Afganistan'dan Karadeniz'e NATO 'görevi'

Hüseyin Vodinalı yazdı...

Afganistan'dan Karadeniz'e NATO 'görevi'

Belh şehri, 800’lü yıllarda, İpekyolu’nun yıldızıyken, dünyanın en kalabalık, en geniş, en kozmoplit şehriydi. 

O dönem kentli, gelişmiş Türk kültürünün merkezi Horasan olan bölgedeki  Merv de (bugün Türkmenistan’da) öyleydi.

Büyük Uygur-Türk medeniyetinin kentleri Belh ile Merv’in yanında dönemin Londra’sı, Paris’i, hatta İstanbul veya Kahire ya da Şam’ı bile çırak kalırdı.  

Zenginliklerin, bilimsel ve ekonomik gelişmeyle bütünleştiği Belh bugün bir enkaz yığını. 

Ansiklopedilere bakarsanız suçlusu Moğollardır. 

Ama bence asıl suçlu, İmam Gazali ve onun hakim zihniyetidir. 

Yani bilimi, felsefeyi, edebiyatı ve sanatı yasaklayan, insanı köleleştiren katı ve dar anlayış. 

Bir zamanların dünya merkezi olan Afganistan’ı bugün her manada çöle dönüştüren şey işte budur. 

Afgan halkını dağlara taşlara vuran, umuda yolculuk yaparken tepelerde donduran, denizlerde boğan, neredeyse 600 yıldır bu üstünde ot bitmeyen bakış açısıdır.

1950’lerde Kore’ye kan ticaretiyle gönderilen Türklerin, yeni rotası şimdi Afganistan.  

Nazım Hikmet o dönem NATO’ya üye olabilmek için Türk askerinin kanının verilmesini eleştiren muhteşem bir şiir yazmıştı, “23 Sentlik Asker” (*) diye.

Şimdi NATO’ya üye iken, sırf Biden mutlu olsun, Türkiye’nin boş kasasına biraz daha (yüksek faizli borç) para dolsun diye, Kabil’e asker gönderiyoruz.

Hem de ne zaman, tam da ABD askerlerinin çekildiği, dinci Taliban’ın güçlenerek ülkeyi ele geçirmeye başladığı zamanda. 

Üstelik Taliban ile herhangi bir barış anlaşmasına varılmadan. 

Ve de Taliban bizi, klasik Afgan halkı gibi dost filan da görmediğini açıkladı. 

Kardeş Pakistan bile Türkiye’nin NATO görevine soğuk baktığını Başbakan İmran Han ağzından açıkladı. 

ABD, Afganistan’da zora düştü, çıkarken “ben kalamadım bari herkesin (Çin, Rusya, Pakistan, Türkiye, İran) başına bela olsun bunlar” deyip tankı topu humweeleri Taliban’a bıraktı. 

Aslında ABD de tam çıkmıyor. 

Paralı askerlere bırakıyor işleri. 

Irak’taki eli kanlı Blackwater gibi bir çok “güvenlik mütahitleri”ne ihaleyi vermiş, derin Amerikan devleti ve CIA bağlantılı 16 bin silahlı adamı bırakıyor. 

Öte taraftan da Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan’a girmek, oralarda yeni üsler açmak için girişimlerde bulunuyor. 

Orta Asya, 700 yıl önceki gibi yeniden dünyanın kalpgahı oluyor anlayacağınız. 

Mackinder’in kemikleri çınlasın! 

Ancak bu kere de Türkiye, oraya kendi menfaatleri için değil, Biden ile arayı yapmak için gidiyor. 

Görev yeri şimdilik Kabil Karzai Havaalanı olarak gözükse de daha pazarlıklar sürüyor.

Türkiye, NATO şemsiyesi altında ABD ileri karakolu olarak orada bulunacak, tıpkı 11 Eylül 2001 sonrası olduğu gibi, ama bu kez çatışma riski yüz kat daha fazla.      

Oysa Afganistan, Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk Hükümeti’ni ilk tanıyan ülke, daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti’ni tanıyan yine ilk ülke olarak tarihimizde ayrıcalıklı bir yere sahip. 

Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan’dan çekilen Türkiye, Kanal İstanbul gibi felaket projeleri ile içeride, Afganistan ve Karadeniz’de yeni NATO görevleriyle dışarıda yeni bir stratejik fiyaskoya doğru koşuyor. 

Üstelik henüz Suriye’deki hatalardan dönülmeden. 

Dahası PKK’nın bir numaralı destekçisi ABD için.

KARADENİZ’DE NATO BAYRAĞI 

10 yıldır uyutulan Kanal İstanbul projesi neden Montrö tartışmaları ve NATO’nun Karadeniz tahriklerine paralel gündeme getirildi sizce? 

Türk milletinin en ufak bir çıkarının olmadığı bu devasa finansal yüklü ve çevresel facia habercisi proje, kimin fikriydi acaba? 

1950’lerde Türk askeri Kore’ye kurbanlık koyun gibi gönderilirken, aynı tarihlerde Amerikalılar böyle bir proje yapmıştı bilen bilir. 

 İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Toprak İlmi ve Ekoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Doğan Kantarcı, projenin asıl sahibinin ABD olduğunu ortaya çıkarmıştı. 

ABD’nin 1950’li yıllarda Marmara Denizi’nin ve İstanbul’un SSCB’ye karşı savunulması amacıyla Çatalca Yarımadası ve Gelibolu Yarımadası’na kanallar açmayı planladığını ifade eden Kantarcı, o yıllarda yapılan haritayı da bulmuştu. 

Haritada ABD’nin önerdiği kanalın yeri ile Kanal İstanbul’un yapılacağı alan arasındaki benzerlik dikkati çekmişti.

ABD, Montrö imzalandığında henüz ortada yoktu ve Karadeniz’den dışlanmaktan şikayetçiydi. 

Şimdi AKP’nin güz döneminde en zayıf olduğu anda bastırıyor.

Karadeniz’de Rusya’ya karşı provokasyonları artırdı ve Türkiye’yi de işe katıyor. 

Türkiye’nin medar-ı iftiharı, Mavi Vatan’ın isim babası stratejist Amiral Cem Gürdeniz, son gelişmeleri tanımlarken çok isabetli olarak 1. Dünya Savaşı’nda Alman ‘Yavuz’ ve ‘Midilli’ Zırhlılarının boğazlardan geçip Rus limanlarını vurmasını hatırlatıyor. 

Gürdeniz Amiral twitterde şu uyarıları yaptı: 

“Karadeniz dünyanın istikrara en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde ABD, Ukrayna, İngiltere ve NATO üzerinden göz göre göre kışkırtılıyor.

Karadeniz de ne işi var 32 ülkenin? (NATO’nun 28 Haziran’da başlayan Seabreeze 2021 tatbikatı. Türkiye de katılıyor! HV.

Montreux Sözleşmesinin kısıtlamaları olmasa şu ana kadar çatışma çoktan çıkmıştı.

Bu durumdan en zararlı çıkacak olan Türkiye’dir.                       

Diğer yandan Türkiye ağırlık merkezi olması gereken Doğu Akdeniz’den uzaklaşıyor.

İlginç olan NATO, ABD ve İngiltere arasında uyum ve vizyon birliği yok.

Kendi devletleri ve kurumları içinde rekabet halindeki klikler kendi satrancını oynuyor.

HMS Defender skandalı sonrası otobüs durağına bırakılan gizli dokuman tiyatrosunu izliyoruz.

Umurlarında değil barış ve istikrar.

Sanki 107 yıl öncesinin Goeben, Breslau ve Alman Amiral Souchon’un hayaleti geri geldi.

Tek eksiğimiz Enver Paşa.”

Gürdeniz Amiral’in işaret ettiği gibi, planlar konusunda ABD ile İngiltere arasındaki olası bir çekişme, kurban olarak Türkiye’yi seçebilir. 

ABD’nin geri adımı sonrası Karadeniz’de İngiltere’nin tahrikleri artırdığını izliyoruz. 

Kırım açıklarındaki son gerilimde doğrudan İngiliz Başbakan Boris Johnson’un talimatı olduğunu, hem otobüs durağına bırakılan gizli belgelerden, hem de gemideki BBC muhabirinden anlayabiliyoruz.  

Şimdi de yeni bir tanesi Boğaz’dan geçip Karadeniz’e çıkarken, uçak gemisi de (HMS Queen Elizabeth) önümüzdeki günlerde Kıbrıs Rum kesimi’nde Limasol’e yanaşacakmış. 

200 yıldır bilinen o meşhur İngiliz siyaseti, düşmanları birbiriyle kapıştırıp, sonuçlardan faydalanmak üzerine kuruludur. 

ABD de bunu kendi çapında tekrarlamaya çalışıyor şimdi güçsüz döneminde. 

Ama bu işi en iyi bilen İngiltere’dir. 

Rusya ile Osmanlı’yı çarpıştırmış, Hitler’in SSCB’ye saldırısına dolaylı çanak tutmuş, Asya ve Ortadoğu’daki bitmeyen kaosun temelini bizzat kendisi atmıştır.

Kanal İstanbul üzerinde de dolaylı etkileri olduğu kesin. 

Katar’ın Varlık fonu’nu İngiliz kökenli Rotschild sülalesi yönetiyor. 

İngiltere’nin eskimeyen hesapları arasında “Türk Sorunu”nun halli de var. 

Bunu nereden mi biliyoruz?

Kurtuluş Savaşı’ndan ve elbette öncesinden.  

İngiltere Başbakanı Lloyd George’un 1920’de parlamentoda bir konuşması var. 

Henüz Sevr anlaşması imzalanmamış. 

Lloyd George özetle diyor ki; “Boğazları donanmamız ve kara kuvvetlerimiz ile birlikte kontrol altına almalıyız. Türkiye’nin donanması olmamalı, zaten beceremezler de. Biz buna izin vermemeliyiz. Peki buna alternatif bir öneri ne olabilir? İstanbul’un uluslararası bir hükümet tarafından yönetilmesi fikri olabilir. İstanbul’un bir buçuk milyonluk nüfusunu yönetecek ve Çanakkale ile İstanbul Boğazları’nı kontrol edecek bir yönetim. Müttefiklerin yönetimi, Fransa, İtalya, Britanya ve belki ileride Rusya da olabilir. İsterse elbette Amerika da gelir. Ama bu karmaşık öz yönetim de arkası gelmeyen rekabetlere ve çekişmelere yol açar. Askeri bir hükümet olmalı.”

Yani bu tür planlamalar hep yapılmış ve hep yapılıyor. 

Ve hep bu tür planların sounda faturayı ödeyen garip Türk milleti oluyor. 

Şimdi de Soros’un dediğine geldik yine. Boş kasayı askerimizin ‘ihracıyla’ mı dolduracağız? 

Başlıkta kullandığım deyim biraz ilkeldir. Ama bir doğruyu anlatır. 

Aslı da “Alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete”dir. Askerlikte cahil olanların genellikle zor işlere verildiği yönünde bir deyim. 

Şimdi bakıyorum da artık ‘Kürt’ Mehmet de, ‘Türk’ Mehmet de hep aynı durumda.

Hepimiz fakru zarurette eşitlendik sanki. 

Osmanlı döneminde, Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı eserinde “Biz Mehmeti kumarda kaybettik” dediği gibi, sonra NATO’ya girdik gireli, hep Mehmetin üzerinden döndü hesaplar. 

Solu ezeceğiz diye ülkemizde, Çekiç Güç ile Irak’ta, Emevi Camii’nde namaz diye Suriye’de hep gitti civanlar. 

Nedense hiç Mehmet isimli Arap yok...

Onlar şimdi Boğaz’da nargile tüttürüyor, üniversitelerimizde bedava okuyor, orduevlerine serbest giriyor. 

Bugün ne Afganistan’da çağdaş ve idealist Emanullah Han var, ne de Türkiye’de Mustafa Kemal. 

Allah sonumuzu hayretsin. 

(*) 23 Sentlik Asker

Mister Dalles,

sizden saklamak olmaz,

hayat pahalı biraz bizim memlekette.

Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz, koyun eti,

Ankara'da 23 sente,

yahut iki kilo kuru soğan,

yahut bir kilodan biraz fazla mercimek,

elli santim kefen bezi yahut,

yahut da bir aylığına

yirmi yaşlarında bir tane insan.

erkek,

ağzı burnu, eli ayağı yerinde,

üniforması, otomatiği üzerinde,

yani öldürmeğe, öldürülmeğe hazır,

belki tavşan gibi korkak,

belki toprak gibi akilli

belki gençlik gibi cesur,

belki su gibi kurnaz

(her kaba uymak meselesi) ,

belki ömründe ilk defa denizi görecek,

belki ava meraklı, belki sevdalıdır.

Yahut da aynı hesapla Mister Dalles

(tanesi 23 sentten yani)

satarlar size bu askerlerin otuz beşini birden

İstanbul'da bir tek odanın aylık kirasına,

seksen beş onda altısını yahut

bir çift iskarpin parasına.

Yalnız bir mesele var Mister Dalles,

herhalde bunu sizden gizlediler:

Size tanesini 23 sente sattıkları asker

mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,

mevcuttu otomatiksiz filan,

mevcuttu sadece insan olarak

mevcuttu, tuhafınıza gidecek,

mevcuttu hem de çoktan mı çoktan,

daha sizin devletinizin adı bile konmadan.

Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu,

mesela, Mister Dalles,

yeller eserken yerinde sizin New-York'un,

kurşun kubbeler kurdu o

gök kubbe gibi yüksek,

haşmetli, derin.

Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.

Hali dokur gibi yonttu mermeri,

ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına

ebemkuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.

Dahası var Mister Dalles,

sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz,

zulüm gibi,

hürriyet gibi,

kardeşlik gibi sözlerin,

dövüştü zulme karşı o,

ve istiklal ve hürriyet uğruna

ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek,

ve yarin yanağından gayri her yerde,

her şeyde,

hep beraber,

diyebilmek için,

yürüdü peşince Bedreddin'in

O, tornacı Hasan, köylü Mehmet, öğretmen Ali'dir.

Kaya gibi yumruğunun son ustalığı:

922 yılı 9 eylülüdür.

Dedim ya Mister Dalles,

Herhalde bütün bunları sizden gizlediler,

ucuzdur vardır illeti.

Hani şaşmayın,

yarin çok pahalıya mal olursa size,

bu 23 sentlik asker,

yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim,

her millet gibi büyük Türk milleti. (1953)