Yargı reformuna gerçekten ihtiyaç var mı?

Av. Güven ŞAĞBAN yazdı...

Yargı reformuna gerçekten ihtiyaç var mı?

Son dönemdeki açıklamalara ve toplum içerisinde yaptığımız gözlemlere baktığımızda; Cumhurbaşkanlığı, İktidar Partileri, Muhalefet Partileri, Medya, Sivil Toplum Örgütleri, Barolar, Hakimler, Savcılar, Avukatlar ve sokaktaki vatandaş, yani ülkenin neredeyse tamamı adaletten şikayetçi.

Yasalar, içtihatlar, mevzuat, hakimler, savcılar, avukatlar, adalet sarayları ve mahkemeler var; ama herkes için adalet yok! Peki sorun nerede? Niçin herkes adaletten şikâyet ediyor? Kim ya da kimler adaleti işlemez kılıyor? Reform yapmak bir ihtiyaç mı? Yoksa ihtiyacımız olan bambaşka bir şey mi?

Çok uzun yazmamak için hemen konuya girmek istiyorum. Aslında un, şeker ve yağ var; mesele, lezzetli ve herkese yetebilen, doyurucu bir helva yapabilmek. Adaletten şikayetçi olan herkesin, aslında bu şikâyetin oluşmasında bir rolü var.

Adaleti sistemini gerçekten düzeltmek ve çok az hatanın olduğu tıkır tıkır işleyen bir yapıya gerçekten kavuşturmak istiyor muyuz? Asıl cevaplandırılması gereken soru bence bu? Yani niyet ve kararlılık var mı? Eğer gerçekten mükemmel bir adalet sistemi oluşturulması isteniyorsa, yapılması gerekenler aslında çok basit ve mevcut sistem bile buna yeterli.

İlk önce, devletin kurumları ve yöneticileri gerçekten adalet istiyor mu? Bu sorunun cevabına bir bakalım. Aslında bu konuda çok fazla argümana sahibim. Ama daha önce de gündeme getirdiğim bir konudan örnek vermek istiyorum. Hatırlarsanız 2020 Yüksek Askeri Şurasında (YAŞ) pek çok albayın tasfiye edildiği ifade edilmişti. Tasfiye edilen bu albaylar, YAŞ kararlarının yargıya kapalı olması nedeniyle dava açıp, haklarını arayamadılar. İşte size bir adaletsizlik! Bir haksızlık! Yapılmasını düşündüğünüz yargı referandumunda, YAŞ Kararlarını yargı denetimine açacak mısınız? Bu adaletsizliği mahkemeler ve yargı sistemi yapmadı. Bizzat devletin Anayasal bir organı olan YAŞ yaptı.

Peki bu albayları emekliye sevk eden, Milli Savunma ve İçişleri Bakanlıklarına ne demeli? Haksızlığa ve adaletsizliğe yaptıkları bu uygulamalar ile neden olmuyorlar mı? Cumhurbaşkanlığı ve Adalet Bakanlığını, İçişleri ve Milli Savunma Bakanlıklarının yargı yolu açık olan konularda, kendi personeli olan davalarına bir bakmasını öneririm. Adli ve idari davaların yanına bir de idari soruşturmaları koyarsanız, elde edeceğiniz rakamlara sizlerde şaşıracaksınız. Bu bakanlıklar kendi personeliyle, yine kendi uygulamaları nedeniyle büyük bir husumet halinde.

Bakanlıkların verilen mahkeme kararlarını uygulamamasına ne diyeceksiniz? Örnek İçişleri Bakanlığı, özellikle koruma kararları konusunda mahkemelerin verdikleri kararları ısrarla uygulamıyor. İdare mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı veriyor, Valilik koruma kararı alıyor, Bakanlık usulsüz bir şekilde Merkez koruma Komisyonunu toplayıp, ertesi gün bu koruma kararını kaldırıyor. Yargı kararlarının uygulanması konusunda bu kadar komik bir durumdayız. Mahkeme kararlarını uygulamama, görevi kötüye kullanma suçunu oluşturuyor. Suç duyurusunda bulunuyorsunuz, bu seferde savcılıklar dosyaları ellinde bekletiyor.

Devleti yönetenler, devletin kurumlarının adalete saygılı olmasını, hakkaniyet uygun işlemler tesis etmelerini ve yargı kararlarına uymasını mutlaka sağlamalı. Yani önce devlet adalete saygılı olmalı ki, sonra diğerleri saygı göstersin. Devletin kurumlarının yargıya ve adalete saygılı olmaması, vatandaşın da adalete saygılı olmaması sonucunu doğurmaz mı?

Şimdi gelelim yargıya, yargı da öncelikle liyakat sorununu çözülmeli. Siyasi tercihler yerine gerçekten hak edenler, hak ettikleri mevkilere gelmeli. Liyakat, hakimlik ve savcılık mülakatında başlamalı ve mesleğin sonuna kadar dikkate alınmalı. Birinin adamı olmak, bir gruba dahil olmak, hiçbir anlam ifade etmemeli, hatta vicdan dışında bir haksız karar verilmesine neden olacak şekilde bu özelliklere sahip olanlar, gerekirse sistem dışına çıkarılmalı.

Yıllar önce bir iş adamı bana yaşadığı bir olayı anlatmıştı. Afyonkarahisar ili Emirdağ ilçesinde hukuki bir işi olmuş. Tanıdık birini ararken, bir arkadaşı “filanca avukat Fethullah Cemaatinin avukatıdır. Ona gidersen senin bu işini halleder” demiş. İş adamı belirtilen avukata gidip derdini anlattığında, avukat bir defter çıkarıp bakmış ve cevaben “Bizim şimdilik Emirdağ’da savcı ve hakimimiz yok, o yüzden bu davayı alamam” demiş. İş adamı hem şaşkın hem de kızgın olarak avukatın ofisinden ayrılmış.

Yani, bir gruba dahil olan yargı personeli mutlaka bir deftere kaydolur ve o grubun hâkim ve savcısı olarak anılır. O yüzden, en tarafsız olması gereken, hiçbir siyasi görüşe, gruba, cemaate yakın olmadığını ortaya koyması gereken, hâkim ve savcılarımız olmalıdır. Bu kapsamda, yargı mensuplarının derneklerinin de olmaması gerektiğini düşünüyorum.

Siyasi iktidara yakın olmak ve verdiği kararlarda siyasi iktidarı düşünerek karar vermek, yargı mensubuna belki bugün bir şeyler kazandırabilir. Ama bir gücün sonsuza kadar iktidar olacağını düşünmek, hiç de doğru bir şey değildir. Nitekim güç zehirlenmesine uğrayan FETÖ’nün hâkim ve savcıları da fütursuzca davranmışlar, bize nasıl olsa bir şey olmaz düşüncesi ile hareket etmişlerdi. Neticede bu uygulamalardan en büyük zararı adalet sistemimiz gördü ve adalete, hâkim ve savcılara olan güven temelinden sarsıldı. Toplumun, adalet sisteminde artık FETÖ tipi uygulamalara tahammülü yok. Bu uygulamalar ve kararlar çığ gibi büyümeye devam ederse, ekonomik sıkıntılarla birlikte, bıçak iyice kemiğe dayanacaktır.

Konuyla ilgili olduğunu düşündüğüm ve okuduğunuzda şaşıracağınıza inandığım, Danıştay bir kararını burada paylaşmak istiyorum.

Yukarıda da bir kısım albayın YAŞ kararı ile haksız bir şekilde emekli edildiğini yazmıştım. İşte YAŞ kararına tabii olmayan ve 12 Ağustos 2018’de, Cumhurbaşkanlığı kararı ile emekli edilen 10 Jandarma Albay için Danıştay’a, Cumhurbaşkanlığını ve İçişleri Bakanlığını husumet mevkiine koyarak, “Yürütmeyi Durdurma” istemli olarak, 10 Ekim 2018 tarihinde “İşlemin İptali” davası açtık.

Danıştay’ın ilgili Dairesi, 19 Eylül 2019 tarihinde Yürütmeyi Durdurma talebimizi adeta gerekçesiz olarak reddetti. Bu karara karşı 23 Ekim 2019 tarihli dilekçe ile Danıştay İdari Dava Daireler Kuruluna itiraz ettik. Söz konusu 10 üyeli kurulun 8 üyesi itirazımızın kabulü yönünde oy kullanırken, başkan ve bir üye aleyhte oy kullandı ve itirazımız 25 Aralık 2019 tarihinde “…Dava dosyasının incelenmesinden; davalı idarece emekliye sevk edilen personelin belirlenmesi aşamasında yapılan değerlendirmelerde, hangi kriterlerin esas alındığına dair dosyaya herhangi bir bilgi ve / veya belge sunulmadığı, Daire tarafından bu hususların davalı idareye sorulması ve araştırılması yolunda bir ara kararı verilmeksizin yürütmenin durdurulması isteminin reddedildiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, resen emekliye sevk edilmesine karar verilen personel belirlenirken; ihtiyaç, mevcut kadro durumu, sicil not ortalaması, ödül ve takdirnameler, eğitim ve öğrenimle kazanılan bilgi ve beceri, personelin geçirdiği soruşturmalar ve aldığı cezalar gibi kriterlerin tüm personel yönünden eşit ve objektif bir biçimde uygulanıp uygulanmadığını ortaya koyan bilgi ve belgelerin Daire tarafından bir ara kararı verilmek suretiyle davalı idarelerden istenmeksizin eksik inceleme ile verilen kararda hukuki isabet görülmemiştir denilmek suretiyle, kabul edildi.

Bu karar, hukuk camiasında “yürütmeyi durdurma kararının kabulü” anlamında olmasına ve ilgili Dairenin bu karara göre bir işlem yapılması gerekmesine rağmen; Danıştay’ın ilgili Dairesi, 06 Ekim 2020 tarihinde yani tam 24 ay sonra “davanın görev yönünden reddine” ve idare mahkemesinin görevli olduğuna karar verdi.

İdari Yargılama Usul Kanununa göre; görev yönünden incelemenin dilekçenin verilmesiyle birlikte yapılması gerekmekteydi. Bu ilk incelemeyi dava dilekçesinin verildiği tarihte yapıp, görevli olduğuna karar veren Danıştay, bu dava ile ilgili onlarca karar aldıktan, hatta bir “Yürütmenin Durdurulmasının Reddi” kararını verdikten ve açık hukuka aykırılık ortaya çıktıktan sonra, görevli olmadığına yönelik karar vermesi, acaba sadece bana mı çok manidar geliyor?

Şahsi değerlendirmem mahkemelerin, açık hukuka aykırılık olsa bile, idare aleyhine karar vermek yerine, topu taca atmayı tercih ettikleridir. Bu gibi olaylara 15 Temmuz öncesinde Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde de sıkça şahit olurduk. Ne yazık ki o dönem, bazı askeri hakimler “Bu dava bana ne getirir ne götürür, ben ona bakarım” sözleriyle hareket ederler ve omuzlarındaki yıldızları da artırmaya bakarlardı. Artık böyle kurnazlıklara gerek olmadığını ve “Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun” düşüncesinin, bir an önce yargının tüm aktörlerinde hakim olması gerektiğini düşünüyorum.

Adalet sisteminin tabi ki avukatlar ve vatandaş ayağı da var. Sistemi olumsuz etkileyen, baroların ve avukatların hataları ve yanlış uygulamaları da söz konusu. Yeri gelmişken Cumhurbaşkanı veya bir parti liderinin özel avukatlarının, devlet kurumlarından veya vatandaşlardan başka davalar almasına ve iş takibi yapmalarına asla müsaade edilmemesi gerektiğini düşündüğümü de belirteyim. Bu kişiler çok dürüst olabilirler, mutlaka da öyledirler. Ancak algı çok farklı olacaktır. Bu algının, mahkemeleri ve vatandaşı etki altında bırakmayacağını kim garanti edebilir?

“Benim işim görülsün de ne olursa olsun” diyerek hareket eden vatandaşın da bu çorbada tuzu mutlaka vardır. Özetle, “Adalet yok” diyorsak, onu hep birlikte kaybetmişizdir.

Sözü bağlayacak olursak; istediğimiz kadar yargı reformu yapalım, istediğimiz kadar yasa çıkaralım, adaleti tesis edebilir miyiz? İdareler hukuka uygun davransa, davaların çoğu açılmayacak. Mahkemeler kendilerini bağımsız ve tarafsız hissetse, yargı kararları hem süratli hem de adil olacak. Adaletin olduğu yerde huzur, huzurun olduğu yerde ekonomik kalkınma ve refah olacak. Adalet, bir gün herkese lazım olacak. O yüzden, önce devletin kurumları adalete sahip çıkmalı ve saygılı olmalı. Mahkemeler, güçsüzü yani vatandaşı devlete karşı korumalı. Avukatlar, etik ilkellere sahip çıkmalı. Vatandaş ise, şapkadan tavşan çıkarmaya çalışmamalı.

Bir yargı reformuna gerçekten ihtiyaç var mı bilemiyorum. Ama Anayasamızda yazan, adalet ile ilgili her maddeye sahip çıkmaya ve titizlikle uygulamaya gerçekten çok fazla ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.