Yangın

Zekiye Yaldız yazdı...

Yangın

“Eylen yolcum eylen bir su vereyim

Susuz çöller aşmadın mı yaralı

Hüseynim cemali vardır yüzünde

Beni mahrum etme  dost ellerinden, şah yollarından

Sana gelen oklar sinemi deldi

Bak ben de susuzum o günden beri.” diyor türkü. Ülkemizin Kerbelâ’ya döndüğü bugünlerde,  ciğerimizi delen yangınlar, ağıtlarla bin yıl geçse de aynı acıyı çağıyor. Tanrı’dan ateşi çalan Prometheus,  zincirinden boşalmış gibi sağa sola çaldığı alevleri saçıyor. Keşke aydınlanmasaydık bu kadar. Otomatik fidan dikme makinalarımız yerine sincaplar yapıyordu o işİ. Keşke biz hiç dokunmasaydık doğaya da,  gezegenin bir kuytusuna her an gideceğimizi bilen bir misafir gibi ilişseydik. Ev sahibinin evini kirletmekten ar eden bir misafir olsaydık  bu güzelim,  bu zalim, bu geçici dünyada.

Cehennemin kapıları açılmışçasına alevlerin yükseldiği günlerin dokuzuncusundayız. Panik, korku, çığlık yerini yavaş yavaş kabullenişe bırakıyor. Herkes kendi meşrebince yangına karşı bir ses çıkarıyor. Kızgın sözler, dev alevlere katılarak yangını daha da körüklüyor.  Gezegeni paylaştığımız diğer canlıların kurtarılma, soğutulma, sulanma fotoğraflarına baktığımızda insanlığı yine insanın merhameti kurtarabilirmiş gibi bir umut yeşeriyor. Rüzgarın marifetiyle devleşen alevlerin küle döndürdüğü ormanlardan kaçmaya çalışan sincaplar, keçiler, inekler, uçmaya çalışan kanatları alevden kuşlar böğrümüzün altında yanmadık tek bir hücre bırakmadı. Milyonlarca insan, toplayıp bir tankere doldursak cehennemi kurutacak kadar gözyaşı akıttık. Sabah uyandığımızda yeni bir yerin yanma haberini alma korkusuyla uyumayı ar sayıyoruz. Gerçi gözyaşlarımız, göğüslerimizdeki nârı bile söndüremiyor ama bir umut işte, en azından arımızı korur da yarın mahşerde, “Biz yanarken ne yapıyordunuz?” diye küsülü bakan yoksul ve yanık yüzlere utandığımızın şahitliğini yapar.

Çocukluğunu, gençliğini, anılarını, geleceğini, umutlarını bir avuç kül olarak ardında bırakıp giden adamın ekrandaki yüzüne bakabilenlerden değilim ben. Çeyiz sandıklarında sepya düğün fotoğrafları yanan, göz nuru kaneviçe örtüleri, kök boyasıyla boyanmış nakışlı çorapları, iğne oyalı yazmaları yanmış kadınların, tülermiş belikli kız çocuklarının, başı kınalı türkmen analarının,  güneş yanığı bacakları yangına su taşırken parçalanmış delikanlıların, tankerleri hortumundan tutup cepheye cephane taşır gibi yiğitçe taşıyan genç kızların yüzlerine bakabilecek kadar cesur değilim.

Hamasetine, ideolojisine, demogojisine tükürmek istiyorum konudan sapanların, kendini her türlü durumda ak pak bir yerde konumlandırıp hiç suçu yokmuş gibi kurum kurum kurulanların… Hepimiz suçluyuz! Ne zaman bir ormana gidip şöyle uzaktan denize bakmak istesem, bütün manzara teraslarının daha önce keşfedildiğine ve gübrelik yapıldığına tanık oluyorum. Öyle bir keşfedilmiş ki, her yer pet şişe, bira şişesi, çöp, atık, poşet, sigara izmariti… Kıçını koyacak bir oturumluk yer bulamıyorsun manzaralı yerlerde. Domuz izleri bile bizim izlerimiz kadar leş değil. Ağaçların diplerini eşeleyip yiyeceklerini çıkarıp geçiyor domuzlar. Biz bizden sonrası tufan diyerek Moğollar gibi talan etmeden bırakmıyoruz hiçbir yeri.

Sarı Keçililer, Kara Keçililer, Türkmenler, Tahtacılar… Kona göçe memleketin dağlarından başka bir yere sığamayan, ayıyı, kurdu, çocuğu, ağacı yılanı ve toprağı birbirinden ayırd etmeden sevenlerin ocaklarına ateş düştü bugün. Devlet’ine nasıl yük olunacağını bile bilmeyen çam balıyla, odunculukla, hayvancılıkla, geçinenlerin kaderinde şimdi yeniden göçmek var. Göçebilecekleri orman kaldıysa! Toroslar da tüten bacaları söndürmemek adına, insanlık adına, gelecek adına türlerimizin yok olmaması adına yörüklerin  yurtlarını yeniden yeşertmeliyiz. Kalenderlik, tok gözlülük, kanaatkarlık gibi insani bir takım melekelerinizi unuttuğumuzda bir yörük köyünde ya da yaylada bulabilirdik kaybettiklerimizi. Ceplerinde elma, armut kurusu, bir avuç ada çayı, biraz kekikle dağlarda dolaşır, toprağın dağın onlara öğrettiği bilgeliği, sevme halini fark etmeden oğlağına, kuzusuna coşkuyla, aşkla seslenişinde biz de sevmeyi öğrenir ya da hatırlardık. Yanan insanlığımız derken hamaset olsun diye söylenmiyor o laflar. Şehrin insanı insan olduğunu, doğanın bir parçası olduğunu bir avuç park çiminde arıyor olmazdı öyle olmasaydı.

İnsan herhangi bir uzun soluklu eylemde başlangıçta durduğu yeri unutma meylinde oluyor. Çünkü acılar karşısında dayanıksızdır insan. Hem, kendi kederleri olmadığında başkası için gayret dilemek, iş tarif etmek en kolayı…  Bir an önce sevince, umuda ulaşmak istiyor. Şimdi bu yangında çaresizlikle bir şey yapma telaşında olanlar bir süre sonra yerlerine çekilecek ve oralar sahipsiz kalacak. Ya bir başka felaket konuşuluyor olacak ya da saçma sapan yeni bir kapışma teorisi… Öyle olmasın! Toprağını sevme aşkının zevki, oğlağına sarılmak, kekik toplamak olan insanların giydikleri bu ateşten gömleği ne pahasına olursa olsun serin ketenler haline getirmek boynumuzun borcudur.