Bu beş benzemez nasıl birleşti?

Ahmet Müfit yazdı...

Bu beş benzemez nasıl birleşti?

Göç İdaresi Başkanı'nın ifadesiyle -Mart 2021 itibarıyla- “Ülkemiz bugün dünyadaki göç alanında uluslararası değerlendirmelere göre en fazla mülteci statüsündeki insanı barındırıyor”. (¹)

Yaklaşık 6 milyon göçmen/sığınmacının yaşadığı ülkemizde, gündemde önde gelen konulardan biri, ülkenin geleceğini siyasi, sosyal ve ekonomik olarak doğrudan etkileyeceği açık olan mültecilerin/sığınmacıların durumunun ne olacağı.(²) Geri mi dönecekler yoksa ülkemizde mi kalacaklar? Geri dönmeleri mümkün mü? Kalırlarsa bunun ülkenin sosyal, ekonomik ve kültürel dokusuna etkisi ne olur? En basit haliyle akla gelen ilk sorular bunlar.

Toplum olarak olaya bakışımız ise bu soruların dışında, konjonktüre bağlı olarak bütünüyle tepkisel. Alıştığımız, alıştırıldığımız bir anormallik söz konusu. Her konuda olduğu gibi, gündeme geldi mi konuşuyor, esiyor, gürlüyor, sonrasında yani gündemden düşünce unutuyoruz. Konunun bu kez gündemde üst sıralara yükselme nedeni de bu şekilde gerçekleşti. ABD ile Taliban arasında yapılan anlaşmanın sonucu olarak, ABD işgali sırasında ABD adına faaliyet gösteren işbirlikçi Afganların, yeni yönetim altında kendilerini güvende görmeyerek ülke dışına kaçmaları/kaçırılmaları sonrasında, İran sınırından ülkemize giriyor olduklarına ilişkin basında yer alan haberler, fotoğraflar, tartışmayı bir kez daha alevlendirdi..

Tartışma, Kemal Kılıçdaroğlu'nun “Dünyaya sesleniyorum: Beni Erdoğan’la karıştırmayın. Kuvayi Milliye geleneğinden geliyorum. Kimse kaçtığı yere askerimi bekçi; ülkemi de mültecilere açık hapishane yapamaz! Ben haram yemedim. Geliyoruz ve şimdiden söyleyeyim, çok çetin müzakereler sizi bekliyor.” şeklindeki mesajıyla başladı. Erdoğan’ın, "Biz bu ülkede iktidarda olduğumuz sürece bize sığınan Allah'ın kullarını biz katillerin kucağına atmayız. Bu kadar açık söylüyorum" şeklindeki yanıtıyla devam etti. Yancıların da katılmasıyla, olayın boyutlarını, bugün ve geleceğe dönük olarak taşıdığı riskleri görmezden gelen, hamasi bir iç siyaset polemiği olarak, yukarıda tarif ettiğimiz ölçekte dahi sorunu teşhis etmek, çözümüne katkı sunmak amaçlı değil, rakibi alt etmek motivasyonuyla sürdürüldü.

Tartışma bu minvalde, işin özüne girmeyip, ortaya laf atıp, karşıdakini dövmeye çalışmak şeklinde sürerken, Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın çıkıp da, sığınmacılardan -Nagehan Alçı’nın nitelemesiyle potansiyel vatandaşlarımızdan-, bazı belediye hizmetlerde on kat daha fazla ücret alınacağını açıklaması, ortama adeta bir bomba gibi düştü. Sorunun geldiği noktada, hiçbir ülkenin böylesi bir demografik baskıyı sosyal, kültürel ve ekonomik olarak karşılayamayacağı, bu işe bir son verilmesi gerektiği en azından belli çevrelerce yüksek sesle ve iki farklı boyutta dile getirilmeye başlanıldı.

Birinci boyut, olayın niçin bizim ülkemizin başına patladığı, sorunun yalnızca coğrafyayla açıklanıp açıklanamayacağıyla ilgili. Yavuz Alogan’ın “Bu utanç hepimizin” başlıklı yazısında, sorunun bu boyutu ayrıntılı olarak ele alıp değerlendiriliyor.(³)

Benim bu noktada ele alacağım konu, olayın ikinci boyutu yani, Tanju Özcan’ın açıklaması sonrası, siyasette, yazılı ve görsel basında yaşanan hızlı saflaşma ve bu saflaşmanın bize neyi gösterdiği.

Saflaşmanın/ayrışmanın esas olarak iki ana eksende ve son derece keskin bir şekilde gerçekleştiğini söyleyerek başlayayım.

Birinci eksen, 1. Körfez Savaşı sonrasında başlayan/başlatılan, son 30 küsur yılda karşı karşıya kaldığımız, mevcut iktidar döneminde ve iktidarın yanlış politikalarından kaynaklı olarak dozu/yoğunluğu her geçen gün artarak, ülkenin sosyal ekonomik ve siyasi dengelerini alt üst etmeye başlayan sığınmacı/göçmen politikasına amasız, fakatsız karşı olanlar. Bu kesim, sığınmacıların/göçmenlerin, gerçekten can güvenliği riski taşıyan istisnalar dışında geldikleri ülkelere gönderilmesini savunanlardan oluşurken, karşıda yer alan kesim, 90’lı yıllardan itibaren tüm kırılma noktalarında aktif bir biçimde ve ekonomik ve siyasi olarak bağımsız ulus devlet karşıtlığı ekseninde bir araya gelen ve neredeyse 40 yıldır ısrarla bu görülmemiş nüfus hareketini “hazmetmemiz” gerektiğini söyleyenlerden oluşuyor. Genel olarak, batı medyası ve hükümetlerinin tutumlarıyla paralel şekilde, konjontürel olarak bazen iktidar safında en önde yer alırken, bazen de daha önce desteklediklerine yapılan muhalefetin öncüsü rolünü üstlenebiliyorlar. Kendi nitelemeleriyle bir kısmı kandırılmış, bir kısmı kullanışlı aptal, bir kısmı yetmez ama evetçi, bir kısmı yandaş, bir kısmı fondaş, bir kısmı Atatürkçü maskeli Tanzimat Batıcılarından oluşan bu büyük koalisyonu oluşturanlar, konjontürün gereklerine uygun olarak bazen ayrı duruyor gibi yapsalar da, konu bu olayda olduğu gibi “önemliyse” yani “gerektiğinde” hızla bir araya gelebiliyorlar.

CHP içerisindeki Atatürkçü, ulusal bağımsızlıkçı çizginin önde gelen temsilcisi olarak görülen, bu yüzden ısrarla tasfiye edilmesi istenilen Önder Sav’a, millet ve milliyet kavramlarının farklılığına, dolayısıyla “eşit vatandaşlık” adı altında yürütülen manipülasyona dikkat çeken Birgül Ayman Güler’e ve ulusal hassasiyete sahip daha nicelerine karşı gerçekleştirilen linç operasyonlarının bir benzeri, yine aynı kesimlerin işbirliği ile bu kez Tanju Özcan’a karşı uygulamaya konuldu.

Benim bu yazıda dikkatinizi çekmek istediğim soru da tam olarak bu gelişme ile ilgili.

Tanju Özcan’ın sözleri sonrası basında ve özellikle siyaset kurumunda yaşanan, CHP’li bazı yöneticilerle/belediye başkanlarıyla AKP’li yöneticileri, sözde solcularla sözde liberalleri, sözde dindarları, Nagehan Alçı ile Ruşen Çakır gibi gazetecileri, yandaş ve fondaş basın yayın organlarının “müstesna” yazarlarını, göçmenlerin kendi ülkelerine girmemesi için, yabancının parasına muhtaç duruma düşürülmüş ülkeleri, parayla ikna etmek dahil en çirkin önlemleri almaktan, en ahlak dışı teklifleri yapmaktan çekinmeyen kendi hükümetlerini eleştirmeyip, bizim gibi ülkelerde insan hakları, demokrasi ticareti yapan batılı “bağımsız” basın yayın organlarını Tanju Özkan karşısında birleştiren “motivasyonun” ne olduğu.

1979 yılında TÜSİAD’ın, Ecevit’e gazete ilanlarıyla vermiş olduğu muhtırayla başlayıp, 24 Ocak Kararları, 12 Eylül Darbesi, Derviş “Reformları” ve AKP’nin iktidara gelmesini sağlayan siyasi ortamın hazırlanması ile devam eden son 40 küsur yıllık manipülasyondan bahsediyorum aslında.

(¹)https://qha.com.tr/haberler/politika/goc-ve-uyum-konulu-toplantida-turkiye-deki-goc-olgusu-anlatildi/310229/

(²)https://www.amerikaninsesi.com/a/bm-desa-raporu-turkiyedeki-gocmen-sayisi/5088989.html

(³)https://www.veryansintv.com/bu-utanc-hepimize-yeter