La Amistad’la umuda yolculuk

İsmet Hergünşen yazdı...

La Amistad’la umuda yolculuk

1830’lu yıllarda Amerikalıların siyahi insanlara ne zulümler ettiğini gösteren bir yargı süreciyle ilgili gerçek olaydan senaryolaştırılmış, izleyiciyi düşünmeye zorlayan etkileyici bir filmdir, Amistad.

ABD tarihinin utanç dolu bir dönemine götürüyor, bizleri...

Konusu, Küba’dan hani şu geçtiğimiz günlerde Joe Biden tarafından “sözde soykırım yalanına” maruz bırakıldığımız, günümüzün emperyalist gücü bir zamanların köle ticaretinin yapıldığı Amerika’sına getirilmekte olan elli üç Siera Lioneli’nin “özgürlük” mücadelesi...

Liderleri Cinque vasıtasıyla, İspanyolcada  “arkadaşlık, dostluk ” anlamına gelen “La Amistad” isimli tekneyi ele geçiren Afrikalılar, özgürce yaşam için ta uzaklarda bulunan ata topraklarına yelkenlinin rotasını çevirmişlerdir.

Harp gemisi Vashington tarafından yakalanan Afrikalılar, zamanın ünlü avukatlarından John Adams’ın savunması sayesinde özgürlüklerine ve sonrasında ana vatanlarına kavuşmuşlardır.

Yelkenli teknede bulunan özgürlük savaşçılarının kendi ülkelerine dönmek için 18. yüzyılda vermiş oldukları mücadele oldukça şaşırtıcı, bir o kadar da takdire şayandır.

Ya günümüzde...

Hemen hemen hergün yüzlerce insanın, özgürce bir yaşam ve hayata tutunabilme arzusu genelde hüsranla sonuçlandığı gibi maliyetli ve tehlikeli bu yolculukta ölümün soğuk yüzüyle de karşılaşılmaktadır.

Hele ki, çaresizlik ve kıstırılmışlık içindeki insanların sessiz çığlıkları haline gelmiş “Valeria ve Aylan bebeklerin  yolculukları”,Amistad”  filmi kadar kamuoyunun bile dikkatini yeterince çekmediği bir gezegende yaşıyorsak...

Gelişmiş Batı ülkeleri ile savaş, kıtlık ve fakirlik sarmalında istikrarsızlığın hakim kılındığı ülkeler arasında sürdürülen ve epeyce göçmenin hayatını kaybettiği düzensiz göç hareketlerinde bundan daha kötüsü ne olabilir ki?

Ayrıca hedef ülkelerin sosyal istikrar, demografik güvenlik, kültürel kimlik, hukuk sistemi, refah devleti felsefesi ve iç güvenlik meselelerinde göçle ilgili tutum ve davranışlarında farklı yaklaşımlar sergilediği de bir hakikatken...

Az gelişmişliğin yoksullukla kuşatılmış ülkeleri ile zengin ülkeler arasında refah seviyesindeki farkın daraltılması ve şiddetin ortadan kalkması mümkün olmadan, bu göç hareketliliği hiç şüphesiz dünya döndüğü müddetçe devam edecektir.

Bizlerse; göçü oluşturan temel nedenlerden siyasi istikrarsızlık, ekonomik yoksunluk ve dış kaynaklı askeri müdahaleler gibi bahanelerin arkasına gizlenerek, medyada yer alan “Kimsenin Görmek İstemediği Trajedi haberleriyle, yaşananları yok farz etme noktasında günlük yaşantımızı sürdüreceğiz.

Bir taraftan; olup bitenlere kayıtsız ve sessiz kalan, sorumluluk almaktan kaçınan, sığınmacılara ölümün yüzünü gösteren Batı Dünyası...

Diğer taraftan; altı milyon mülteciye yani Avrupa ülkelerinin toplamının üç katı insana ev sahipliği yapan, onca sorununa rağmen kararlı ve istikrarlı bir şekilde göç politikasını yönetmeye çalışan, vermiş olduğu olduğu mücadele ve emeğin karşılığını uluslararası camiadan alamayan Türkiye...

 “Umut Denizi’nden Ölüm Denizi” haline dönmüş olan Akdeniz ve Ege Denizi geçişli göç hareketlerinin merkezi konumunda bulunan Türkiye, sahip olduğu çekici özellikleriyle geçmişte olduğu gibi günümüzde de cazibe merkezi olmayı sürdürmektedir.

Yasa dışı göçten kaynaklanan olumsuzluklar ekonomik, sosyo-kültürel ve demografik yapımız üzerindeki baskısını her geçen gün artan bir ivmeyle hissettirdiği gibi başta kamu düzeni ve güvenliğimiz ile haddi zatında Türkiye’nin geleceğine de tehdit oluşturmaktadır.

İnsan haklarının korunmasını amaçlayan etkili bir göç stratejisi sadece ulusal değil, asgari paylaşım noktasında uluslararası bir sorumlulukta gerektirir.

Bir insanlık sorunu ve dramı haline gelen mülteci hareketlerinin önüne geçilmesinin yegane yolu çaresiz, yoksul ve muhtaç insanların hayata tutunabilmesini sağlayacak çözümlerin ana ekseninde, “insanların kalplerini kazanmak için dahi olmak yetmez, merhamet ve cesaret de olmalıdır.”