Bunalımdan çıkışın yolu kavramlarda birliktir (II)

Bunalımdan çıkışın yolu kavramlarda birliktir (II)

Türkiye büyük sıkıntılar içinde ve çıkış yollarını arıyor. Böyle zamanlarda aklıma hep, İskender Öksüz Hoca’nın kitabında okuduğum örnek gelir.

Kuzey Atlantik’te karanlık, yağmurlu, fırtınalı bir gece. Amerikan donanması manevradadır. İçinde amiralin de bulunduğu harp gemisinin gözcüsü uzakta bir ışık fark eder ve komutana bildirir. Komutan, ışığın sabit mi, hareketli mi olduğunu sorar. “Sabit” cevabını alır. Hareket hâlinde ışık, kaynağın sağa veya sola yönelmiş bir rotada olduğunu gösterir. Sabit ışık, kaynağın üstünüze geldiği anlamındadır. Daha yeni belirdiğine göre uzaklaşan bir kaynak değildir.

Komutan, işaretle emir verilmesini ister. Işık kaynağı ile harp gemisi arasında, şu işaret muhaveresi geçer:

- (Gemi) On beş derece sağa kırın.

- (Işık) Siz on beş derece sağa kırın.

- (Gemi) Derhâl on beş derece sağa kırın.

- (Işık) Siz derhâl on beş derece sağa kırın.

Komutan sabrın sınırındadır. Bu saygısız adama haddini bildirmeye karar verir:

- (Gemi) Ben harp gemisiyim. Sana emrediyorum. Derhâl on beş derece sağa kır.

Bakalım ne olacak diye beklerken, işaretçi cevabı tane tane okur:

- (Işık) Ben deniz feneriyim. Derhâl on beş derece sağa kır.

Bir anda öfke, meydan okuma yok olur. Amiral gemisi derhâl on beş derece sağa kırar.[1]

Paradigma değişikliğini çok net anlatan bu örnek yaşanmış bir olaydır. Şener Şen ve Çetin Tekindor’un başrollerinde oynadıkları Av Mevsimi filminde de bir türlü bulunamayan katil, ancak, “bakış açısı” değiştirilerek bulunabilmiştir.

ATEŞİMİZİ YÜKSELTEN SALDIRI NE ACABA?

Bunalımdan çıkışın yolu kavramlarda birliktir yazımda kavramlar üzerinde anlaşmak gerektiğinden bahsederek fikirlerimi yazmıştım. Niçin kavramlar üzerinde uzlaşma gerekiyor? İnsanlar kendi düşünceleri üzere yaşasalar olmaz mı? Elbette, çok da güzel olur. Ama yazının başlığında “Bunalımdan çıkış”tan da bahsediliyor. Yani büyük bir bunalımdan çıkış arıyoruz.

Peki, bunalıma niçin düştük? Ve gittikçe de sıkıntımız niçin artıyor? İktidarın dediği gibi üst akıl ve dış güçler mi? Emperyalistlerin vatanımız üzerinde gözleri var ondan mı?

Bu soruların hepsine de evet demek doğru ama tek başına bu evet ancak mazeret üretmek olacaktır. Çünkü üst aklın, dış güçlerin, emperyalistlerin, hasımların, düşmanların adı her ne ise onların bizi hedeflemesi sebep değil sonuçtur. Onlar hep vardılar ve üzerimizdeki emelleri hiç bitmedi. Fırsat bulduklarında yapması gerekenleri yaptılar. Bu fırsat nasıl ve niçin verildi, esas soru budur. Bu sorunun cevabı da kavramlar üzerinde düşünmemizi şekillendirecektir.

Türkiye 21’inci yüzyıla iktidar değiştirerek girdi. Öyle böyle değil, anayasayı değiştirebilecek çoğunluk çıktı sandıktan. Ama bir küçük ayrıntı vardı, bu iktidar sahipleri egemenliğin sahibi Türk Milletinin kimliğine itiraz ediyordu. Türkiye’de sadece Türkler yok, başkaları da var. Türk’üm derseniz onlara haksızlık yapılmış olur diyorlardı. Onlara göre “Cumhuriyet tekçi, asimilasyoncu ve retçi” idi. Çünkü “Tek bir etnisite, Türk etnisitesi üzerine kurulmuştu. Hâlbuki Kürt, Türk, Laz, Çerkez… 26 (bazen 36) etnik grup var”dı. Kurulduktan bir ay kadar sonra kurucu genel başkan olan R. Tayyip Erdoğan’ın  “Irka dayalı milliyetçilik yapmayacağız, dine dayalı milliyetçilik yapmayacağız, Türkiyelilik bilincini geliştireceğiz” açıklamasına çok da dikkat edilmemişti. Bütün gelişmeler Türkiyelilik üzerine yaşandı. Yani egemenliğin sahibi olan milletin adına, yani Türk denmesine, kimliğine itiraz ediliyordu.

Cumhuriyete itiraz yoktu. Çünkü cumhuriyet bir kimlik ifade etmiyordu. Egemenliğin kullanılış şekillerinden birisi olan cumhuriyette egemenin kimliği değil, temsil edenin seçimle gelmesi önemliydi. Bunu çok iyi biliyorlardı. Irak’ta meydana gelen değişiklikler bunun en açık örneği. Daha önce Irak Arap Cumhuriyeti iken şimdi artık Irak Federal Cumhuriyeti, parçalı ve ortaklı bir yapıya döndü. Önce Iraklı Arapların devleti iken şimdi Iraklı Kürtlerle ortaklık devleti oldu, yine cumhuriyet ve Irak vatanının sınırları da yine aynı. İkisi de değişmedi. Cumhurbaşkanları da seçimle geliyor. Sınırları da uluslararası hukukun koruması altında.

BEN KİMİM, BURASI NERESİ, BEN NE KADAR BENİM?

Vatan ve cumhuriyet eğer benimse önemli. Bu vatanın tamamı kimliğimle sahiplik altında ise tamamı hakkında söz sahibiyimdir. Eğer benim dışımda da kimlikler varsa mesela eski Yugoslavya veya SSCB’deki gibi farklı kimlikler varsa, artık ortaklıktır. İşte o zaman vatanın tamamı benim olmaktan artık çıkmış demektir.

Türk kimdir sorusuna tekrar cevap verelim. Bu sayede de “Bunalımdan çıkışın yolu kavramlarda birliktir” başlıklı yazımdaki bir eksikliği tamamlayalım. O yazıda Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un sözlük anlamlarını vererek Türk’ün hem Türkiye’de yaşayan bütün vatandaşlara; hem de dünyanın her tarafında yaşayan soydaşlar anlamına gelir dediğini belirtmiştim. Ercilasun Hoca’nın Kazakistan’da bir akademik dergi için yazdığı, MİSAK’ta da yayımlanan Türk sözündeki çok anlamlılık başlıklı ilmî makalesi bu konuda çok detaylı bilgileri içermektedir. Makale “Çok anlamlılılık (polysemy), dil biliminin çok önemli konularından biridir.” diye başlamaktadır. Bugün Atatürk’ün açtığı yoldan devam eden bizlerin de en hakiki mürşidimiz ilimdir. Hoca, makalesinde tarihi derinliğine, dünya coğrafyasını genişlemesine ele alarak Türk’ün dar ve geniş anlamlarını ortaya koymaktadır.

Vatanın sınırları içinde yaşayan herkes aynı kimliğe sahiptir, Türk’tür. Bu da zaten bir gerçekliktir. Ama yukarıda da belirttiğim gibi tarihî, sosyolojik ve siyasi bir gerçekliktir. Anayasa, yasalar ve uluslararası hukuk da böyle demektedir. Anayasamızı; yazılışında ayrı ayrı yerlerde kullandığı ifadeleri bir araya getirerek, tek bir cümle ile özetleyebiliriz; “Türk Milleti bütündür ve herkes, insan, birey, vatandaş, eşit ve Türk’tür”[2]

KENDİMİ SEVİYORUM DA, DİĞER 'BEN'LERİ DE SEVEBİLİR MİYİM?

Başta belirttiğim gibi egemen kimlikle mücadelenin sonucu olan bunalımın büyüklüğü egemenliğin sahibi Türk Milletinin büyüklüğünden gelmektedir. Milliyetçilik de bir millete mensubiyet şuuru, şuurun temelindeki en önemli faktör de sevgidir. Sevgi, kimliği merak ettirip araştırdığında akıl da devreye girer ve şuurun mimarisini oluşturur. Hem dar hem de geniş manadaki Türk kimliğine olan sevgi mensubiyet şuuru da bu sevgi ve aklın sonucudur. Tıpkı Türk tarihinin tartışmasız en büyüklerinden Atatürk’ün en geniş manasıyla Türk kimliğine aşkı da böyledir.

Bu aşk şoven, yani nobran, kaba, vahşi, başkalarına zarar veren bir bağlılık da değildir. Bunun mükemmel örnekleri vardır.

Hindistan’daki Babür imparatorluğu bir Türk devletidir. 1526’da Timur’un torunu Babür Şah’ın kurduğu devlet 1858’de İngilizler tarafın yıkıldı ve Hindistan İngiltere’nin sömürgesi oldu. Bağımsızlığını da 1947’de ilan etti. İngilizce hâlen resmî dili. 332 yıl hâkimiyet süren Türkler kültüre dokunmamış.

İki örnek daha vereceğim. Birincisi İstanbul’da, Aksaray’daki Vatan ve Millet caddelerinin kesiştiği yerdeki Murat Paşa Camisini yaptıran Has Murat Paşa’yla ilgilidir. Has Murat Paşa Bizans’ın kraliyet ailesi Paleolog hanedanından bir prenstir. İstanbul alındıktan sonra Müslüman olmuş ve Murat adını almıştır. Has Murat Paşa olarak bilinir. Otlukbeli Savaşında öncü birliklerine komuta etmiş, savaşta da şehit düşmüştür. İstanbul’un 1453’ün 29 Mayıs’ında alındığı ve hemen ertesi günde de Müslüman olmayacağı bir gerçektir. 1454’ün başında Müslüman olduysa, 1473 yazında şehit düştüğü Otlukbeli’ne kadar geçen 18,5 yıllık Müslümandır. Ama Türk Milleti Murat Paşa Camisinde yapıldığı yıldan bu yana ona Fatihalar göndermektedir. Onu bilenler de, bilmeyenler de…

İkinci örnek 1878 Berlin Kongresi’nde ikinci murahhasımız olan Müşir Mehmet Ali Paşa’dan[3]. Paşa aslında Katolik bir Alman ailesine mensup Avusturyalıdır. Müzik profesörü babasının ölümünden bir müddet sonra gemilerde miçoluğa başlar. Gemisi İstanbul’a geldiğinde yüzerek karaya çıkar ve Osmanlı’ya iltica eder. 14 yaşındayken Âli Paşa’nın himayesine giren Carl Detroit Müslüman olarak Mehmed Ali adını almıştır. Berlin Kongresinde temsilcimizdir. Bismark tarafından “ırkına ihanetle” suçlanır. Berlin dönüşünde Arnavutluk’taki isyanı bastırmak üzere görevlendirilir ve isyancılar tarafından şehit edilir. Soyundan gelen bir hayli ünlü asker, politikacı, şair ve yazar vardır. Kimsenin de Mehmet Ali Paşa’nın Türklüğü ve şehitliği ile bir problemi olmamıştır. Hiç kimse soyundan gelenlerin de Türklüğünden şikâyetçi değildir.

Türk Milleti, bir başkasına göre, olaylara göre veya zaman zaman açıkça saldıran düşmanlara göre tarif edilemez. Başkaları istiyorsa kendilerini bize göre tarif edebilirler. Bu onların bileceği bir şeydir.

Romanya’da, Gagauzyeri’ndeki Gagauzlar, “Bir kurşunla iki tavşan” vuruyorlar, biz Türkiye Türkleri de bir taşla iki kuş. Yaptığımız aynı. Ama aynı vatanda değiliz diye onları yok mu sayalım veya sevmeyelim mi? Seversek şoven oluruz diye sevgimizi ifade ederken, aman bir gören olmasın diye etrafımıza mı bakalım? Yardıma veya desteğe ihtiyaçları olduğunda kafamızı mı dönelim?

Bizim aşk hikâyelerimizde başkalarına nefret yoktur

Şovenizm ve ırkçılık özellikle Hitler’in İkinci Dünya Savaşı döneminde Yahudiler ile Çingenelere yaptığı soykırımla fikir dünyamıza iyice yerleşti. Kötü milliyetçilik ile başlayan cümlelerde örnekler hep oradan verildi. Bu konuda sohbet ederken tarih profesörü bir dostum hatırlattı, Hitler’in partisinin adı Nasyonal Sosyalist.  Nasyonaline bakıp “Milliyetçilik ırkçılıktır diyenlerin hiçbirisi, sosyalizm için böyle bir hüküm vermiyor.” dedi. Hâlbuki Stalin de on milyonlarca insanı ya öldürdü ya da yerinden yurdundan etti. Devletin adında sosyalizm, yönetiminde komünizm var. O hâlde sosyalizm ve komünizm; faşist, şoven, gaddar, zalim, insanlık düşmanıdır diyebilir miyiz?

Türk milletinin 8’inci yüzyılda taşlara kazınmış hikâyesinde gayet açıktır. Orhun kıyısında Bilge Kağan “Babam kağan on yedi erle dışarı çıkmış yürüyor diye ses işitip şehirdeki dağa çıkmış, dağdaki inmiş, toplanıp yetmiş er olmuş… yedi yüz er olmuş… ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş.” der. Buradaki kalkışma özgürlük içindir, bağımsızlık içindir.

Bilge Kağan kendi yaptığını anlatırken de: “Çıplak milleti giydirdim. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım.” diyerek yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkiyi anlatır.

Milliyetçi olmak cumhuriyetçi olmaya mani değildir. Vatansever ve yurtsever olmayı da içerir. Ama vatanseverlik veya yurtseverlik milliyetçilik kadar kavrayıcı ve kapsayıcı değildir. Vatanseverlik ve yurtseverlik,  savunma veya mücadele hattını tahkim ederek gücü artırır. Hatta onlarsız zayıf da düşülür. Ama Büyük Atatürk’ün Amasya’dan gönderdiği tamimde dediği gibi; “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” Yani asıl olan millettir.

Bir milletin kimliğiyle yapılan mücadelenin karşılığı, farklı kavramlarla hareket ederek verilemez. Aksine tıpkı vatana yapılacak bir saldırıya vatan için savaşarak karşılık verildiği gibi, o kimliğe sahip çıkılarak verilebilir. Aksi takdirde bunalımın baskısı daha da artarak devam eder.

[1] Prof. Dr. İskender Öksüz Türk’üm Özür Dilerim, Bilge kültür Sanat, 3. Baskı, s. 36

[2] Yeni Anayasa” bambaşka bir Türkiye demektir! https://millidusunce.com/yeni-anayasa-bambaska-turkiye-demektir/

[3] Hasip Saygılı, Osmanlı’nın Son 40 Yılında Rumeli Türkleri ve Müslümanları 1878-1918, İlgi Kültür Sanat, 2. B, S. 13-32