Boyalı Kuş

Zekiye Yaldız yazdı...

Boyalı Kuş

Bulutlar, kuş tüyü şekilsizliğinde bütün göğü kaplayıp sarı, solgun kış güneşini arkalarına aldığı bu, sokağa çıkma yasaklı 2021’in ilk pazar gününde akşam kızıllığını bekliyorum. Kızıllık belirir belirmez ala kargalar sürüler halinde, sabah kalın sis perdesinin arkasından uçup gittikleri yerden geri dönüyorlar çünkü.

Evlerde hapis olduğumuz Pandeminin bitmek bilmez sıkıcılığında kargalara sığındım. Sabahları çocuklarını okula gönderen anneler gibi vadinin derinliklerinden çıkıp gelmelerini bekliyor, akşam kızıllığında yeniden okuldan dönüş saatlerini bekler gibi cama yapışıp karanlık vadide kayboluşlarını izliyorum her gün. Uçmaktan yorulup karşı apartmanın çatısında bir süre dinleniyorlar, arkada kalan kardeşlerini bekleyip hep birlikte çığlık çığlığa dönüyorlar karanlıklarına. Okulların kapılarının bir senedir çocuklara kapalı olduğu, Boğaziçi Üniversitesi’nin kayyum rektöre tepki gösteren gençleri içeri almamak için kapısının zincirlendiği bu vakitlerde kuşların özgürce ordan oraya uçup durması, bir okul çıkışı çocuk seslerini andıran cıvıldamaları, hayat olağan akışındaymış gibi bir duygu veriyor bana. İnsanlığın kafes arkasında, kuşların özgürce uçtuğu yeni dünya düzeni belki de bir ilahi adalet gibi okunmalı. Ne de olsa kuş gribi bahanesiyle milyonlarca tavuğun telef edilmesinin bir sonucu olmalıydı. Yarı fare yarı kuş bir yarasanın ürettiği mikrodan küçük bir canlı virüsün bütün insanlığı rehin almasının en gerçekçi açıklaması böyle bir şey olabilir olsa olsa.

İşte öyle, üçüncü dünya savaşının eşiğinde pencere önüne oturmuş özgürce uçan akıllı kargaları izlerken kanatlarına takılıp henüz üzerinden yüz sene bile geçmemiş ikinci dünya savaşı günlerine uçup gittim. İkinci dünya savaşı üzerine yazılmış onlarca kitap okumuş, onlarca film izlemiş olsam da insanoğlunun kendi türüne yaptığı akıl almaz eziyetleri bir çocuk masumiyetinde anlatan Jerzy Kosinski’nin Boyalı Kuş’u en çarpıcısıydı diyebilirim. Belki de pencere önünde sabah akşam yollarını gözlediğim kargalar yüzünden, kuş-çocuk imgesi, sapanla başlayan avlama oyunlarının insanı götürdüğü yer açısından sarsıcı geliyor Boyalı Kuş bana. Daha adını söyler söylemez bir duruyor insan. Kafasından hemen eline boya kalemlerini ilk aldığında yaptığı ilk resimler geçiyor. O ilk resimlerde mutlaka mavi gökyüzünde uçan bir kuş oluyor. Daha yürümeyi zor öğrenmiş bir çocuğun gözünü uçan kuşlara dikmesinin altında psikanalist bakış açısıyla neler keşfedilmez ki… Aslında insan, özgürlükten yana bir donanımla doğuyor ve her şeyi olduğu gibi kabullenip önce kuşun uçtuğunu kavrıyor. Ta ki, sapanı eline alıncaya kadar. Sonra, “Kuş ölür, sen uçmayı hatırla.” deyiveriyor.

“Masum ve günahsız birine eziyet çektirmek yerine onun içine nefret tohumları ekmek çok daha önemliydi. Hele koca bir toplumun içini kin ve nefretle doldurmaktan daha büyük bir başarı yoktu.” diyordu Jerzy Kosinski. Şeytanın ortaklarının en büyük başarısı bu olsa gerek. Gücü ele geçirenlerin, rengini, adetini, inancını, şeklini beğenmediklerini türlü işkencelerle dünyadan silme, yok etme mücadelesi, yaşam dedikleri. İyi de insan sormadan edemiyor gerçekten de: “Böylesine sefil ve zalim bir dünyanın hakimi olmak için harcanan bunca çabaya değer mi gerçekten?”

Resmi korona istatistiklerinin açıklanmasına birkaç saat kala, hastalık ve ölüm yüklü hava, bütün renkleri soluklaştırmış, bütün sesleri yutmuş gibi herkesin evindeki kaderinde kilitli kaldığı yirmi birinci yüzyıl günlerinde, Lekh’in boyadığı kuşların, türlerinin yanına salınıverildiklerinde türleri tarafından hoş karşılanmayıp parçalanması gibi, köylü kadınların salak Ludmilla’nın vajinasına şişe sokup şişenin kadının içinde parçalanması gibi, değirmencinin, karısına baktı diye genç çırağının gözlerini oyması gibi eziyet türleri bulmuş insanoğlunun, geçen yüzyıl boyunca pek de gelişmediği, üniversite hocasını öldürmekle kanmayıp bir de yakan adamların yaşamaya devam ettiğini düşünüp bu zalim insanoğlunun tam olarak derdinin ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.

Hemen her gün bir yakınımızın ölüm haberini aldığımız ve yakınlarımızın acısını paylaşmak için sarılıp bir bardak sıcak çay, bir dal sigara ikram edemediğimiz bu, adına iletişim çağı denilen günlerde, belki de gelecek çağa bir baş sağlığı hikayemiz bile kalmayacak. Ölüm, bir önceki yüzyıldan daha mı az etkiliyor insanı acaba? Küçücük taburelerde diz dize oturup çay içtiğimiz bir arkadaşımız ölüyor meselâ ve sosyal medya üzerinden soğuk bir baş sağlığı dileyip bir alttaki sulu şakalar yüklü videoya geçip gülebiliyoruz. Boyalı Kuş’ta da insanlar ölümler karşısında duyarlılığını yitiriyordu aslında. Dolayısıyla belki de çağların sadece araçları değişiyor, insan hep aynı kalıyor demek mümkün.

Sosyal medya, bu çağın insanını anlamak için bir laboratuvar olabilir mi? Daha bir yıl önce aman da ne kadar güzel gezdik, neler yedik, neler içtik görgüsüzlüğüne ev sahipliği yapan İnstegram, artık evde ekmek yapma, atık kutulardan, plastiklerden incik boncuk yapma sanatlarının sergilendiği bir kermes alanına dönmüş vaziyette. Burda, gizli bir savaş, kıtlık, zor gün hazırlığı seziyor insan. İkinci dünya savaşında 250 Çingene çocuk, toplu olarak insan öldürmek için denenen zyklon-b gazının ilk kobaylarıymış. Şimdi sosyal medyanın o güler yüzlü aile ortamının arkasında deepweb’le işlenen suçlar, sayısı belirsiz kayıp mülteci çocuklar hangi deneylere kurban gidiyorlar bilen yok.

İkinci Dünya Savaşı ile ilgili okuduğumuz kitaplarda izlediğimiz filmlerde bizi en çok yaralayan şeyin ne olduğunu düşündüğümde zalimlerin zulmünden çok, normal dediğimiz, komşumuz denilen, daha bir gün önce birlikte sofralar kurulan insanların bir anda arkalarını dönmeleri ve dev fırınlar kurulup insanlar yakılırken; rüzgar, daha bir gün önceki piknikte çocukları birlikte oynayan dostlarının küllerini savururken sessiz kalabilmeleri oluyor en çok.

Boyalı Kuş’un İkinci Dünya Savaşı üzerine yazılmış en destansı roman olduğunu söyleyebiliriz bu anlamda. Kimsesiz ve roman boyunca adını öğrenemediğimiz bir Çingene çocuğunun, saçı kara, kaşı kara diye dışlanıp eziyetten eziyete sürüklendiği yirmi bölümün yirmisinin de ayrı bir yirminci yüzyıl romanı olabilecek eziyet olaylarının anlatıldığı o küçücük kitap, normal bir insanın, şartlar uygun olduğunda ne kadar alçalabileceğinin en güzel örneklerinden biri şüphesiz. Bilmem yirmi birinci yüzyılın alçaklık romanları yazılabilecek mi?

Sistemin Lekh’leri tarafından sosyal medya denen kafeslerde türlü parlak renklere boyanıp salınıverildik ortaya ve türlerimiz tarafından tüylerimizin yolunup parçalara ayrılmayı bekliyoruz. Kendi türüne sistemli ve bilerek eziyet etme planları kurabilen başka bir canlı türü yok doğada. Öyle karanlık ki insanlığın geçmişi, gönül rahatlığıyla “virüs canıım, Allah vergisi,” deyip geçemiyor aklı başında hiç kimse. “İnsan bu, yapmıştır.” diyoruz için için. Geçmişinde türünü yok etmeye bu kadar hevesli doktorlar bulduysa, bugün onların daha gelişmişini bulmadığını kim iddia edebilir ki? Laboratuvardan kaçmış deli bir virüs yüzünden hayatta kalanlarımıza kıymık kıymık batıyor oturduğumuz sünger minderler artık. Asansörler, yürüyen merdivenlerle yürüme yeteneğini giderek kaybeden insanoğlu, korkarım virüs hapsi yüzünden tuşlara basabilen iki parmak dışında, bütün hareket kabiliyetini yitirecek. Bir gün, aşı yaptırma değil, aşı yapma kuyrukları olduğumuzu görürüz de boyalı kuş olmaktan kurtuluruz umuduyla…