalvarmıştır. Oysa ABD için mesela artık “ticari” bir konudur ve “Bretton Woods” sürecinde, Avrupa’da dolar hegemonyası başlarken, İngiltere’nin devasa borçları ödeme takvimine bağlanmıştır.

İngiltere II. Dünya Savaşında, ABD’den aldığı dış yardım ile hem ekonomik olarak ve hem de siyasi anlamdaki özerkliğini büyük ölçüde yitirmişti. Savaştan galip çıkmış ama sonraki 50 yıl boyunca ABD’ye borçlarını ödemiştir (son ödemeyi 2006 tarihinde yapmıştır). Yani İngiltere, II. Dünya Harbinde muharebeleri kazanmış ama takip eden dönemde “barışı” kaybetmişti.

İngiltere’nin Kırım ve II. Dünya Savaşlarındaki ekonomi-politiği, önemli dersler içermektedir.

Yeterli düzeyde “döviz ve altın rezervi” biriktiremeyen ve parası “uluslar arası rezerv para” olmayan devletlerin, sorunları (uzun vadeye yayılmış) askeri yöntemlerle çözmek konusunu, iyi hesap etmeleri ve çok dikkatli olmaları gerekmektedir.

Bu hususu hem Türkiye ve hem de parası rezerv para olmayan ve ekonomisi zorluklar yaşayan bölge ülkelerinin, dikkatle değerlendirmesi gerekmektedir.

Yunanistan I. Dünya Savaşında da, İngiltere ve Batı devletlerinin teşvik ve kışkırtmaları ile “Küçük Asya Seferine” çıkma hatasına düşmüştü. Bugün de, Yunan yöneticilerin aynı heyecan ve hata içinde oldukları görünmektedir. Zira Yunanistan’ın sürekli yükseltmeye çalıştığı askeri gerginlik ve Türkiye ile gireceği askeri rekabetin sonu, kendileri için, askeri ve ekonomik olarak yıkım olabilecektir.

Diğer yanda Türkiye, ekonomik olarak, kırılgan bir durumdadır. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) döviz rezervleri tamamen erimiş bir haldedir. TCMB Uluslararası Rezervler ve Döviz Likiditesi bilançosuna göre, Ocak 2021 tarihi itibariyle, döviz rezervi 95.675 milyar dolar, yükümlülükler ise 137.268 milyar dolardır (açık: 41.593 milyar dolar). Buna rağmen döviz kurlarında istikrar sağlanamamaktadır.

Türkiye’nin parası uluslararası rezerv para değildir. Dış borç kredibilitesi düşüktür.

Türk Lirasına olan güven, yurt içinde de düşüktür. TCMB verilerine göre, bankalardaki mevduatın % 53’ü döviz hesabındadır.

Faizler yatırım yapılabilecek düzeye indirilememiştir. Faizlerin yükselmesi ile yabancı yatırımcılar, “portföy yatırımı” şeklinde piyasa yeniden girmiştir. 15 Kasım 2020’den günümüze kadar geçen yaklaşık üç aylık sürede, 30 milyar dolar düzeyinde portföy yatırımı girişi vardır. Aynı yabancı yatırımcının, 2020 yılı 20 Ocak-20 Mart arasındaki sürede, neredeyse tamamen çıktığına dikkat etmek gerekir.

Son iki yılda, “bütçe açığında” belirgin bir artma meydana gelmiştir. Hazine ve Maliye Bakanlığı (HMB) “Bütçe Dengesi” verilerine göre, 2017’de gerçekleşen bütçe açığı 49,3 Milyar TL (GSYH oranı: -% 1,58), 2019’da gerçekleşen bütçe açığı 126,2 milyar TL’dir (GSYH oranı - % 2,92). Yani sadece iki yılda bütçe açığı iki kat artmıştır.

HMB verilerine göre, dış borç stoku, 2015 yılı 2. çeyrek döneminden beri 400 milyar doların üstünde seyretmektedir. Covid-19 salgınının etkisinden arındırmak için, 2020 yılı 1. çeyrek itibariyle Brüt Dış Borç Stoku (TCMB ve Bankalar dahil) 429,5 milyar dolardır. Bu borç stoku GSYH’nin % 55,7’sine denk gelmektedir.

HMB verilerine göre, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) 2014 yılında 939,9 milyar dolar olarak gerçekleşmiş ve sonraki yıllarda azalan bir seyir izlemiştir. 2019 yılı itibariyle GSYH 760,7 milyar dolardır. Tarım dışı işsizlik oranı 2014’de % 12 iken, sonraki yıllarda artmış ve 2019 itibariyle %16 olmuştur.

HMB verilerine göre ortalama enflasyon (TÜFE + ÜFE/2) 2015 yılında % 7 seviyesinde iken, 2018’de % 27, 2019’da ise % 9,6 seviyelerindedir.

Covid-19 salgını, yukarıda sunulan ekonomik tabloyu daha da kötüleştirmiştir.

Gelinen aşamada, Türkiye ekonomisi; parasının uluslararası rezerv para olmamasına ilave olarak, artan dış borç, bütçe açığı, işsizlik, enflasyon ve faiz oranları gibi makro-ekonomik göstergelerde sorunludur.

Bir ülkenin askeri gücü, ancak sağlam bir ekonomik güç ile destekleniyorsa anlamlıdır. Başka bir ifadeyle, siyasi/askeri gerginlik aşaması veya askeri operasyonlarda, askerin sahada ne kadar ilerleyebileceğini ekonomik güç belirler.

Askeri güç, benzer şekilde, ancak ekonomik güç ile birlikte “caydırıcılık” sağlayabilir.

Uzun dönemdir; Adalar Denizi’nde, Lozan Antlaşmasına göre silahsız statüde olması gereken adaların Yunanistan tarafından işgal edilmesi ve son zamanlarda bu yöndeki girişimlerin artması, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirliği gibi ülkelerin, İsrail ve Yunanistan ile birlikte, başta Doğu Akdeniz meselesi olmak üzere, Türkiye karşısında birleşmeleri, Türkiye’nin zayıflayan ekopolitiğinin ve caydırıcılığının bir sonucudur.

Milli ekonomik gücün dışına çıkıp, dış finansman desteği ile yapılacak askeri operasyonların siyasi özerkliği azaltması ve ekonomik maliyeti hatırda tutulmalıdır.

Bu bölgede mevcut sorunların askeri bir çatışmaya evrilmesi, çatışan tarafların tamamını ekopolitik olarak ABD ve AB’ye karşı hassas bir hale getirebilir. Daha açık bir ifadeyle, bölgedeki muhtemel bir askeri çatışmanın galibi, II. Dünya Savaşına benzer şekilde, ABD/AB olabilecektir.

Türkiye için, mevcut durumda, iki çözüm yolu bulunmaktadır.

Ya bölgede “rekabetçi” politika izlemeye devam edecek ve bu kapsamda kısa sürede ekonomisini güçlendirip ekopolitik konumu lehine çevirecek, ya da “iş birliği” politikalarına yönelecek ve bu kapsamda Türkiye için hayati önem taşıyan iki konuda (Suriye kuzeyi bölgesinde bir terör koridoru oluşumuna engel olma ve Mavi Vatan’daki ekonomik hakların savunulması) acilen Suriye ve Mısır ile diplomatik/siyasi ittifak tesis edecektir.

Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesi ve bu ülkenin toprak/siyasi bütünlüğü amaçlı politika; sadece terör koridorunu engellemekle kalmayacak, on yıldır memleketimizde büyük ekonomik külfetlerle misafir ettiğimiz Suriyelilerin, ülkelerine dönmelerine olanak sağlayabilecektir.

Mısır ile işbirliği, sadece “Doğu Akdeniz” ve “Mavi Vatan” meselelerinde elimizi rahatlatmayacak, Ortadoğu’da jeopolitik güç dengelerini yeniden düzenleyip, Yunanistan’ı yalnızlaştırabilecektir.

Sonuç olarak, jeopolitik meseleleri, ekopolitikten ayırmak mümkün değildir.

Bu konuda, kişisel hırs ve ideolojik farklılıkların, tarihsel hatalara dönüşmemesine dikkat etmek gerekmektedir.