Ülkemizde siyasal partilerin ölümcül hastalığı üzerine- 2

Bahir Oltulu yazdı...

Ülkemizde siyasal partilerin ölümcül hastalığı üzerine- 2

Cumhuriyet dönemi sonrası önde gelen siyasal partileri.

Kurtuluş savaşımızın başlangıcında da ülkemizin karşılaştığı sorun yine yabancı bir devletin denetimi altına girip girmemesi konusu idi. O günün deyişi ile manda! O günlerde bu işe doğal aday olası emperyalist iki ülkeden biri İngiltere diğeri ise Amerika Birleşik Devletleri idi. İstanbul’dan kongreye katılmak için gelenler arasında mandayı savunan çok güçlü isimler vardı. Buna karşılık Mustafa Kemal Paşa Sivas Kongresi’nde bu sorunu mandanın reddi yönünde ustaca ve geri dönülmez bir şekilde çözmeyi bilmiştir.

Gerçekte ülkemizde cumhuriyetimizin resmi kuruluş tarihi olan 29 Ekim 1923’ü değil de, pekâlâ fiili kuruluş tarihi olarak sayabileceğimiz 20 Nisan 1920 tarihini esas alacak olursak; cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın dönemin tek partisi olarak tasarlayıp başkanlığını üslenerek fiilen kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin varlık nedenini ve anlamını kurucusunun iradesi çerçevesinde irdeleyip anlamaya çalışabiliriz. Gazi Mustafa Kemal Paşa CHP’yi kendi liderliği altında sarsılmaz bir Müdâfaa-i Hukuk ( hakların savunulması ) düşüncesi ekseninde ve hiç kuşkusuz ülkemizde yapmayı düşündüğü devrimlerin partisi olarak tasarlayıp kurmuştur. Dolayısıyla konumuz bağlamında o günkü CHP ülkemizin çıkarlarını kıskanç bir şekilde koruyup kollayan bir liderin o zamanki emperyalist ülkelerin hiç biri ile değil mandaterlik, o ülkenin dış politikada suyuna gitme yönünde bile bir ilişkiyi kesinlikle reddeden bir anlayışın savunucusu idi. SSCB’nin kurtuluş savaşımız sırasında ülkemize yaptığı yardımlar herhangi bir siyasal ödün şartına bağlı değildi. Zaten dünyanın o zamanki toplu durumu nedeniyle ülkemizin kurtuluş savaşını kazanamaması hâlinde 1918 – 1922 tarihleri arasında büyük bir iç savaş yaşayan SSCB’nin de varlığını devam ettirebilmesi imkansız görünüyordu. İki ülke karşılıklı işbirliği çerçevesinde doğudaki Kafkas sorununu da çözerek emperyalist İngiltere’nin hem Türkiye hem de SSCB için Asya’nın kapısını iki ülkeye de kapatmasının önüne geçmişlerdi. Gazi Mustafa Kemal Paşa kuzey komşumuz ile kurtuluştan sonraki dönemde de ilişkilerini bağımsızlık çerçevesinde sürdürerek önce 25 yıllık ‘Dostluk ve Saldırmazlık Anlaşması’ imzalamış, arkasından da şartların uygun olduğunu değerlendirdiği, ikinci dünya savaşının ufukta göründüğü 1936 yılında SSCB’nin de desteğini sağlayarak ‘Montrö Anlaşması’ ile boğazlardaki egemenliğimizi eksiksiz olarak sağlamayı bilmiştir. Aynı zamanda CHP’nin Genel Başkanı da olan cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’nın dış ilişkilerde uyguladığı bağımsızlık politikası kendisini kaybedişimizin hemen ardından patlayan ikinci dünya savaşı sürecinde de devam etmiştir diyebiliriz.

İkinci dünya savaşı sonrasında savaşın iki büyük kazananı olan ABD ve SSCB liderlerinin dünya paylaşımı olarak ta adlandırabileceğimiz ‘Yalta Konferansı’ sonrasında ülkemiz ABD emperyalizminin etki alanı içerisinde kalmıştır. O sırada Türkiye’deki tek parti düzeni içerisinde CHP iktidarı devam etmektedir. Ancak savaş sonrası koşullarında tarihsel kişiliği nedeniyle İsmet İnönü partinin tek hâkimi konumunda idi. CHP içerisinde İsmet İnönü’ye karşıt görüşte olup ona rakip olabilecek güçte bir lider adayı ve onun etrafında kümelenmiş ve partide hakimiyet sağlayabilecek nitelikte siyasi kimlikleri güçlü bir grubun ortada olmayışı ve SSCB lideri Stalin’in boğazlar üzerinde denetim hakkı ve doğuda bazı toprak talepleri nedeniyle ülkemiz kendini bir anda ABD denetimi altında bulmuştur. CHP genel başkanı ve cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü sonraki yıllarda bu konuda şöyle söyleyecektir. “Amerika’nın mesuliyetine inanıyordum. Bunun cezasını çekiyorum.” (Milliyet, 16 Nisan 1964) Bu denetim CHP’nin 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’ye yenilerek iktidarı kaybetmesi sonrasında Kore’ye ABD’nin yanında savaşmak üzere 5000 kişilik bir askeri birlik gönderilmesi ve sonrasında da NATO’ya girmek suretiyle tek yanlı olarak ABD emperyalizmine bağlanma sürecine dek varmıştır.

Demokrat Partinin iktidarı yitirmesine neden olan 1960 devrimi sonrasında devam eden NATO bağlaşıklığı 12 Mart 1971 ara rejim dönemi ve sonrasında yaşadığımız 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile katmerli bir hal almıştır. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; 1974 yılındaki Kıbrıs çıkarması parantezini bir yana bırakacak olursak bu güne dek gelen süreçte 1965 seçimleri ile TBMM’ye giren Mehmet Ali Aybar liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi hariç olmak kaydıyla TBMM’de temsil edilen iktidar ve muhalefet partilerinin hemen hiç biri ABD önderliğindeki NATO sultasına açıkça karşı çıkma cesaretini gösterememiştir.

Ülkemizde 2001 yılında ortaya çıkan ekonomik kriz sonrasında 2002 yılı Kasım ayında seçimler yapılmış ve AKP tek başına iktidara gelmiştir. AKP’nin iktidara gelişi de gerek AB gerekse ABD’nin istediği bir sonuçtur. Çünkü adı geçen parti o dönemde ABD’nin istekleri doğrultusunda dış politika ilkeleri benimsemiş görünüyordu. Ancak ABD’nin Irak’a askeri olarak fiilen müdahale edeceğinin belli olması sürecinde; ülkemiz topraklarının kullanmasına dönük istek TBMM’de oylanmış; CHP’li üyelerin yanı sıra AKP’nin yaklaşık 100 milletvekilinin de katılımı ile bu teskere reddedilmiştir. Bu reddediş ülkemiz açısından Kıbrıs çıkarması kadar önemli bir olaydı. 2003 tarihli teskerenin reddedilişi sonrasında ABD ortaya çıkan sonuçtan kendince TSK yönetimini sorumlu tutarak bazı yurtiçi operasyonların önünü açarak yurtsever subayları ordudan tasfiye etmiş, o zamanki yargı süreciyle hapse atmıştır. Ayrıca teskerenin reddinden sorumlu tuttuğu CHP genel başkanı sayın Deniz Baykal bir tertiple görevinden istifa ettirilmiş ve yerine bugüne dek AB-ABD çizgisinde politika yürüten Sayın Kemal Kılıçdaroğlu CHP genel başkanı seçilmiştir.

15 Temmuz 2016’da bütün halkın darbe karşıtı asker ve polis güçleri ile birlikte el ele vermesi ile ABD güdümlü darbe girişimi bir gecede bastırılmıştır. Bu darbe girişimi sonrasında AKP ve bağlaşığı MHP ve parlamentoda yer almayan Vatan Partisi dış politikada ülke gerçekleri doğrultusunda AB-ABD emperyalizmine karşı duruş sergileyen ‘Vatan Savunması’ olarak tanımlanabilecek bir tavır takınarak politikalarını ona göre şekillendirmişlerdir. Muhalif partiler ise kendi aralarında iktidara karşı YCHP-İP-HDP birlikte bir blok oluşturmuşlardır. Bloğun kanatlarından biri olan HDP’nin; etnik bölücü PKK’nın meclisteki temsilcisi olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. İktidara karşı olan YCHP-İP-HDP bloğu gerek AB gerekse ABD yönetimi tarafından desteklenmekte; bununla yetinilmeyip ABD başkanı Biden’ın ağzından bu grubun desteklenerek seçim yoluyla iktidara getirilmesi arzu edilmektedir.  

Sonuç olarak; ülkemizde kurulu olan ya da gelecekte kurulacak olan siyasal partilerin ülkemiz çıkarlarını en önde tutarak siyaset yapmaları üzerine etraflıca düşünmeli ve bu konuda gerçekçi çözümler üretmeliyiz. Hiçbir zaman unutmamalıyız ki; emperyalizm kendisine bağlı ülkelerde yine kendisine bağlı siyasal partiler ve o partileri yönetir görünen kişiler arar. Bir ülke için emperyalizmin emrine girmiş iktidar yada muhalefetteki parti yönetimi kadar zararlı unsur olamaz. Çünkü halkın karşısına çıktıklarında sûreti haktan görünüp gerçekte emperyalizme hizmet verdikleri için sokaktaki vatandaş nezdinde makbul siyaset erbâbı olarak görülmeleri ve öyle değerlendirilmeleri doğal karşılanır. Ülkemiz yüz yıllık cumhuriyet tarihinde bu tür parti yönetimlerinden çok zarar görmüş, hâlen de zarar görmeye devam etmektedir. İsmet İnönü 1964 yılındaki başbakanlığı sırasında meydana gelen bir olay nedeniyle sonraki tarihte yaptığı bir konuşmasında “Bir görev veriyorum, neticesini memurumdan önce Amerikan sefirinden öğreniyorum!” demiştir. Bu onurlu asker ve devlet adamı bu sözleriyle ülkemizin geleceği konusundaki endişelerini dile getirerek sonraki kuşaklara olacakları haber vermiştir.