İsmet Hergünşen yazdı…
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, geçtiğimiz aylarda “Yeni Osmanlıcılık” tartışmalarını yeniden gündeme taşımıştı.
Söz konusu değerlendirmesinde, Türkiye’nin ulus-devlet sınırlarının ötesine geçerek “Osmanlı millet sistemine benzer bir yapılanmaya yönelmesi ve Hazar-Akdeniz-Körfez üçgeninde bölgesel bir güç olarak “Büyük Türkiye” haline gelmesi gerektiği savunulmaktaydı.
Bir benzeri de yıllar öncesinde “Stratejik Derinlik” doktrini çerçevesinde coğrafyasında merkezi bir güç olması gerektiğini savunan siyasi anlayış tarafından ortaya konulmuştur.
Mahkemenin “Mutlak Butlan” kararı sonrasında göreve getirilen Ana Muhalefet Partisi liderinin bu doğrultuda yaptığı açıklama doğrusu kamuoyunda şaşkınlıkla karşılandı.
“Osmanlı’nın topraklarına bakın. Türkiye o coğrafyaya gitmek, o coğrafyada kendi kişiliğini geliştirmek zorundadır. Küçülerek değil, büyüyerek gitmek zorundayız. Osmanlı coğrafyasında Türkiye olmalı.”
Emperyalist mücadelelerin tüm hızıyla sürdüğü günümüzde, bu yöndeki açıklamalar; ya gündemi değiştirme çabası ya da dış destek arayışının bir göstergesi olarak görülmelidir.
Atanmış liderlerinin siyasi geleceği uğruna partisinin kurucu ve kuruluş değerlerinden uzaklaşılmasını görmezden gelenlerin de bu tablo üzerinde düşünmeleri gerekmektedir.
Dikkat edilirse, bu söylemlerin hemen hiçbirinde “Türklük” ve “Türk Ulusu” kavramlarına belirgin biçimde yer verilmemektedir.
Tarih tam da bu nedenle önemlidir. Geçmişten ders çıkarabilen uluslar, geleceğe daha sağlam adımlarla yürüyebilir.
Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında yaşanan gelişmeler bunun en açık örneklerinden biridir.
Dönemin yöneticilerinin gerçeklerden uzak, öngörüsüz ve maceracı politikaları yalnızca bir imparatorluğun tarih sahnesinden silinmesine yol açmamıştır. Bir ulusu Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşması sonrasında Anadolu’nun dar bir bölgesine sıkıştırılma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştır.
Yok edilmenin eşiğine getirilen Türkler gerçeği görmüş olacak ki; tek adam yönetimini temsil eden monarşiden ve padişahlıktan uzaklaşarak, ¨Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir¨ düşüncesinde bulunan Mustafa Kemal’in yanında yer almıştır.
Atatürk’ü çağdaşlarından ayıran en önemli özellik dönemin gerçeklerini doğru analiz yeteneği, milli hedefleri gerçekçi temeller üzerine inşa edebilmesiydi.
Tarihten ders çıkarmış, coğrafyanın stratejik önemini doğru değerlendirmiş ve milletin önüne uygulanabilir bir hedef koyabilmişti.
O yıllarda da bir tarafta fırsatçılar, diğer tarafta vatanseverler vardı.
Ancak tarih tercihini vatanseverlerden yana kullanmış; üniter devlet yapısı temelinde Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve sınırları Lozan Barış Antlaşması ile tescil edilmiştir.
Bu manada Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi, bir kehanet veya mutlak hükümden ziyade; tarihin tekerrür eden doğasına ve devletlerin karşılaştığı krizlere ilişkin sosyolojik ve siyasi bir uyarıdır.
Ülkesinin, savunduğu ilkelerin ve kurulmasına öncülük ettiği partinin bir gün emperyalist düşüncelere açık hale gelebileceğini öngörmüş olsaydı, haklı çıkmış olmaktan memnuniyet duymayacağı kesindir.
Kimi açıkça, kimi ise üstü kapalı biçimde gerçekleşmesi mümkün olmayan hayallerin peşinde koşanlar cumhuriyet felsefesiyle hesaplaşmayı amaçlamaktadır.
Ancak daha da rahatsız edici olan, bunu çarpık bir tarih anlayışı üzerinden yapmalarıdır. Bu yaklaşım ne ilk kez görülmektedir ne de son olacaktır.
Tarih göstermektedir ki, milletlerin yükselişi kadar gerileyişleri de çoğu zaman gerçeklikten uzaklaşmalarıyla başlamaktadır.
Siyasi hedefler ile mevcut kapasite arasındaki dengenin bozulduğu her dönemde bedeli toplumlar ödemiştir.
Türkiye bugün ekonomik, siyasi ve toplumsal çeşitli sorunlarla karşı karşıyadır.
Bu sorunların çözümü, geçmişin imparatorluk tahayyüllerinde ve üçüncü ülkelerin girdilerinde değil; Cumhuriyet’in kuruluşunda ortaya konulan akılcı devlet anlayışındadır.
Hukukun üstünlüğü, kurumsal kapasite ve milli egemenlik ilkesi kısacası Anayasa’nın belirlediği temel ilkeler bu yolun yapı taşıdır.
Son sözse; Türklerin şanlı bir tarihi vardır, fakat o tarih yalnızca okuyana, anlayana ve ondan ders çıkarana yol gösterir.