Türkiye’nin refahı artıyor mu?

Türkiye’nin refahı artıyor mu?

Bir ülkenin refah seviyesini ölçmek için ekonomistler esas olarak o ülkedeki (i) üretimin düzeyi ve istikrarı; (ii) tüketim tercihlerinin tatmini ve; (ii) bölüşüm ve paylaşımda adalete bakar. Yani, mesela, zaman içinde değerini kaybeden bir para birimiyle ifade edilen gelir artışı, refahta artış anlamına gelmez.

Bu kriterler penceresinden bakarsak, Türkiye’nin refahı artıyor mu?

(i)  Bir zamanlar Türkiye’nin de arasında bulunduğu ‘yükselen’ ekonomilerin, ya da, daha geniş bir ifadeyle, gelişmekte olan ülkelerin, gelişmiş ülkelerden daha hızlı büyüyerek gelişmiş ülkelerin gelir düzeylerine yakınsaması beklenir. Örneğin  son 30 yıldır ortalama yüzde 9.5 büyüyen Çin, dünya üretimindeki payını yüzde 1.75’den yüzde 15’e çıkarıp, kişi başına geliri de yaklaşık 30 kat artırarak bunu gerçekleştirme yoluna girmiş görünüyor. Türkiye’ye bakarsak, aynı dönemde kişi başı gelirimiz yaklaşık 5 kat artmış, dünya üretimindeki payımız ise binde 5’den ancak yüzde 1 düzeylerine gelebilmiş. Bu üretim performansıyla, dünya ekonomisinde Çin gibi söz sahibi olmamız ve gelişmiş ülke ekonomilerine yakınsamamız yakın dönemde maalesef mümkün görünmüyor. Dış şoklar karşısında en kırılgan ülkelerden biri oluşumuz da üretim yapısındaki sorunların göstergesi.

(ii)    Tüketim tercihlerimizin ne derece karşılandığı konusu ise, piyasalara erişim olanaklarının artışı ve mal ve hizmet çeşitliliğinin, ticaret yoluyla da olsa, sağlanmasıyla ölçülebilir. 2000’lerin başında kazanılan makroekonomik istikrarla beraber küçük ve orta işletmelerin ve hanehalkının finansa erişiminin hızla artışı bu açıdan olumlu bir gelişme olarak görülebilir. Ancak, 2000’lerde değişen ihale yasalarıyla kaynak dağıtımında rekabetçi olmayan uygulamalar ve bunların üretimde yol açtığı verimsizlikler; global likidite bolluğuyla artan gelirin geniş halk kesimlerine yayılmayıp üst gelir gruplarında toplanması; finansal gelişmenin sürdürülebilir istihdam yaratacak üretimi desteklemek yerine özel kesimin artan (2018 itibarıyla GSYİH’nın yaklaşık yüzde 40’ı) borçluluğuna yol açması sonucunu doğurdu.

Finansal gelişimin refaha bu ters etkisinin yanı sıra, kar eden kamu üretim araçlarının özelleştirilmesi  ve verimsizliklerin yol açtığı artan işsizlik ve enflasyon da geniş halk kesimlerinin alım gücüne ve refahına önemli öçüde zarar vermekte. Ülke refahının kamu varlıklarıyla da ölçüldüğü düşünülürse, hem stok ve hem de gelir akışı olarak refah düzeyimizin düştüğü açıktır. Varlık fonuna aktarılan kamu varlıklarına dair faaliyet raporlarının yayınlanmayışı, ülke varlıklarının akıbetine dair endişeleri desteklemektedir. Enerji ve gıdada artan dışa bağımlılık, yüksek teknoloji ürünlerinin ihracat içindeki payında gelişme sağlanamaması ve böylece artan iktisadi dengesizlikler iç talebi daha da kısıtlamakta. Bu durumda halkın tüketim tercihlerinin tatmin edilmediğini söylemek yanlış olmaz.

(iii)    Gelişmekte olan bir ülkede, tipik olarak sosyo-ekonomik farklılıklar çoktur; bu yüzden farkları azaltacak fırsat eşitliğini sağlayan mekanizmaların varlığı önemlidir. Oysa, ülkemizde gitgide artan eğitim masrafları, sosyal geçişgenliğin, yani alt gelir grubundaki kişilerin gelecekteki gelir ve harcama kapasitelerini artırma potansiyelinin önünde büyük engel oluşturmaya başladı.

Paylaşımdaki artan adaletsizliğin önemli bir göstergesi, en üst gelir grubunun Gayrı Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) ’dan aldığı payın en düşük gelir grubuna oranıdır. TÜİK’in 2018 verilerine göre, nüfusun en zengin yüzde 20’si GSYİH’nın yarısına yakınını alırken, nüfüsün en düşük gelire sahip yüzde 20’si ise GSYİH’nın sadece yüzde 6’sını alıyor. Başka bir bakışla, en zengin yüzde 20’lik kesimdeki 16 milyon kişi, ortalamada en alt gelir grubundaki 16 milyon kişinin ortalama gelirinden yaklaşık 8 kat daha fazla kazanıyor. TÜİK maalesef bu rakamları geniş yüzdelik birimler halinde yayınlıyor ve, bu yüzden, mesela en zengin yüzde 1’lik kesimin son yıllarda ne kadar zenginleştiğini sayılarla ifade etmemiz tam mümkün olmuyor. Yine de, küresel resesyona rağmen artan dolar milyonerlerinin sayısı (2018 itibarıyla 83 bin civarı) toplumda alt gelir gruplarından yapılan adaletsiz transferleri gözler önüne seriyor.

Tüm bunlar ışığında, Türkiye halkının refahının arttığını söylemek mümkün değildir.

Oysa, önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, bunu yapmanın kurumsal mekanizmaları bellidir ve Türkiye’nin bunları hayata geçirebilecek vatansever kadrolara şiddetle ve hemen ihtiyacı vardır…

Zararın neresinden dönülse kardır!