Kültür etkileşimleri

Yavuz Alogan yazdı...

Kültür etkileşimleri

“Kültür emperyalizmi” kavramı eskiden çok sık kullanılırdı. Gelişmiş emperyalist kapitalist ülkenin dışa bağımlı az gelişmiş ülke halkına kendi dilini, tüketim alışkanlıklarını ve estetik değerlerini aşılaması, böylece onu daha kolay sömürebilmesi, yönlendirebilmesi anlamına gelir.

1. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, Holivut sinemasıyla, müziğiyle, diliyle, kılık kıyafetiyle (trençkot, kot pantolon, naylon gömlek), giderek yeme içme alışkanlıklarıyla (sosyologların “McDonald’s-laşma” diye inceledikleri fast-food alışkanlığı vs), hatta içmimarî özellikleriyle (bkz. ellilerin sonu altmışların başında mutfaktan salona açılan servis penceresi, içki büfesi olan evler vs.) bütün dünyayı fena hâlde etkiledi.

O dönemde (1950’ler, kısmen 60’lar) “Küçük Amerika” olmaya çalışan ülkemizin kentli orta sınıfı bu dalgaya kapılıp gitti. Ankara’da Amerikan Pazarı denilen mağazanın ya da Piknik ve Goralı gibi ilk fast-food restoranların özellikle gençler için nasıl bir cazibe merkezi olduğunu gayet iyi hatırlıyorum.  

İlkokulda öğretmenimiz peşine taktığı sınıfı Millî Kütüphane’ye değil de Amerikan Kütüphanesi’ne götürmüştü mesela.  Bu olay bana hâlâ çok tuhaf gelir.  Aslında coşkulu ve şiddetli anti-Komünizm de o dönemde dayatılan bir siyaset olmanın yanı sıra, bir kültür emperyalizmi tasarımıydı.  Kurgusaldı. Zira öyle bir tehdit ve tehlike yoktu.  Galiba hiç olmadı.

Neyse, uzatmayalım.

İletişim devrimi ve internetin yaygınlaşmasıyla birlikte ABD’nin kültürel hegemonyası kırıldı, bütün kültürler ulaşılabilir hâle geldi. Evinizdeki bilgisayarın ekranından bir İran filmi, Norveç dizisi, elli yıl öncesinin Yeni Dalga İtalyan ve Fransız sinemasını bile izleyebiliyor; plak, kaset, cd  gibi  araçlara ihtiyaç duymadan her ülkenin müziğini anında dinleyebiliyorsunuz. Bizim “Muhteşem Süleyman” gibi televizyon dizilerimiz Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde izleniyor.

Dolayısıyla bugünün dünyasında Kültür Emperyalizmi diye feryat etmenin anlamı yok. Cin şişeden çıktı ve bütün dünyaya yayıldı. Rusya ve Çin gibi internete kısıtlama getirerek, Kuzey Kore gibi yasaklayarak o cini şişenin içinde uzun süre tutamazsınız. Bu dünyada kendi kültürünüzle var olmak istiyorsanız, bütün sanatsal ve kültürel faaliyetlerin önündeki engelleri kaldıracaksınız, bu alana yatırım yapacaksınız, sanatçıyı koruyacak ve yücelteceksiniz. Üniversiteleriniz ve araştırma kurumlarınız özerk, medyanız iktidardan ve büyük sermayeden bağımsız olacak.  Ve en önemlisi kendi kültürünüzün evrensel kültürün bir parçası olduğunu bileceksiniz.

Şahsen ben Netflix dizilerinin Kurtlar Vadisi tarzındaki diziler kadar kültürel tahrip potansiyeli taşıdığını sanmıyorum. Birincisinden hiç olmazsa bir şey öğreniyorsunuz. Kolombiya uyuşturucu kartelini anlatan Narcos dizisi mesela, bu türden kartellerin nasıl oluştuğunu, uyuşturucu trafiğinin nasıl işlediğini anlamak bakımından çok öğreticidir. İleride şu içinde yaşadığımız dönemin siyasî iktidarla iç içe geçmiş millî ve yerli uyuşturucu baronlarını anlatan diziler de yapılacaktır mutlaka. Benim için mesela Narcos dizisi Latin Amerikan solcu gerillasının bıraktığı boşluğu uyuşturucu kartellerinin nasıl doldurduğunu, varoş gençliğini efsaneler yaratarak ve para saçarak nasıl örgütlediğini, karizmatik mafya şefinin garibanlara nasıl rol modeli olduğunu anlamak bakımından da öğreticiydi.

Büyük gürültü koparan Kulüp dizisi bile Varlık Vergisi (1942) dönemini hatırlattı. Mesela bu diziyi izlememiş olsaydım, Tevfik Çavdar’ın “Türkiye’nin Demokrasi Tarihi”nde (İmge 2013)  konuya ilişkin anlattıklarını hatırlamaya çalışmayacak, kitaplığımda  İstanbul Defterdarı Faik Ökte’nin  “Varlık Vergisi Faciası” (Nebioğlu Yayınevi 1951) adlı kitabını aramayacaktım. Ayrıca dizi sinematografik olarak mükemmeldi; oyunculuk, kurgu, dönemin atmosferi, eğlence anlayışı, eski İstiklal Caddesi, kostüm makyaj dekor… Tek kelimeyle muhteşemdi.

Kurtlar Vadisi’nden ne öğrendik? Hiçbir şey!  Dümbelek tempolu mistik nağmeler eşliğinde silah fetişizmi, vatansever cinayet örgütü, içi boş ve kof bir delikanlılık kültürü, kanun tanımaz zorbalık, kadını bir tokatta yere seren maçoluk…  Polat Alemdar ve çevresindeki serseriler gençlerin kılık kıyafetini, konuşma tarzını, saç tıraşını bile etkiledi.  İçinde yaşadığımız mahalleden, ülkenin tamamına kadar etkili bir Kurtlar Vadisi tarzı oluştu.

Elbette eleştirel olmak gerekir.

Yani herhangi bir diziyi, af buyurun, “mal” gibi seyretmeyeceksiniz.

Mesela Narcos dizisinde yüceltilen CIA/DEA’nın uyuşturucuyla mücadelesinin bir palavra olduğunu, bu kuruluşların uyuşturucu trafiğini bizzat yönettiğini, sadece kendisine itaat etmeyen, sınırı aşan baronları devre dışı bıraktığını bileceksiniz.

Netflix’in neredeyse her dizisinde yer alan mutlu eşcinsel aşkının, emperyalizmin yurttaş hakları kavramını görmezden gelerek “insan hakları” kavramını etnik/dinî/cinsel    azınlık grupların özgürlük hakkı olarak yeniden tanımlamasıyla ilgili olduğunu bileceksiniz. 1789 Fransız Devrimi’nden gelen “yurttaş” kavramını unutturarak, sınıfsal ve ulusal mücadelelerin yerine 36 etnik grubun ya da eşcinsellerin özgürlük mücadelesini geçirmek, böylece az gelişmiş ulus-devletleri zayıflatmak 21. yüzyılın en parlak emperyalist buluşlarından biridir. Netflix’te eşcinsellerin mutluluğunu ya da azınlık grupların mağduriyetini izlerken bu parlak fikrin yakın dönem tarihini bileceksiniz.  

Kulüp dizisini izlerken elbette soracaksınız: 1950’lerde İstanbul’da Musevi yurttaşlardan başka mağdur kimse yok muydu?  Bıçkın jigolo taksi şoförü Fıstık İsmet’ten başka olumluya yakın tek bir Türk, sevimli bir bakkal amca, iyi kalpli bir polis memuru, Matilda gibi biriyle empati kurabilecek yardımsever bir tramvay biletçisi….

Netflix dizileri çocuklarımızı eşcinselliğe teşvik ediyor, Kulüp dizisi devletimize hakaret ediyor diye çemkirip telaş yaratmaya çalışmak günümüzün dünyasında ve ülkemizin içinde bulunduğu koşullarda sahtekârlıktan başka bir şey değildir.

Siz önce tarikat yurtlarında kafası hurafeyle doldurulup tecavüze uğrayan çocukları; tarikatların yaydığı, hatta sarıklı cüppeli hödüklerin televizyona çıkıp anlattığı “bademleme” âdetini düşünün. Kurucu temelleri bilinçli bir çabayla yirmi yıldır aşındırılan; kara para ve uyuşturucu şüphesi altında gri listelere giren, halkı yoksullaşmış, en karanlık cehaletin pençesine düşmüş, ne yapacağını şaşırmış devletinizi kurtarmaya bakın. Eleştirel olun, kitap okuyun, düşünün.  Kişilere değil ilkelere bağlanın. Kimsenin bize bir şey yaptığı yok. Başımıza gelen ve bundan sonra gelecek olan her şeyin esas sorumlusu biziz.

Bu sisli pazar gününde herkese iyi seyirler, eleştirel ve bağımsız düşünme gücü diliyorum.   yalogan@gmail.com