Oy kaygısı ve üslup

İsmet Hergünşen yazdı...

Oy kaygısı ve üslup

Algılamaya çalıştığımız dünyadan, kafa karıştırıcı çok farklı bir dünyaya evrildiğimizi görmezden  gelemeyiz.

Küresel karmaşanın odak noktasında ve güvenlik hedefleri herşeyin üstünde olan Türkiye, son yıllarda çok bilinmeyenli iç ve dış politikaya mahkum edilmiş vaziyette.

Irak, Libya, Suriye ve Afganistan....

Hakeza Doğu Akdeniz’de yaşanan gerilimler.

Ege Denizi bağlantılı sorunlar.

Ulusal devlet anlayışını tehdit eden bölücü ve gerici terör ile sığınmacı hareketleri. 

Uygarlaşmaya karşı Arap dünyası ve sınırlarımıza dayanan köktendincilik.

Kuşatma altında bir ülke, Türkiye...

Avrupa’nın eşiğinde bir Türkiye’nin Ortadoğu, Ortaasya ve Afrika’nın müslüman çoğunluklu ülkelerinde gerçekleşen sıra dışı eylemlerden ve ülkelerin parçalanmasına giden süreçten etkilenmemesi mümkün değil. 

Ölümlerin değersiz kılındığı coğrafyalarda gelinen son nokta ise sivil ölümlerin asker ölümlerle neredeyse başabaş hale gelmesi ve ne amaca hizmet ettiği belli olmayan vekalet savaşlarına devam edilmesidir. 

Bu topraklarda yaşananlar coğrafyanın kader olmasından ziyade, yönetimine mahkum edilen güçlerin öngörüsüzlüğü ve ortaya çıkan krizleri yönetme zafiyetleridir.

“Halk için en iyi olanı sadece biz biliriz” anlayışındaki totaliter rejimlerde yaşanan gelişmeler esasen bir ibret vesikasıdır.

Umut yüzyılı olması beklenen 21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakacağımız ve iki yıl içerisinde Cumhuriyetimizin kuruluşunu kutlayacağımız düşünüldüğünde, yaşanılan trajediler bırakın tarihi, yakın geçmişten bile yeterli dersler çıkartılmadığını göstermektedir.

Hal böyleyken, ya iç politika...

Üniter devlet yapısı ve sosyal dokunun bozulmasına olanak sağlayacak etnik, din ve mezhep istismarı. 

İkinci Dünya Savaşı sonunda çok partili döneme geçişle birlikte oy devşirebilmek ve siyasal yaşamı sürdürebilmek için hassas konularda ödünler verilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş değerlerine telafisi mümkün olmayan hasarlar vermiştir.

Siyasal bir çıkar aracı olarak yaşam alanına müdahale edilerek halka yeni bir yaşantı duygusu aşılamak ve bir takım eğilimleri aksiyon haline çevirmeye çalışmak hiçbir yarar sağlamamıştır. 

Hakim kılınmaya çalışılan karmaşa ve kargaşanın  ülkemizi üçüncü dünya ülkesi görünümünden öteye götürmeyeceği de bilinmelidir.

Dış mihraklarca günü geldiğinde kullanılma noktasında hareket eden ve kendisini maskeleyen dinci oluşumlar ile bölücü terörün ülkemize ve özellikle insanımıza verdiği siyasal, ekonomik ve sosyal tahribat ortadayken, yaşananları yok farz etmek akıl tutulmasıdır.

Eğitimli genç işsizliğin her geçen gün arttığı ve geçici koruma altına alınan milyonlarla ifade edilen sığınmacıların halihazır durumu, çatışma zemini yaratacak eylem ve söylemlerden kaçınılmasını, sosyal ve ekonomik sorunlara çözüm bulunulmasını zorunlu kılmaktadır.

Ortanın solundan tutucusuna kadar siyasal yelpaze ne kadar geniş olursa olsun, iktidar mücadelesi “demokratik, laik, sosyal ve bir hukuk devleti” söyleminde Anayasa ve yasalarda belirlenmiş kurallar silsilesinde yapılmalıdır. 

Gerçekçi ve ileri görüşlülük çerçevesinde pragmatik fikirler zemininde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaratılan duygu ve politik görüşün ihtiraslardan arınmış bir şekilde “yurtta barış ve dünyada barış” ekseninde sürdürülmesi esas olmalıdır.

Son sözse; her ne maksatla olursa olsun, inanç ve kimlik sömürücülüğü en büyük insanlık suçudur.