Aydın(!) borsası

Mihriban Ünal yazdı...

featured

Her gün soyuluyoruz, her gün silahlarımız, toprağımız, kelimelerimiz, haklarımız, insanlığımız elimizden alınıyor. Gün geçtikçe biraz daha bağlı, bağımlı hale geliyoruz. Açlık, kıtlık, sosyal felaketler kapımızda. Çok kötü zamanlarda adı konulmamış bir savaşın, talanın, yağmanın içindeyiz. Hava pis, bulanık, puslu.

Zifiri karanlıkta üzerimize bilmediğimiz, beklemediğimiz yerlerden hiç durmadan cehaletin, yobazlığın, sömürünün bombaları yağarken bir şey yazmanın, söylemenin, konuşmanın yararı var mı bilmiyorum. Bu karamsarlık değil, apaçık gerçek.

Böyle anlarda bir ülkede en çok ihtiyaç duyulan şey, tertemiz vicdanlarıyla gerçeği eğip bükmeden haykıran, dosdoğru yolları gösteren ve o yollardan yürüme imkanlarını emek ve alın teriyle yaratan her meslekten, yaştan, kesimden, görüşten “aydın insanlar”dır herhalde.

Özellikle “aydın” demiyorum, “aydın insanlar” diyorum, çünkü “aydın” kavramı ve bu kavrama yüklenen anlamlar kadar başka hiçbir şey bu kadar ucuzlamamıştır çağımızda.

Bu kavramı sonuna dek sömürüp kendini aydın sanan, kendi kendine aydın payesi biçenler de zaten bu pis, karanlık, allahsız, puslu havayı daha da bulanıklaştırıp karartmakla meşguller üç pula alınıp satıldıkları karanlık borsalarında!

Peki dertleri ne? Niçin toprağımıza, insanımıza, dilimize, kültürümüze, aydınlığımıza karşı bu iflah olmaz nefretleri?

Bu soruya en iyi cevabı Karamazov Kardeşler’de bir yerde: “Bir gün ona ‘Filancadan bu kadar nefret etmenizin anısı ne?’ diye sormuşlar, o da şeytanca bir arsızlıkla ‘Söyleyeyim demişti, bu zatın bana hiçbir kötülüğü yoktu. Ama ben ona bir kere pek hayasızca, adice bir şey yaptım ve o saat ondan nefret etmeye başladım.” diyerek Dostoyevski veriyor sanırım.

Evet, bir defa da değil üstelik, çok kez toprağına ve insanına hayasızca, adice şeyler yapmanın nefreti bu! Aydınca (!) işlenen ve kanımızı donduran tüm cinayetlerin sebebi!

Suçlarının cezasıysa girenin bir daha çıkamadığı ve çarklarında her türlü değeri ezen kötülük değirmeninin sakinleri olarak sonsuza dek kalmak!

Sabahattin Ali, Yarı Münevver başlıklı yazısında onlar için, “ideophobie” yani fikri faaliyetten korkma illetine tutulmuşlardır ve “Karanlık boşluklarının içinde dünyalar saklı olduğunu zannettirecek mühim edalar takınırlar.” der.

Sabahattin Ali yaşasaydı ve Hıfzı Topuz’un kendisiyle ilgili yazdığı Başın Öne Eğilmesin isimli eserindeki değerlendirmesiyle “yeni emperyalizmin ülkemizdeki ilk kurbanı” olmasaydı, “popüler olmamanın günah sayıldığı ve popüler olan herkesin de aydın sanıldığı bu zamanlar” için ne derdi kim bilir…

Tiktok videoları ile avunan çağın yanılgısına kapılmadan, aydınlığı popülerlik ile karıştırmadan soralım o halde: Kimdir, nedir aydın? Ayrı ve ayrıcalıklı bir sınıf mı? Mesleksizliğini laf kalabalığının ardına saklama ustası mı? Sihirbaz mı? Zengin mi? Mal, mülk, şöhret, unvan sahibi mi? Toprakla, hayatla, doğayla, insanla irtibatını koparan mı? Nasırlı ellerden, toprağa bulanmış ayaklardan utanan mı? Aşağılayan, böbürlenen, ezen mi? Ekran ekran gezip okumaya, yaşamaya vakit bulamayan mı? Lüks evlerde yaşayıp pahalı arabalardan inmeyen mi? Reklam, etiket, ambalaj budalası mı? Karanlık borsaların iğrenç koridorlarında etini pazarlayan mı?

“Ne o, ne o, ne o!”

Soma maden katliamından sonra yaralanıp ambulansa götürülen ve sedyenin kirlenmemesi için çizmelerimi çıkarayım mı diye soran işçi, ürettikçe tükeniyoruz, bunu sorgulamanın zamanı geldi artık diye haykıran çiftçi, bize diz çöktüremeyecekler diye feryat eden şehit annesi, cebindeki son kuruşunu kitaba veren öğrenci, zeytinime dokunma, toprağıma dokunma diye canını siper eden tertemiz alınlar, ölürüm yine de teslim olmam diyen cesur yürek kahramanlar, kurdun, kuşun, ağacın hakkını gözetenler…

Sizlerden daha “aydın” kim olabilir ki?!

Bu eğilmez, aydın, insan başlarınızı sizin yerinize kim daha iyi taşıyıp temsil edebilir?

Onun için sizi temsil ettiğini ileri sürüp ekran ekran gezen satılık borsa şarlatanlarına inanmayın, kanmayın! Onlar olmadan sizler çok daha iyi, güzel, huzurlu bir ülkede yaşayabilirsiniz, ama siz olmadan onlar asla yaşayamazlar, yiyecek ekmek, tepinecek toprak bulamazlar! Siz onlara muhtaç değilsiniz, aksine onlar size muhtaç! Emeğinizi, bilginizi bu vahşi domuz sürülerine sömürtmeyin!

Onların en iyi bildiği iş popülerlik ve şöhretle rezil kepaze olmak ve bundan zevk duymak! Hem de hiç utanmadan!

Azıcık ar, namus, haysiyet sahibi olsalardı ve sizlerin sırtından geçinmek yerine en azından oturup bir şeyler okusalardı Nazım Hikmet’in Kemal Tahir’e mahpushaneden yazdığı mektuplarda:

“Evvela hapiste olduğumu, bunun hakikatte böyle olduğunu ilk defa anladım. Sonra yeryüzünün bütün cephelerinde kafam, yüreğim, maalesef yalnız onlar kavga ediyorlar ve bunun bana verdiği azabı tasavvur edemezsin. Bir kavga ki beni hiçbir tehlike ile, reel hiçbir ölüm tehlikesi ile şimdilik karşı karşıya bulundurmuyor. Dünyayı, insanları, memleketimi, yurdumu, insanlarımı düşünüyorum. Onlar için bugün en adi, en kepaze bir hadise haline gelen canımı olsun, hayatımı olsun tehlikeye atamamak imkansızlığı, bu çocukça fakat yegâne reel işi becerememek kızgınlığı beni kudurtuyor.”

“Haydi şöyle elbirliğiyle bizim Türk edebiyatına hapishanelerimizden yarının en güzel eserlerini hazırlarsak burda geçen senelerimiz boşu boşuna geçmemiş olur.”

gibi düşüncelerini görünce başka şeyler şöyle dursun, isimlerini, unvanlarını, mesleklerini dahi söylemeye, ben şuyum, buyum demeye utanır ve hiçbir şey bilmiyorlarsa hadlerini bilirlerdi.

İşte bir yanda dışarda mücadele eden insanları düşünerek hapiste yatmayı bile kendine çok görüp “lüks” olarak değerlendiren, mahpushanede dahi üretmeyi, yazmayı aydınlığın tek yolu sayan pırıl pırıl güneş gibi emektar insanlar, diğer yanda bir gün olsun eli toprağa değmemiş, asalak, tembel ve geri dönüşümü mümkün olmayan plastik borsa bidonlarının naylon, utanmaz arlanmaz, eciş bücüş, karanlık, şeytan suratları!

Öyleyse nefes alabilmek, yaşayabilmek, umut edebilmek için o karanlık, soysuz, her şeyiyle bize yabancı, şaşaalı aydın(!) borsalarının yıkılıp yerle bir edilmesi hepimizin hem hakkı hem de borcu değil mi? Bizi zifiri karanlıklarda boğmak isteyenlere karşı meşru savunma hakkımız değil mi bu?

Tıpkı kader gibi, talihin bizi şaşırtan oyunları gibi yazı yazmanın da mucizevi bir yanı var. Hani her türlü ayrıntısını ince ince düşünüp planladığımız işlerde bile bazen küçücük bir şey olur ve hiç beklemediğimiz sonuçlar doğar. Bambaşka bir itici güç, yol, aydınlık.

O itici güç damarlarımızdaki asil kanda, o güç bileklerimizde, alın terimizde, ellerimizde, kelimelerimizde, bizde… Aydın(!) borsası sakinlerinin bir türlü anlayamadığı ve anlayamayacağı mucize bu işte… Ondandır hiç beklemedikleri anda ve tahmin bile edemeyecekleri şekilde gönülden bir “ah” ile silinip yok olup gitmeleri…

Kim bilir belki bu yazı da…

Resim: Nuri İYEM

 

Aydın(!) borsası

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

2 Yorum

  1. 1 hafta önce

    Yine muhteşem bir yazı..Teşekkürler..

  2. 7 gün önce

    Aydın ile Aydın İnsanlar aynı kavramdır.Eğer doğru kelimeyi arıyorsanız “Aydın benzeri” bir seçenek olabilir.Yahut “Atdın takliti”

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!