Olağanüstü hâl

Yavuz Alogan yazdı...

Olağanüstü hâl

Seçim ihtimali dışında “demokrasi”yi çağrıştıran hiçbir mekanizması kalmamış bir devlette egemenlik tartışmalı bir konudur.

Egemenliğin kayıtsız şartsız ya da asgari düzeyde millete ait olmasını sağlayan bütün anayasal kurumların, siyasî iktidarı idarî ve mali olarak denetleyen bütün devlet aygıtlarının bilinçli bir çabayla yok edildiği, üstelik yönetilemeyen ve her türlü modern örgütten yoksun bırakılmış halkın önceki gibi yönetilmek istemediği bir kriz toplumunda sorulması gereken soru şudur:

“Olağanüstü hâle kim karar verir”

Buradaki “olağanüstü hâl”i bildiğimiz OHAL’le karıştırmamak gerekir. Toplumun bütününü ve Devlet’in geleceğini doğrudan etkileyen (beka sorunu!), siyasî iktidarın mevcut anayasanın ve kanunların üstünde yer almasına imkân verecek kadar önemli bir durumun ortaya çıkması olağanüstü hâldir.

Bu durum ortaya çıktığında hukuk siyasî iktidarın emrine girer.

Nitekim Nazilerin Hukuk Şefi Dr. Hans Frank, “Nasyonal Sosyalist ideolojinin karşısında hukukun bağımsızlığı yoktur,” sözleriyle bu durumu özetlemiştir. İktidar partisinin benimsediği ideolojinin nasları (nusûs), topluma dayatılan hegemonik yapısı her türlü hukukun üzerindedir. Nurnberg Mahkemesi’nde yargılandıktan sonra idam edilen, cesedi yakılıp Isar Nehri’ne serpilen (1946) Hans Frank, Alman yargıçlarına şu talimatı vermişti: “Vereceğiniz her kararda önce kendinize şunu sorunuz: ‘Benim yerimde Führer olsaydı nasıl karar verirdi?” (W. Shirer, Nazi İmparatorluğu, c. 1, Ağaoğlu 1970, s. 426).

Burada artık anayasa işlevini kaybetmiştir, hatta fiilen mevcut değildir; parlamentoda çoğunluğu elde ederek iktidarı ele geçiren siyasî parti kendisini her türlü yasayı çıkarabilecek kadar güçlü hisseder; kendi programını anayasaya dönüştürebilir, yasama-yürütme-yargı görevlerini parti organlarında aldığı kararlarla yerine getirebilir.

Her sorunu, içine yerleştiği Saray’ın yaldızlı salonunda toplanan atanmış danışmanlarıyla müzakere eder; aldığı kararları basit bir teknik aygıta dönüşmüş olan parlamentoya her durumda onaylatabilecektir. Parlamento artık bir tasdik makamıdır ve iktidar partisi muhalefet partilerini ve onları destekleyen kitleleri, neyin gerçek, doğru ve uygun olduğuna ikna etmek gibi bir külfete katlanmak zorunda değildir; çünkü hükmedebilmek için gerekli çoğunluğa (mesela 50 + 1) sahip olmuştur.

Olağanüstü hâle karar verebilir; ülkenin varlıklarını satışa çıkarabilir, kara para aklayabilir, taraftarlarını “kurtuluş savaşı”na (!) çağırabilir, ülkeyi jeostratejik bir meta olarak güçlü devletlere satabilir; kendisine biat eden silahlı güçleri örgütleyebilmişse iktidarını sürdürebilmek için iç savaş çıkarabilir; parlamentodaki çoğunluğunu kaybedeceğini saptaması hâlinde muhalif partileri kapatıp genel başkanlarını tutuklayabilir. Bunları beceremeyecek olsa bile niyet edebilir, girişimde bulunabilir. Egemendir. Egemenliği ele geçirmiştir. Ve teknik olarak kanun koyucu bir mafya örgütünden farksızdır;

Yirminci yüzyılın tartışmalı Nazi hukukçusu Carl Schmitt (1888-1985) “Egemen kimdir?” sorusuna şu cevabı vermiştir: “Egemen, olağanüstü hâle karar verendir.” Schmitt’e göre egemenliği “soyut olarak” tartışmak spekülasyondur; önemli olan “somut uygulama”dır; “yani, bir anlaşmazlık durumunda kamusal çıkarı veya devletin çıkarını, kamu güvenliği ve düzenini… neyin oluşturduğuna kimin karar vereceği”dir (Carl Schmitt, Siyasi İlahiyat,   Dost 2014, s. 14).

Peki kararı veren, iktidarını sürdüremeyecek şekilde zayıflarsa, kendi içinde çözülmeye başlarsa ne olur?

Başka deyişle, kendi siyasî partisini, besleyip güçlendirdiği çıkar gruplarını, kendisine bağladığı medyayı elde tutmak için gerekli militan aygıtları, denetleyici komiserler örgütünü oluşturamamışsa; gerektiğinde iç savaş çıkarabileceği silahlı güçleri örgütleyememişse; üstelik geniş seçmen kitleleri nezdinde meşruluğunu kaybetmiş ve halkın, eski deyimle, “mâşeri şuuru”nda (toplum vicdanı) mahkûm edilmişse ne olur?

Bu durumda seçimleri kaybeder ve bir başka siyasî parti ya da partiler koalisyonu, itişip kakışarak, biraz çatışarak ya da en kötü durumda kan revan içinde iktidarı ele geçirir. Bu kez yeni iktidar “olağanüstü hâl”e karar verir. Durum gerçekten olağanüstü olduğu için tek başına kendi programını ya da mutabık kalınan bir koalisyon hükümeti programını anayasaya dönüştürür; kendi kanunlarını çıkararak yola devam eder.

İç savaş benzeri seçim mücadelesinden net ve kabul edilebilir bir sonuç çıkmazsa, devlet dağılıp yok olmayacağına göre, asker ve sivil bürokrasi duruma el koyar. O da “olağanüstü hâl”e karar verir ve devraldığı sistemi amansız bir totaliter rejime dönüştürerek silah zoruyla egemen olur.

Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu hatırlatacak olan tek şey halk hareketinden çıkacak bir Millî İrade’nin etnik/dinî/cinsel fark gözetmeden yurttaşların tamamını temsil edecek bir Kurucu Meclis toplamasıdır.

Ne kadar kaotik olursa olsun halk hareketlerinin terbiye edici özelliği vardır. Bütün büyük devrimler ve tarihe geçmiş her türlü Toplum Sözleşmesi arkasına güçlü bir halk hareketini alarak gerçekleşmiştir. Bu hareketler mevcut siyasî toplumu, içindeki bütün partileri, grupları, fraksiyonları ve eğilimleriyle birlikte terbiye eder, ayıklar, onlara HAKİKAT’i gösterir. Yurttaşların taleplerini ve durumlarını hareket hâlinde dile getirmeleri, halkın yaratıcı gücünü harekete geçirir, bilincini dönüştürür, toplumların kaderini, tarihin gidişatını değiştirir; mevcut masayı devirir ve yeni bir masanın kurulması için yolu açar.

Aksi hâlde, mevcut masanın üzerine her kim çıkarsa çıksın olağanüstü hâle karar verecek ve kendi egemenliğini topluma dayatacaktır. Halk hareketlerinin, büyük isyanların terbiyesinden geçmemiş bir ülkede demokrasinin “d”sini bulamazsınız. Tarihte örneği yoktur. Artık kimse size yukarıdan özgürlük, demokrasi ve yurttaşlık hakları vermeyecektir. yalogan@gmail.com