Ümit Kocasakal

Dilekçe

featured

Yaşamın derin gizlerinden bazılarını bence büyük ölçüde çözebilmiş yazar ve düşünürlerden büyük usta Nikos Kazancakis’in “El Greco’ya Mektuplar” isimli enfas yaşam ve mücadele özetini yeniden okuyorum. Bu bir yaşam muhasebesi, kendi deyimiyle bir “dilekçe”.

Şöyle diyor Usta “Bu hayatta benim tanıdığım biricik değer şudur: Kişinin basamaktan basamağa ve güçleriyle azmin kendisini götürebileceği kadar yükseğe çıkma mücadelesi…Yani sen okuyucu, bu sayfalarda benim insanlar, acılar ve fikirler arasında izlediğim yolu gösteren, kanımın damlalarından yapılmış kırmızı çizgiyi bulacaksın…Generalim savaş bitiyor, dilekçemi yazıyorum; işte şöyle savaştım, yaralandım, tereddüt ettim, ama kaçmadım; korkudan dişlerim birbirine vuruyordu ama kanlar fark edilmesin diye alnımı kırmızı bir mendille sarıyor ve saldırıya geçiyordum…Yani dilekçemi dinle General ve hükmünü ver.“ En zor (belki de en gerekli) yolculuk, insanın kendi içinde yapacağı yolculuktur. Öyle anlaşılıyor ki her insanın bir Golgotha’sı, kafasına dikenli taç takanları ve çarmıhçıları var. Benim de bir yandan kanımı silip tırmanmaya devam ederken öte yandan yavaş yavaş büyük Usta gibi kendi muhasebemi yapıp dilekçemi hazırlamaya başlama zamanım geldi galiba. Bu yazı, biraz uzun da olsa sadece bir süre kesme dilekçesi. 

Yolu ve yoldaşları belli, efendi gibi gördüğü Avrupa Birliği’nden (ve kim bilir başka hangi uğursuz çevrelerden) binlerce Avro’yu ülkesi ve devleti aleyhine algı operasyonlarında görev yapmak adına almakta bir beis görmeyen, mandacılığı yazarlık, hezeyan ve hakareti keskinlik olarak yutturmaya kalkan, bir şekilde elde ettiği köşesini şahsi kin ve hesapları için kullanıp, perde arkasındaki kimi kişi ve çevrelerin kalemşorluğunu yapıp “siparişlerini” yerine getiren, yıllardır yazılarında, ekranlarda kendi milletini, insanını, devletini, toplumsal değerleri aşağılayan (hepsi arşivlerde duruyor) bir “yazdırılan”; kendisininkine bakmadan bir mesleki faaliyetimi çarpıtıp, üstelik seviyesiz bir üslup ve hakaretamiz, çirkin ifadelerle hukukun, savunma avukatlarının ve benim ahlakımı sorgulamaya kalkıyor. Sipariş üzerine olayları amaca uygun olarak çarpıtarak, hedef göstererek toplu linçe davetiye çıkarıp bir de sözüm ona ahlak dersi vermeye kalkmak gerçekten de büyük cüret. En pişkin ifadesi de “Bana kimse inanmadığım yazıyı yazdıramaz, düşünmediğim sözü söyletemez, zaten bu satırları da böylece yazabiliyorum.”Gerçekten mi? Müthiş! Bu ifade bile “suçluların telaşı”  göstermiyor mu? Öyle ya, durup dururken “inanmadığınız bir yazının yazdırılamayacağı” vurgusuna neden ihtiyaç duydunuz?  

Ancak mızrak çuvala sığmıyor, yazının siparişini veren “servis sağlayıcı” belli oluyor. Nitekim yazının zamanlaması (baro seçimleri yaklaşırken), önceki seçimlerdeki benzer yazıları, yazısındaki üslup, sürekli olarak vurgu yaptığı “ulusalcılık”, “Kemalistlik”, “toplumda ve politikada rol modelliğine soyunma hakkı yoktur” buyurması, kimin ürettiği tanıyanlarca malum olan “sevimli diktatör” (her durumda sevimsiz diktatör olmaktan iyi) ifadeleri hem kendisini hem de perde arkasındaki azmettireni (gerekli bilgileri sağlayıp elde edilmek istenen maksadı belirleyen hukuk dünyasına hiç uzak olmayan servis sağlayıcıyı), yazıyı “sipariş” edip yazdıranı ele veriyor. Böylece bir taşla birkaç kuş vurulmuş oluyor: Yaklaşan baro ve Barolar Birliği seçimlerinde dizayn denemesi, yükselen ulusalcı-Kemalist dalgayı şahsım üzerinden kırma, temsil ettiğimi söylediği değerlerin toplumsal yaşamda ve siyasette egemen olma ihtimalini azaltma (toplumda ve politikada rol modelliğine soyunma hakkı yoktur !”) yönünde önleyici bir atış. Aklıma bir söz geliyor: “Ne insanlar gördüm üzerlerinde elbise olmayan, ne elbiseler gördüm içinde insan olmayan”.  

Bu arada Bayan “Yazdırılan” beni Ulusalcılığın marka patent vekilli ilan etmiş. Böyle bir iddiam hiç olmadı ama onur duyarım. Bu yolda vekillik yok, yol arkadaşlığı var. Ancak şurası kesin ki hiçbir “vekillik”; köşesini ve kalemini “kiraya” vermekten, “sipariş” yazarlıktan, küreselcilikten, mandacılıktan, sahte bir “muhaliflik” kisvesi altında ülkeye, devlete ve millete karşı muhalefetten, toplumun değerlerini aşağılamaktan daha acıklı, daha zavallı olamaz! Bir şarkıdan esinlenerek mırıldanıyorum “Küçüksün daha çok küçüksün bu yüzden saçmalaman, hezeyanların bu yüzden, bu yüzden kendini bu kadar önemli zannetmen”. 

Esasen yazıyı bitirmiştim ki; yazıları ve hezeyanları ile gerçek anlamda “Bayan” bir “yazdırılan”; köşesini şahsi husumetleri için kullanmayı, istismar etmeyi sürdürerek, bir yandan avukatlığa ve avukatlara diğer yandan kişilik haklarıma saldırı ve hakaret içeren, tamamen bilinçli, sipariş ve yönlendirmeli olduğu açık olan yazılarına yenisini eklemiş. (Kendisi adeta benim “vurucu” “meleğim” haline geldi! ). İyi de olmuş, gerçekler biraz daha belirginleşmiş.Bu yazısı ile bir “yazdırılan”, tezgahlanan algı operasyonunu iyice açık ederek yüzüne gözüne bulaştırmış. Kime saldırdığına, neye yöneldiğine dikkat ettiniz mi? Şahsımı “Kılavuzu” olarak nitelediği Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubuna! Aslında onun temsil ettiği düşünce ve değerlere. Bu şekilde de “siparişin” arkasındaki/arkasındakiler, gerçek niyet ve amaç çok net anlaşılmıyor mu? Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu, siyasi çizgisi ve ilkeleri, milli çizgisi ile bu bayan ve benzerleri için zaten korkulu rüya! Bu Bayanı (ve arkasındakileri), saz arkadaşlarını, küresel destekçilerini; İstanbul Barosunu Önce İlke Grubunun yönetmesi kahrediyor. Her seçim döneminde olduğu gibi yine İstanbul Barosu seçimlerine “kilitlenmiş”, daha doğrusu “güdümlü” roket gibi “rampaya” çıkarılarak “hedefe” kilitlendirilmiş! Tıpkı yazının “siparişi” ni veren servis sağlayıcı gibi! Asıl kılavuz ilişkisi de burada. Bütün dert Önce İlke Grubunu, onun anlayışını baro yönetiminden uzaklaştırmak. Kendisi kılavuzsuz hareket edemediği için olsa gerek herkesi öyle sanıyor. Ben grubun kılavuzu değil, mensubiyetten onur duyduğum sade bir üyesiyim. Bu grup kişilerle kaim olmayacak şekilde benden önce de vardı, benden sonra da var olacak; ilkelerini koruduğu, ikinci cumhuriyetçi sızmalara izin vermediği sürece de Cumhuriyet değerlerini, demokratik-laik sosyal hukuk devletini, insan haklarını, tam bağımsızlığı, ulus ve üniter devleti, avukatlık mesleğini ve hak arama hürriyetini savunmaya, Atatürk çizgisinde yürümeye, gerçek anlamda Cumhuriyet değerlerine sahip çıkmaya devam edecek. Benim üzerimden Önce İlke grubuna saldırmayı, bel altı vurmayı, birilerinin arkasına saklanmayı bıraksın. İşte buradayım. Küresel ve küreselci yoldaşlarıyla, köşedaşlarıyla, siparişçi servis sağlayıcılarıyla, AB’den temin edebileceği tankı, topu tüfeğiyle gelsin. Biz emeğimizle, onurumuzla mesleğimizi icra ediyoruz. Gizli saklı işimiz, ilişkilerimiz yok. Önce kendisi avroların (bu arada yükseliyor!), karanlık küresel ilişkilerinin, icra ettiği ve etmediği “görevlerin”, köşe ve kalem suiistimalinin hesabını versin. İşlediği hakaret suçları ile kişilik haklarına saldırının fatura ve hesabı ayrı. Bu, diğerlerinin yanında ayrıntı…  

Bunun yanı sıra yine, işine gelen yeri kesip çıkarıp alma, çarpıtmalar var elbette. Mahkeme başkanı ile aramda vekâlet tartışması yaşandı, çünkü gerçekten de vekâletim yoktu! (halen de yok, buyursunlar olmayan bir şeyi bulup çıkarsınlar !). Başkan da haklı olarak bunu dile getirdi. Orada “sunulduğu” ifade edilen şey vekâlet değil, genç meslektaşın şahsıma verdiği duruşmaya özgü yetki belgesi! Bu belgeyi de bir yetkilendirme olmakla doğal olarak bu genç meslektaş sundu. “Servis sağlayıcı” ya eksik servis etmiş ya da gerçeği ifade etmek işlerine gelmemiş. Tutanakta geçen sanık “müdafii” ifadesi ise bana değil, Başkana ait ve teknik olarak yanlış. Ayrıca aktardıklarından dahi, asıl altını çizdiğim hususların, davadaki meslektaşların görevlerini gerektiği gibi yapabilme adına tamamını ilgilendiren usuli meseleler olduğu da açıkça ortaya çıkıyor. Diğer çarpıtmaya gelince; daha önce de belirttiğim üzere adı geçen şüphelinin müdafii olan meslektaşımın talebi üzerine verdiğim hukuki görüş esasa (suçun varlığı ya da yokluğuna) ilişkin olmayıp, tamamen avukatlık mesleğinin faaliyetini engelleyen görüş yasağı ve kısıtlamasına ilişkin, yani avukatlık mesleğinin yapısına ve işlevine ilişkin, avukatlık hukuku ile ilgili bilimsel ve ilkesel bir görüş. İsteyen herkese de sunabilirim, tamamen arkasında olduğumu yinelerim. Üstelik her durumda şahıslar da farklı. Bunları kendisi de hukukçu olan sipariş sahibine de sorabilir. Bu bayan bugüne dek yazdıkları ve yazmadıkları/yazamadıkları, söyledikleri ve söylemedikleri, köşesini ve kalemini “kiraya” açması ile; ilke konusunda en son konuşması gerekenler arasındadır. Ben de size “kaleminizi ve köşenizi kiraya veremezsiniz”, “sipariş alamazsınız”, “algı operasyonlarında görev alamazsınız” demedim, ilkeli bir yazar olamazsınız, olsanız olsanız “yazdırılan” olursunuz dedim! İlke kim, siz kim? Ne güzel söylemiş Oğuz Atay: Zaten senin ‘’hiçin’‘ fesat”. Mesleğimizi nasıl yapacağımızı bu gibilerden öğrenecek değiliz. Asıl hasbelkadar elde ettiği köşelerle toplumu aydınlatma yönünde kamusal bir işlev gören bu gibi köşe yazarlarında gerçek anlamda fikir, erdem ve ahlak, ülkeye bağlılık aramak bizlerin hakkı. Bir de köşesini kişisel hırs ve husumetlerle, bu tür “siparişlerle” meşgul etmemek. (Bu iki paragraf, yazının bütünselliğini bozmamaya gayret edilerek sonradan eklenmiştir) 

Bu tür algı operasyonlarında operasyon görevlileri ve toplu linççiler bazen gerçeklerin, olguların değil, yaratılmak istenen algıların daha belirleyici olabildiğini, çamur insana yapışmasa dahi iz bırakabileceğini çok iyi biliyorlar. Bel üstü grekoromen güreş yerine bel altı dalış ve vuruşları tercih eden, düelloyu göze alamayıp puslu havaları, sosyal medyada ve köşelerde, ekranlarda pusu kurmayı, darağaçları oluşturmayı amaca daha uygun bulan, toplu linçin hazzıyla kendinden geçen çevrelerin varlığını da. Hesapladıkları başarının sırrı da burada! Başarı dediysem, geçici, oyuncak zaferler…  

Nitekim zaten evde kalmaktan sıkılmış, tercihan Asmalı Mescit’te fiziksel ortamda tadılmak istenen linçin hazzını, aynı olmasa da sosyal medyada, bir takım yazışma gruplarında yaşamayı da yeterli bulanlara, kini şahsımdan ziyade düşünceme yönelen ikinci cumhuriyetçilere, “hormonlu” solculara, liboşlara, etnikçilere, terör sevicilerine, aynaya bakmaksızın herkesi “faşist” ilan eden yeni sömürgeci-Sevrcilere bir süre de olsa oyalanacak bir şeyler çıkıyor. Malum koro hemen devreye girdi. Elbette ki “yurttan sesler” de, yurdun sesi de değiller! “Aaa duydunuz mu, “ulusalcı”, “Kemalist” Ümit Hoca kimin davasına girmiş, bi de mütalaa vermişAaaaYaaaa.”Sanki birisini öldürmüşüm, dolandırmışım, çalıp çırpmışım gibi. Emeğimle mesleğimi icra etmişim. Ne büyük suç ve günah! Ne müthiş bir algı yaratıcılığı!  

Bunların arasında; ne yazık ki avukatlık mesleğinin genetik yapısını bildiği halde farklı maksatlarla linç korosuna katılan bir kısmı “barocu”, “avukat hakları” savunucusu, yüzüme gülüp, sırtımı sıvazlayan “meslektaşlarım!”, sözde “dostlar!“ da var. Sanırsınız ki hepsi ahlak ve erdem timsali! Acaba, klavye gevezelikleri dışında bugüne dek hangi riskleri göze alıp, hangi taşın altına ellerlini koymuşlar. Sırtım acıyor ve kanıyor. Ama bu, tırmanışı sürdürmeye engel değil. “Hadi, ama hadi” nidalarıyla hep başkasından bekleyen, hiçbir tehlikeyi, riski göze almaksızın, elini taşın altına koymaksızın en küçük bir yanlışı, boşluğu arayıp, “eleştiri”, “değerlendirme” kisvesi altında klavye başında, rakı sofralarında adam asmaca oynamak, ağız dolusu küfür ve hakaret. Ne yüce bir erdem! Şarkılar çalmaya devam ediyor: “Hayat bazen öyle insafsız ki, küçük bir boşluğundan yakalar/ Hissettirmez en zayıf anında, yüreğinden yaralar.”  

Her daim pusuda ve tetikte bekleyen güdülü sosyal medya beslemelerine, her dönem kullanışlı yanar dönerlere, avroculara zaten diyecek bir şey yok. Eğer belirtildiği şekilde “Ulusalcı”, “Kemalist” olmayıp da; (Allah göstermesin) gayrı milli, ikinci cumhuriyetçi, etnikçi, alt kimlikçi, Soroscu, terör destekçisi/sevicisi, AB muhibbi, emperyalizmin taşeronu olsaydım bu tür linçlere maruz kalır mıydım acaba? Bu nedenle bu gibi çevrelerden gelen linç, düğün bayramdır. 

Daha önceki pusu ve linçlerin yeterli olmayabileceği ihtimaline binaen, son olarak CHP’den planlı, haksız ve hukuksuz ihracın bu temelini gizleyebilecek, yaralı ”kurbana” son darbeyi vuracak harika bir fırsat ! Özgürlük, kardeşlik, demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü, savunma hakkı, masumiyet karinesi, usul hakları gibi kavramları sadece kendileri ve uygun gördükleri malum kişiler için savunan sahtekârlar, masalcılar, köşelerinden ve ekranlardan yaylım ateşine başlıyor. Bazıları ise “düelloyu” göze alamadığından veya ne olur ne olmaz düşüncesiyle isim verme cesaretini dahi gösteremeden saldırıyor. Ulusalcılıktan, Kemalizm’den bu denli nefret edip bir o kadar da korkuyorlar. Oysa korkunun ecele faydası yok. İyi niyetli eleştirilere bir diyeceğim yok. Ancak güya “bizim safta” olan, gerçekte konum ve sıfatlarını başta siyaset olmak üzere bir yerlere gelebilmek adına kullanan bazıları da bu toplu linçte yer almanın yahut dışarıda kalmamanın olası getirisini (siyasette ve ticarette) hesaba katarak derhal koroya katılıyor. Dost, düşman daha da belirginleşiyor.  

Gün doğarken bülbüller susar. Sırtlanlar ve çakallar ise alacakaranlıkta, puslu havalarda ortaya çıkar. Düello yürek gerektirir. Pusu için ise insani hiçbir değere, yüreğe ihtiyaç yoktur. 

Şöyle bir yakın geçmişime bakıyorum: Herkesin susup kaçacak delik aradığı dönemlerde kumpaslarda; Türkiye Cumhuriyetine ve Türk milletine düşman her türlü uğursuz çevre ve temsilcileri/taşeronlarıyla onca boğuşma, çarpışma, mevzilenme, soruşturma, dava, yüzlerce program, konferans. Hepsi ülkem içindi helali hoş olsun, vazife saydım, pişman değilim, onurumdur. Gerekirse yine yaparım. Sonra bu süreçte işlediğim iddia edilen büyük “günahlarıma” bakıyorum. Ünlü “Adalet Yürüyüşüne” katılmamak! Fikirsel anlamda Atatürk düşmanları ile yürümeyeceğimi ilan etmek! Bu ülkenin umudu olması gereken ancak fiziki ve fikri işgal altındaki CHP’de sonucu belli bir adaylık süreci ile kralın çıplak olduğunu dile getirip, bir yön duygusu yaratmaya çalışarak fincancı katırlarını ürkütmek! Doğrudur veya yanlıştır değişmeyen bir çizgi, kuruluşa, Cumhuriyet değerlerine, Atatürk’e, onun çizgisine, ilke ve değerlerine hep sadık kalmak, bundan ödün vermemek. Yine büyük bir günah olarak, (sanki ilk defa çıkıyormuşum, sanki partinin ilkelerini, programını çiğneyen benmişim gibi) televizyona çıkarak büyük bir “parti suçu” işlemek! Karşılığında da aslında bir “mıntıka temizliği” olarak ihraç. Ülkede onca kokuşmuşluk, rüşvet, yolsuzluk, dolandırıcılık, hırsızlık, ahlaksızlık, türlü türlü suistimallerin yanında son olarak büyük bir suç, bilimsel görüş vermek, duruşmaya girmek, emeğiyle mesleğini icra etmek!  

İşte bu korkunç “suçlar” ve “günahlar”, bazı kişi ve çevreler bakımından bir anda her şeyi sıfırlayıp, yapılanları yapılmamış kılıyor. Bir anda kişinin siyasi görüşü, çizgisi, boynuna asılan kurgulu bir yafta ile sanki tamamen görünmez oluveriyor, buharlaşıp uçuveriyor. Bu açıdan ilk taşı atabilmek için günahsız, ahlaklı, erdemli olmak da gerekmiyor. İnsan harcamak ve öğütmek bu kadar kolay. Plak dönüyor: “Unutulmaz deme bana, unutulur, unutulur /Unutulmaz denen günler, unutulur, unutulur / Bu hayat böyledir dostum, yaşanan gün mazi olur / En değerli hatıralar, bir gün gelir unutulur”. 140 karaktere sığan kelimeler ne yazık ki kişinin karakterini örtebildiği gibi, çapı olduğundan çok büyük de gösterebiliyor. Aynı şekilde içeriği boşaltılıp ustalıkla başka şeyler doldurulan bazı kavramlar (demokrasi, özgürlük, hak, Cumhuriyet, muhaliflik vb) da bazı kişilerin gerçek yüzünü çok iyi maskeleyip gizleyerek toplumu ninnilerle uyutacak masalcı amcalar veya teyzelere dönüştürebiliyor. Belli bir gazetede, sitede yazıyor olmak, gizlenebilmek adına yeterli olabiliyor. Olan güzel ülkeme oluyor.  

Bu şartlarda artık; doğrudan bir vekâletle bu davayı alıp üstlenmediğimi, davada vekâletimin olmadığını, müdafii konumunda bulunmadığımı, bir meslektaşın o duruşmaya özgü bir yetki belgesi ile yetkilendirmesine bağlı olarak birkaç duruşmaya girdiğimi, yani vekilin vekili olduğumu, sunulanın vekâlet değil “yetki belgesi” olduğunu, ceza sorumluluğunun şahsiliği bağlamında bunun da sadece bir sanık ile ilgili olduğunu, bu hususların tutanaklarla da sabit olduğunu, her hukuki yardımının şüpheli veya sanığın fiillerinin, dünya görüşünün, yapısının benimsenmesi anlamına gelmediğini, avukatın kendisini müvekkille özdeşleştirmemesi gerektiğini, aynı şekilde bir avukatın da kendini özdeşleştirmediği sürece bir davadan hareketle müvekkili ile özdeşleştirilemeyeceğini, damgalanamayacağını, bir davaya girilmesinin (fail ve fiil bakımından bir benimseme olmadığı sürece) kişinin dünyaya bakışını, siyasi düşüncesini değiştirmeyeceğini, bir ceza avukatı açısından bunun mesleki/teknik bir faaliyetten ibaret olduğunu, namusuyla bir mesleği icra etmenin bir emek olduğunu, emeğiyle faaliyet göstermenin kınanacak bir davranış olmadığını, adil yargılanma hakkına uyularak yapılacak yargılama sonucunda verilecek hükmün kamu vicdanında daha güçlü bir meşruiyet taşıyacağını, topluma olan sorumlulukların yanı sıra kişinin ailesine karşı da sorumluluk taşıdığını; duymak istemeyen kulaklara, ardına ve arkasındakilere bakmadan algı operasyonlarına balıklama atlayan çap sorunu yaşayan klavyecilere anlatmak sanırım faydasız.  

Yanlış anlaşılmasın, doğru/yanlış kişiye göre değişken olsa da; genel anlamda ben de tamamen hatasız bir insan olduğumu iddia etmiyorum. Ben de insanım ve her insan gibi hatalarım elbette ki vardır, olacaktır, olmuştur. Adı üstünde “hata”. Nietsche’nin dediği gibi “İnsanca, pek insanca!“. Bu olayda yanlış bir şey yaptığımı düşünmesem de, bana değer veren, benden beklentisi olan yurttaşlarımın, dostlarımın böyle bir davada belirttiğim şekilde de olsa bulunmamı yanlış bulmalarını, bu yöndeki iyi niyetli eleştiri ve serzenişlerini anlayabiliyor, alıp başımın üstüne koyuyorum. Özellikle avukatlık mesleğinin felsefi ve hukuki temelini bilmeyen, genetik yapısını yeterince tanımayan yurttaşlarımın, dostlarımın bu tür yaklaşımları anlaşılabilir bir şey, anlıyorum (Kaldı ki avukat olduğu halde bunu anlamayan yahut anlamak istemeyen veya anladığı halde farklı saiklerle başka söylemlerde bulunan meslektaşlar da var). Bu anlamda tek üzüntüm istemeden de olsa kendilerini incitmiş olabilme olasılığı. Ama lütfen bunu farklı bir şekilde değerlendirmesinler. Nil Burak’ın söylediği gibi “İyi gün dostları siz şöyle durun, gerçek dostlar beni yerden yere vurun”.  

Ancak dostlarımın bir şeyi bilmelerini, unutmamalarını isterim: Özdeşli, bilinçli bir tercih ile kabule göre “hata”, avukatlığın faili ve fiili benimsenerek veya benimsenmeksizin/sadece teknik olarak yapılması farklı şeylerdir. Hiçbir zaman olmadığım gibi görünmedim, göründüğüm gibi olmaya gayret ettim. Bu ülkeye, devlete, Cumhuriyete, Atatürk’e hep minnet beleyerek kendimi borçlu hissetim ve kısmi de olsa bu borcu ödemeye çalıştım. Görüş ve faaliyetlerimde hiçbir şekilde kişisel bir hırs, şahsi bir menfaat ve beklenti gözetmedim. Baro başkanlığını kendiliğimden bırakarak bunun somut örneğini de verdiğimi zannediyorum. Zaten gözetseydim şimdi başka ve fakat bu şekilde, ilkelerden ödün verme karşılığında olmayı istemeyeceğim bir yerlerde olurdum. Son nefesime kadar da bu değerlere, ilkelere bağlı kalacağım.Hiç kimse düşüncelerimi, inançlarımı, beni benden alamaz. 

Her şeye, her çarpıtmaya, algı operasyonuna rağmen yanımda olan, beni tanıdığı için “kafası karışmayan”, “şüphe duymayan”, serzeniş ve eleştirileri olsa bile bunu samimice, sınırları içinde ve orantılı şekilde dile getiren, bana inanan ve güvenen, destek veren tüm dostlarıma yürek dolusu teşekkürler. Değerleri ve varlıkları paha biçilmez, hakları ödenmez.  

Ancak anladım ki gerçekten de hiçbir çelik yelek, “dost kurşununa” karşı etkili ve koruyucu olamıyor. 

Şimdi anılarımı, yapabildiklerimi ya da yapamadıklarımı, doğrularımı ve yanlışlarımı, günahlarımı ve sevaplarımı toplayıp, uzun zamandır çıkmak istediğim içsel yolculuğum için bavuluma koyuyorum. Büyük Usta’nın (Kazancakis) “Yokuş yukarı tırman ve kanlı ayak izlerini izle” öğüdündeki kanın, çoğu kez kişinin kendi kanı olduğunu şimdi şimdi anlıyorum. Yine anlıyorum ki bazı yollar yalnız yürünmeli. Gerektiğinde kişi kendi Golgotha’sına çıkıp kendini çarmıha gerebilmeli, ya da başkasına fırsat vermeksizin sehpaya çıkıp kendi sandalyesini tekmeleyebilmeli. Haksız olsa bile; bir düşünce veya mücadeleye zarar vermemek adına bir bedel ödemek gerekiyorsa da çekinmeden, başı dik olarak bu bedeli ödeyebilmeli. Böyle gerekiyorsa ödeyeceğim.  

Düşüneceğim, okuyacağım, yazacağım çok şey, yapacağım “yolculuklar” var. Bunlar da mücadelenin, “tırmanışın” farklı görünüm ve parçaları. Mutlaka iddia edildiği gibi “toplumda ve politikada rol modelliğine soyunmak !” (ki böyle bir iddiam veya planlamam olmadı) fiziken bir yerlerde olmak yahut sürekli konuşmak gerekmiyor. Bazı sözler, engeller gerektiğinde susarak aşılmalı. Oğuz Atay’ın dediği gibi “Cam kırıklıkları gibidir bazen kelimeler, ağzına dolar insanın. Sussan acıtır, konuşsan kanatır”.  

Bu arada yine Büyük Usta’nın, enfes Zorba Romanındaki şu saptamasının değerini bu vesileyle bir kez daha anlıyorum : “Her şey boş patron, yeter ki adamın iyi bir karısı olsun !”. Çok şükür ve iyi ki; iyinin de ötesinde muhteşem bir karım, çocuklarım, ailem ve gerçek dostlarım var. Asıl büyük zenginliğim de bu. Bundan daha iyi bir liman ve sığınak da, merhem de olamaz. Ne güzel demiş Oğuz Atay: “Ne ölmek nefessiz kalmaktır, Ne de yaşamak nefes almaktır… Yaşamak; sevilmeyi hak eden birine yaşamını harcamaktır.” Çok şükür başta karım ve çocuklarım olmak üzere benim açımdan bunu sonuna kadar hak edenler var.  

Yine cızırtılı bir plak çalıyor, büyük sanatçı Erol Evgin usta ne de güzel söylüyor:” Her kelime yalan, her yürek vefasız/ Can üzgün perişan, can suskun kararsız / Çek git diyor şeytan, git sessiz sedasız / Ve gittiğin zaman sanma ki sızlarlar ardından / Ben bu dünyadan, dosttan düşmandan aldım payımı gidiyorum. / Günahlarımla, sevaplarımla aldım başımı gidiyorum/ Gitgide yüreğime, ince bir sızı girse, gizli bir ateş beni yaksa da gidiyorum / Ben bu hayattan, aşktan sevdadan aldım payımı gidiyorum. / Günahlarımla, sevaplarımla aldım başımı gidiyorum. Her duygu yıpranmış, her bakış anlamsız, can bıkmış usanmış, can çökmüş zamansız. / Çek git diyor şeytan, git sessiz sedasız. / Ve gittiğin zaman sanma ki bir kal diyen çıkar ardından. / Ben bu dünyadan, dosttan düşmandan aldım payımı gidiyorum./ Günahlarımla, sevaplarımla aldım başımı gidiyorum. “ 

Biraz düşünmeli, kendimi dinlemeli, tartmalı, soluklanmalı, izlemeli, görmeli, bir yol haritası belirlemeli, zihnimdeki yapbozun parçalarını birleştirmeliyim. Bu bir

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

30 Yorum

  1. 6 Mayıs 2020, 17:17

    Kibirli ve küstah bir kadının yazdıkları ile bu kadar kolay geri çekilmemek gerekir
    Kocasakal’ın baro başkanlığı döneminde yurtseverlerin sesi ve çığlığı olarak bizlere yaşattığı heyecan, verdiği mücadele belleklerimizde ve tarihin onurlu sayfalarında hakettiği yerini almıştır. Doğal olarak bu onurlu duruşu kirletmek ve hesabını görmek isteyenler çıkacaktır.
    Bu karşı devrimci güruha prim vermemek ve yurtseverlerin sesi olmak adına mücadeleye daha da azimli devam etme zorunluluğunuz vardır. En ufak bir engelde tökezlemek Ü. Kocasakal gibi bir devrimciye, mücadele insanına yakışmaz. Böyle bir lüksünüz olamaz.
    Lütfen ayağa kalkın ve asıl yürüyüşümüz olan Kemalist ideolojiyi egemen kılma ve eksik kalan devrimleri tamamlama sözümüzü birlikte yerine getirelim.

  2. 6 Mayıs 2020, 01:07

    cok ısabetlı bır karar olmus. Ah hocam chp gıbı cop partıden ıhrac edılene kadar beklemeseydın keske. Dıncılere gol atması ıcın harıka ortalar acarsan onlarda esssek degıl atarlar golu . Zaten kale bos bılıyosun hocam. Odaklanma sorunu oldu sanırım.
    su karanlık donemde bır umut olarak cıktıgının farkındasındır. Ama hamlelerın cok yanlıstı. Cok stratejık hatalar yaptın. Bıraz dınlen. Hatalarını gozden gecır. Boyle bır zamanda adnan hoca davasına gırmenın sonuclarını kestırememıs olman hayret verıcı.
    Lıder olma potansıyelı olan bırı ekmek parası ya da meslek deyıp savunmamalısın. Haklı olmana ragmen. Sen farklı olmalısın. Bunları soylemek haddım degıl ama cumhurıyet degerlerını savunan bır vatandas olarak hakkım.
    Chp ele gecırıldı. Oradan artık bır hayır gelmez hocam. Artık yerımız mudafaa i hukuk olmalı. Daha gerıye gıdıp sıcramalıyız.
    Bıraz dınlen hocam. Ite cakala yeter maskara oldugumuz. Bu ugursuz sırtlan surulerını durduralım artık. Bu zulme dur dıyelım. Allaha emanet ol.

  3. 5 Mayıs 2020, 23:00

    Hocam,Türk Milleti olarak tutunacak bir dal arıyoruz.
    Siz konuşmalarınızda hep söylerdiniz ya “Çanakkalede,12 yaşında bu vatan için ölümü göze almış şehitlerimiz sizleri göreve çağırıyor” diye,şimdi Şehitlerimiz bizleri göreve çağırıyor.Hiçbirimizin mazeret üretme lüksü yok,birlik ve beraberliğimizi bozmadan, elimizden ne geliyorsa yapmalıyız.Atalarımız ellerinden ne geliyorsa fazlasıyla yaptılar ve şimdi sıra bizde.
    Allah,Türk Milletinin Yar ve Yardımcısı Olsun…..

  4. 5 Mayıs 2020, 20:29

    Sayın Kocasakal,
    evin sahibinin evi terketmeside neymiş!
    Saygılarımla…

  5. VURULDUK EY HALKIM UNUTMA BİZİ…
    Uğur Mumcu, Necip Hablemitoğlu ve niceleri gibi onu da mı yitireceğiz?!
    Bu kadar kolay mı olmalı?
    Bu lüksümüz var mı?
    Yukarda örnek olarak verdiğim bu iki aydınımızın ve aramızdan alınan diğerlerinin yerleri doldurulabildi mi? Geldi mi bir Uğur Mumcu daha? Kolay mı yetişiyor onlar sanıyorsunuz?
    Ne zaman ders alacağız defalarca yaşadıklarımızdan?
    Eskiden bomba veya kurşunla yapıyorlardı, artık medyadaki kalemşörler üzerinden algı operasyonlarıyla yapıyorlar. Onları bizden alıyorlar…
    Nasılsa gerçeklik sonrası çağda(Post-Truth Era) nesnel gerçekler kimseyi ilgilendirmiyor. Siyasette ve işbirlikçi medyadaki algı yaratma ustaları kitleleri farklı algılarla oraya buraya sürüklüyorlar. Fareli Köyün Kavalcısı misali…
    Şimdi, Atatürkçü kitle bu operasyona teslim olup olmayacağına karar verirken, Sayın Kocasakal da bu durumda cephe gerisine çekilip çekilmemeye karar verecek.
    Bu lüksümüz var mı? Bence, Hayır yok! Sayın Kocasakal’a sahip çıkacağız!
    Evet, Sayın Kocasakal da birçokları gibi, bu savaşımın kişilerden bağımsız ilerlemesi gerektiğini, herkesin birer nefer olması, hatta birer Mustafa Kemal olması gerektiğini söylüyor. Kendine öenm yüklemiyor.
    Bir yere kadar doğru. Ülkemizi Kuruluş Ayarlarına döndürebilmek için önce toplumun geneline yayılmış bir bilinçlenme gerekiyor, sonra da herkes elini bir şekilde taşın altına koymalı.
    Gerçek o ki, toplumsal olarak bugün bundan oldukça uzağız.
    Toplum olarak gereken bilinç düzeyine ulaşabilmemiz için ÖRGÜTLENMEMİZ gerekiyor. Örgütlenme için de Sayın Kocasakal gibi DNA’sıyla oynanmamış, yerli ve milli gerçek aydınlara gereksinimiz var.
    Her örgütün kendi içinde şu veya bu şekilde bir hiyerarşisi olur, olmalıdır. Sadece neferlerden, rütbesiz erlerden oluşan bir “ordu”nun zafere ulaşması olanaksızdır. Bunun için en başta, Atatürkçülere liderlik yapacak, kanaat önderi yurtsever aydınlar bir araya gelmeliler.
    Bana göre, bu aydınlarda olması gereken birçok özelliğin yanı sıra dürüstlük, hiçbir kişisel çıkar gütmemek, dava için kendini geri plana alabilmek ve gereğinde daha başka bedeller ödemeye hazır olmak gibi nitelikler aranmalı. Bugüne kadar egosu boyunu kat be kat geçmiş, ihtirasları ise aklının, bilisinin ve yeteneklerinin önüne geçmiş sayısız narsist ve oportünist sözde Atatürkçü gördük. Bunlar bir araya gelerek örgütlenmenin önündeki en büyük engel.
    Atatürkçü topluma düşen de, sapla samanı ayırmak. Bizler, gereğinde sıradan bir nefer olamayan, hatta ikinci adam dahi olmaya tahammülü olmayan megaloman ruh hastalarının değil, vatan ve millet uğruna Atatürk Yoluna çıkmış memleketin has evlatlarını bulup onların ardından gitmeliyiz.
    Biat ve itaat kültüründe yetişmiş gerici yobazlar son derece disiplinli ve kararlı hareket ederken ve her durumda reislerinin arkasında dururken, Atatürkçülük adına yola çıkanlar iki kişiden fazla bir araya gelemiyorlar. “Gözününü üstünde kaşın var” misali birbirlerini çelmelemekten en küçük bir birliktelik oluşturamıyorlar.
    Sayın Kocasakal gibi zor yetişen az sayıdaki gerçek aydınlarımızı da sahipleneceğimiz yerde, “üzümün çöpü, armudun sapı” diyerek küstürüp kaçırıyoruz. Atatürkçüler olarak kaybeden gene biz oluyoruz.
    Sayın Kocasakal konuyu iki kez açık ve yalın bir dille net olarak aydınlattı. Bence, anlayan anladı, anlamayanın da zaten anlamaya niyeti yok, kendi bilir. Ayrıca, bunun gibi olaylar toplumda turnusol kağıdı işlevi görürler. Dost görünen bazılarının maskeleri düşer, gerçek yüzleri ortaya çıkar. Bu açıdan bir getirisi de olur.
    Ülkenin getirildiği noktada Atatürkçülerin Sayın Kocasakal gibi son derece değerli ve nitelikli bir Kemalist aydını yitirmek gibi lüksleri kesinlikle yoktur.
    Sayın Kocasakal içinse ulu önderin “SÖZ KONUSU VATANSA GERİSİ TEFERRUATTIR!” sözü geçerlidir.
    Kaygılarımla

  6. 5 Mayıs 2020, 18:57

    AB Mandacısı Mine Kırıkkanat’ın Acıklı İtirafları..
    Kendi kendilerine aydın diyen bazı kişiler bir kampanaya başlatmışlar, Türklerin 1915’de soykırım yapmış olduğunu iddia ederek Ermenilerden özür dileyen çarşaf çarşaf duyurular yayınlamışlardı.
    20 Aralık 2008 tarihli “Özür Dileyenler” başlıklı yazımda, bu sözde aydınlardan bazılarının adlarını vererek AB’den hibe almış olduklarını ortaya koymuştum. Bu AB hibecisi aydınların hibe olarak cebe indirdikleri Avroların miktarını da vermiştim.
    Aslında hibeci aydınların listesini kısa tutmuş, yüzlerce ismi içeren tam listeyi okumak isteyenlere, “Avrupa Birliği Tabuta Çakılan Son Çivi” adlı kitabıma başvurmalarını önermiştim.
    Söz konusu yazımda adı geçen, özür dileyen hibeci aydınlardan biri de, Mine Kırıkkanat idi.
    Mine Kırıkkanat’ın AB’den 70 000 (yetmiş bin) Avro hibe almış olduğunu yazmıştım.
    Yazım, internet ortamında binlerce kişi tarafından okundu. Okuyanlardan biri de Mine Kırıkkanat’ı bundan haberdar etmiş.
    Mine Kırıkkanat, kendisini bilgilendiren kişiye, 26 Aralık 2008 tarihinde şu iletiyi göndermiş:
    “Ben kimseden beş kuruş almadım, almam.
    Beni tanıyanlar 700 bin Avroya satılmayacağımı bilir, 70 bin Avro’ya da gülerler.
    Bunu ortaya atan müfterinin adresini vermek lütfunda bulunursanız, kendisini dava edeceğim.
    Lütfen Yılmaz Dikbaş adlı kişinin original mail’ini forward edin, kendisi attığı iftiranın tazminatını ödeyince, aklı başına gelir.
    Saygılarımla,
    Mine G. Kırıkkanat”
    Bu yazıyı alan kişi dürüstlük gösterdi, Mine Kırıkkanat’ın yukarıdaki yazısını bana iletti ve haklı olarak bir açıklamada bulunmamı istedi.
    Hemen kendisine ayrıntılı bir cevap yazdım, Mine Kırıkkanat’ın AB’den 74 bin Avro hibe almış olduğunu belgelendirdim.
    Bununla kalmadım.
    Kuru sıkı tehdit etmeyi bir yana bırakıp beni hemen mahkemeye vermesini Mine Kırıkkanat’a bir iletiyle bildirdim. İsteği üzerine, yazımın aslını, adresimi ve telefon numaralarımı da kendisine ilettim.
    Ve yazımı şöyle bitirdim:
    “Umarım beni gerçekten mahkemeye verirsiniz, ben de sizin bir Truva Atı olduğunuzu mahkemede kanıtlarım.”
    ‘Avrupa Birliği Tabuta Çakılan Son Çivi’ adlı kitabımı okuyanlar bilecektir, AB’den hibe almış üç yüzü aşkın kurum, kuruluş ve bunların yöneticilerinin boynuna, Türk ulusunun bağrına sokulmuş ‘Truva Atı’ yaftasını asmıştım.
    Peki, bu yazışmadan sonra ne oldu?
    Mine Kırıkkanat beni dava etti mi, mahkemeye verdi mi?
    Hayır, veremedi ama, bakın ne yaptı.
    Vatan gazetesi yazarı Can Ataklı’ya içini şöyle döktü:
    “Evet sevgili Can Ataklı, AB fonlarından bu para alındı ama bu benim cebime girmedi.”
    Sanki kilisede günah çıkarırmış gibi ötmeye başlayan Mine Kırıkkanat, Tuncay Özkan’ın Kanaltürk televizyonunda 52 hafta sürecek AB propagandası için AB’den 74 bin Avro hibe almış olduğunu itiraf ettikten sonra, paylaşımın acıklı yönünü şöyle açıklıyor:
    “Bir kere paranın büyük bölümü Kanaltürk’e kaldı. Bunun dışında yönetmeninden ışıkçısına, kameramandan set işçisine, makyajcısından berberine kadar çalışan herkes minik minik paralar aldılar. Programı yapan bizlerse sembolik ücretler aldık.”
    Şimdi siz, Mine Kırıkkanat’ın bu acıklı ve ibret verici itiraflarına ne diyeceksiniz?
    AB’den 74 bin Avro hibe almış.
    Ama hepsi onun cebine girmemiş.
    Oturmuşlar, hibeyi güzelce bölüşmüşler.
    Peki, bütün bu bilgilerin ortaya çıkmasını sağladığım için bana ‘müfteri’ diyen utanmaz Mine Kırıkkanat’a şimdi ben ne söyleyeyim?
    Ermenilerden sözde soykırım için özür dileyen Mine Kırıkkanat, AB’den hibe almış ve bu hibe karşılığı televizyonda yalana dayalı AB propagandası yapmış bir Truva Atı’dır.
    AB Mandacılarının peşini bırakmayacağım.
    Truva Atlarının maskelerini indirmeyi sürdüreceğim.
    Yılmaz Dikbaş
    12 Şubat 2009
    [email protected]

  7. 5 Mayıs 2020, 15:09

    Cumhuriyet gazetesine yuvalanmışlar, kafasını kaldıran Vatansevere, Atatürkçüye saldırıyorlar.

  8. Mevlevi arkadaşım Milli Mücadele’den çok çarpıcı bir anı paylaşmış. Ellerine sağlık. Ben Ümit hocamızın sadece belli bir süreliğine bu tatsızlıklardan uzaklaşmak, biraz dinlenmek ve yazacağı yazıların kabarmasını beklemek üzere izin aldığını düşünüyorum. Bu da izin dilekçesi.

  9. 5 Mayıs 2020, 13:18

    Ümit Bey; geçmişten günümüze kadar verdiğiniz mücadele sizin ne olduğunuzu ortaya koymuştur. Esas olan bundan sonraki dönemde de aynı kararlılıkla yolunuza devam etmektir. Tarihte pek çok örnek vardır ki kişinin haklılığı ve doğru yaptığı sonra anlaşılmıştır. Yalnız değilsiniz. Sizi seven ve takdir eden çok sayıda yurtsever bulunmaktadır. Bu ülkede ATATÜRK’e bile neler söylenmedi ki? O nedenle “Bir lafa bakarım laf mıdır diye. Bir de söyleyene bakarım adam mıdır diye” özdeyişinde olduğu gibi her söyleneni , yazılanı dikkate almayım. Vatanın bölünmesini isteyenler ve bunu AB’den aldığı para karşılığı TV ekranlarında söyleyenler ürür, bizler yürürüz. Canınızı sıkmayın. Saygı ve sevgilerimle

  10. 5 Mayıs 2020, 13:12

    hocam, hersey guzel de cok uzun yaziyorsun. konusurken de cok uzun konusuyorsun. bizim halkimiz bu kadar uzun yazilari ne okur ne de dinler. tavsiyem, kisa, mumkunse 3-5 cumleyi gecmesin.

  11. 5 Mayıs 2020, 10:43

    ”ERDEM” konulu bir MANİFESTO..! Nasibi olanlar nasiplenir.Ayrıca; serap hanım ve kimliksiz tiyatrocu da okuduğunu anlayabiliyorlar ise merak ettikleri husus yazının içinde çok açık şekilde belirtilmiş.Eğer bu kişiler AVUKAT kimliği taşıyorlar ise de yazıktır MÜVEKKİLLERİNE.

  12. 5 Mayıs 2020, 09:13

    Kendi adıma sizin vatanseverliğinizden ve Atatürkçülüğünüzden asla şüphe etmiyorum. Sayın Kırıkkanat’ın yazdıkları da haklı bir davaya zarar veremez. Bundan sonra özgürsünüz istediğiniz davada istediğiniz mütalaayı verebilirsiniz, emeğinizle istediğiniz gibi geçinebilirsiniz. Bence çok açık ve basit olan bir şey var: Eğer siyasi emelleriniz varsa düşmanlarınızın bunu kullanacağını düşünerek çok masumane de olsa böyle bir davanın semtine dahi uğramamanız gerekirdi aksi takdirde elinoğlu bunu cayır cayır kullanır. İmamoğlu Chatım housea gitti diye neler söyledik o da ‘ne var bunda adamlar beni çağırdı Engin fikirlerimden faydalandı’ dese…Sayın Perinçek örneğini vermek gerekirse bir karanfil dağıttı uzun yıllardır önüne getirilip duruyor. Vs vs siyaset bu. Üzülecek darılacak bir şey yok. Ben de size bir şarkı önereyim: işte gidiyorum/bir şey demeden/arkamı dönmeden/şikayet etmeden. Sağlıcakla kalın

  13. 5 Mayıs 2020, 08:16

    oldukça bır uzun yazı tam avukatlık bır yazı. öncelikle sunu dıyelım. yorumcuların bazıları sunu diyor anlamadık savunma yaptınız mı yapmadınız mı. konu biraz da teknik anlatıldığından anlasılamamıs . bence bır daha okuyun.
    ıkıncısı sn kocasakal geri çekilmenizle bu hainler amacına ulasmıs oluyor. denız baykal olayanında gıbı. baykalın cekılmesı ile chp yeniden dizayn edıldı halı malum. hıc kimse sanmasın kı bırı çıkar bayrağı eline alır. bayragı elıne aldığı anda bu komplolarla tuzaklarla karsı karsıya kalacaktır.
    burada bır takım hatalara kusurlara bakarsak bızlerı bır arada tutacak bırının arkasından gidecek hucu bulamayız. bizler Kemalizm yolunda her ne olursa olsun mücadele edenleri yalnız bırakamayız. her ne olursa olsun yek vücut olmalıyız. gerıcısıne antıkemalıstıne tarafacısına fetocusune, ychplısıne bunların maşaları olan medyasına yazarına karsı dık durmalı .onlar nasıl yapıyorsa oyle.

  14. Sadece “Bu olayda yanlış bir şey yaptığımı düşünmesem de, bana değer veren, benden beklentisi olan yurttaşlarımın, dostlarımın böyle bir davada belirttiğim şekilde de olsa bulunmamı yanlış bulmalarını, bu yöndeki iyi niyetli eleştiri ve serzenişlerini anlayabiliyor, alıp başımın üstüne koyuyorum“ demeniz yeterli olurdu…
    Size bu konuda açılmış bir dava yok ki adeta bizi jüri üyeleri yerine koyup bu şekilde teferruatlı bir müdafaa metni ile bizim ne dememizi bekliyorsunuz?
    Size güvenenler için o ilk paragraf yeterli olurdu. Size kuşku ile bakanlar ise bu metni zaten baştan sona okumazlar, nafile bir çaba ile kendinizi hırpalıyorsunuz…
    Metnin edebi bir bölümünde dostlardan hayal kırıklığına uğrama hadisesi keşke hiç yazılmamış olsaydı; bir dosttan hayal kırıklığına uğramak için o dosttan beklenen iyi bir şeyin olmaması veya kötü bir şey olması gerekir ki gerçek bir dost dostlarından hiçbir menfaat beklemez ve yerine getirilmediğinde de hayal kırıklığı asla olmaz. Hassas bir döneminizde farkında olmadan kendi dostluk anlayışınızı tartışmaya açmış olabilirsiniz… Lütfen yapıcı öneri olarak kabul ediniz. Toplum için önce sağlığınıza dikkat ediniz, sağlıcakla kalınız

  15. 5 Mayıs 2020, 07:37

    İlk yazınız da yeterince açıklayıcı idi. Bu da öyle. Yine de hala kafası basmayıp ‘cevap ver’ diyenleri; ilk yazınızın bir ‘savunma’ olduğunu sanıp da çarpık eleştirilerde bulunanları görüyorum. Anladım ki iş hatta yakın çevrenizde dahi benzeri embesiller mevcutmuş. Ve bunun üzüntüsü sizi yormuş. Siktir edin. Üzülecekseniz onca yıl o mallarla nasıl aynı ortamlarda bulunmuşum diye üzülün. Ona da zaten fazla üzülemezsiniz. Değmez. Kendinize verdiğiniz kafa istirahatine gelince. Fıtratınız müsait değil. Zaten bir süre sonra dayanamazsınız. Yine göğüs göğüse çarpışabilmek için meydana dönersiniz. O vakte kadar sağlıcakla kalın. Arada bir çayımızı içmeye gelirseniz bizi mutlu edersiniz.

  16. Nefret edilen kişinin davasındaki bilirkişiliğiniz hepimizin savunma hakkını koruması nedeniyle çok kıymetlidir ve memleketimiz için umut vericidir.Umudumuzsun işte Ümit Hoca hepimizin adaleti olduğun için de.Sen lidersin,memleketi öksüz bırakamazsın.

  17. 4 Mayıs 2020, 23:06

    Hocam,istifa dilekçenizi kabul etmiyoruz !Meydani çise çakallarina mi birakiyorsunuz?

  18. “…“Yokuş yukarı tırman ve kanlı ayak izlerini izle”
    kanın, çoğu kez kendi kanın olduğunu…”
    Siyaset için işimiz gerçekten zor;
    sabah erken kalkıp öğleden sonra ülke kurtarmak için değil, önce bir yer/merkez, bir kurum olmak için bile yolun başının da öncesindeki bir durumdayız.
    5-10 kişilik anlaşmış/anlaşabilmiş bir ekibimiz yok!
    “…Kuruluş değerlerine, Atatürk çizgisine sımsıkı sarılmak, bundan ödün vermemek, bir arada ve örgütlü bir kararlılık içinde olmak, yol arkadaşlarına inanıp güvenmek, sahip çıkmak, zihinsel netlik yeterli…”

  19. Ey vatansever oglu vatansever,
    Bugun, hicbir yere kaybolmaya hakkimizin olmadigi o gun!!
    Bir defa daha hatirla bak, o kurulustaki kurtulus nasil gelmis…ATA nasil goguslemis tum ihanetleri, kahpelikleri,teslimiyetleri…..sonra her birimiz kendimize soralim, gitmek mi, kalmak mi yakisan!!!
    23 nisan 1920… Ankara’da büyük millet meclisi açılmıştır. Memleketin her tarafından birçok milletvekilleri gelmiştir. Bu yeni meclise gelenlerin bir kısmı Ankara’ da hiçbir şeyin olmadığını görünce, ümitsizliğe düşmüşlerdi. Bahsedilen ne Yeşilordu, ne hazine, ne yatacak otel, hiçbir şey yoktu. Sadece, Mustafa Kemal…
    … Bazılarına bu dava çürük gelmiş olacak ki, memleketlerine dönmeye karar verdiler. Bunlar geri dönerlerse mecliste huzursuzluk olacağını anlayan Mustafa Kemal, kürsüye çıktı. O gün pek heyecanlıydı. Atatürk’ ün hayatında belki de böyle canlı bir tablo doğmamıştı. Milletvekillerine hitaben :
    – İşittim ki, bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek memleketlerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi zorla milli meclise davet etmedim. Herkes kararında özgürdür, bunlara başkaları da katılabilirler. Ben bu mukaddes davaya inanmış bir insan sıfatı ile buradan bir yere gitmemeye karar verdim. Hatta, hepiniz gidebilirsiniz. Asker Mustafa Kemal mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağını alır, bu şekilde Elmadağı’ na çıkar, orada tek kurşunum kalana kadar vatanı savunurum. Kurşunlarım bitince de bu aciz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunları ile yaralanır, temiz kanımı, mukaddes bayrağıma içire içire tek başıma can veririm. Ben buna and içtim !..
    Diye feryat edince, herkesi bir heyecen dalgası sardı. Hiç biri gözyaşlarını tutamıyordu. ( Falih Rıfkı Altay )

  20. 4 Mayıs 2020, 21:25

    Ümit Bey, çok şey yazmışsınız ancak hepsi soyut kalmış. Sonuç itibarıyla, onlarca kadının eziyet, işkence ve tecavüz şikayetinde bulunduğu Adnan Oktar davasında müdafi misiniz yoksa değil misiniz? Sizi yıllardır takip ve takdir eden kitlelerin bunu bilmeye ihtiyacı var. Lütfen net bir şekilde “Hayır, asla, ben duruş olarak şeriatçılık, kadına yönelik sistematik şiddet ve tecavüz gibi korkunç iddiaların olduğu bu davayı kabul etmem, içinde bulunmam, semtinden geçmem. Bana yakışan burada mağdurları korumaktır” der misiniz. Sizi seven ve sayan kişiler olarak bunu duymaya ihtiyacımız var.

  21. Sayın ümit Kocasakal beyefendi zehir zemberek bir yazı.Anladığım kadarı ile düşman zaten bellide siz yarayı dosttan almışsınız.Hani bir dize varya dostun attığı gül yareler beni gibi birşeydi sanırım.Ama unutmayın efendim ben kendi adıma söyleyeyim sizi çok seviyorum.İnanıyorumki benim gibi düşünenler çokturlar.Hani Nazımın dediği gibi. Onlar denizdeki balıklar kadar çoktular gibi.Dizeleri inşallah yanlış yazmadım .yoksa özür dilerim.Size saygılarımı gönülden sunarım.Ben Nihat abiden öğrendiğim sözle bitireyim efendim..
    ALAYINA VERYANSIN.Saygılar.

  22. Taaa 2014 lerden bu yana yani chp li vekillerin zaman gazetesi onunde etten duvar olduklari gunlerden bu yana milyona yakin benzer hadise gerceklesti ve hala muhalefet adina, siyasi rant devsirebilmek adina kimlerle ittifak halinde olduklarini goremeyen, kimlerin agizlari ile demecler verdiklerini anlayamayanlara yukaridaki yazi ders olmustur sanirim. Medyalari dahi avrupadan fonlaniyor…Onlarin civarinda dahi bulunup ta yara almadan cikacak tek bir Turk evladi olamaz. Barislar, umitler sadece taze ornekler…Birgul ayman lar yillar once tasfiye edilirken dahi bu guruh hicbir sey anlamadiysa , kocasakal dan da zerre bir ders almayacaklardir..Sadece kendilerine ait oldugunu dusundukleri ATATURKCULUGU maske olarak kullanip, Ataturk’u mezarinda ters dondurmeye devam edeceklerdir. Bunlari dile getirenleri tabii ki aninda gerici ve makarnaci olarak yaftalamaya devam edeceklerdir..Bosa ugrasmayin laf anlatmak icin..Ozellikle burada devamli yorum yazan hursit kahraman beyefendi..tukettiginiz nefese yazik..Saflar tutulmus..Ya devlet tarafindasin, ya devlete karsi( RTE karsitligi muhalefet hakki ve Ataturkculuk adi altinda devlete saldirmak, kurumlarini yipratmak, alay edip kucumsemek ve her turlu devlet dusmaniyla isbirligi yapmak serbestmis algisi olusturulmustur.)….piyasada su anda malesef takip edilen siyasi manada ucuncu bir yol yok. Yeni cikardiklari da bu iki saftan birinde yerini alacak..

  23. Sayın Kocasakal, Dilekçenizi okudum.lakin;sizi çok ama çok seven “sade” bir vatandaş olarak kenara çekilip, görev beklemenizi asla kabul edemem…sizin özellikle mesleki konuda hata yapacağınıza asla inanmam.Aksi olsa, ” iki”dönem Baro Başkanlığı’na seçilip, kendi isteğinizle de bu görevi bırakmazdınız. Biz memleketini kendinden çok seven insanlar,yurtseverler memlekette olan biten herşeyin farkındayız.siz tamamen müsterih olunuz.Sizden tek arzum tabir-i caizse, Samsuna çıkması gereken 19 Mayıs gemisinde yer almanız ..hem de en ön saflarda..memleketin yeni bir sese, muhalefete ihtiyacı var.Malum bulaşıcı Virüs nedeniyle, yeniden şekillenen dünya, çıkış yolları arama durumunda kalacaktır,fakar, bizim reçetemiz bellidir.çünkü bu reçete bu ülkenin kurucusu tarafından uygulanmış ve halen geçerli olan formül içermektedir.Karma Ekonomi ve Çok partili parlamenter sisteme dayalı yapı ülkenin yetiştirdiği alanında başarılı insanlarla, sizin de içinde olmanızı arzuladığım “hormonsuz” Cumhuriyetçi parti ülkeyi çaresizlikten kurtuluşa taşıyacaktır.lütfen yeni bir dilekçe ile bu müjdeyi sizi sevenlere en kısa zamanda veriniz.Özlem ve saygılarımla.

  24. Şaşırdım. Ne yazsam yerini bulmayacak. Böyle olmamalı.

  25. 4 Mayıs 2020, 18:44

    Hayırdır gözlerimize yazık çok pişkin bir yazı daha …hangi bayan söylerse söylesin ..hala bir suç örgütüyle neden yan yana geldiğini açıklamadın bizi bayan ilgilendirmiyor gerçekler ilgilendiriyor …

  26. yürü atıl devir karanlığı
    karşında tan yeri

  27. Teröristler pedofilller gibi belli suçluları savunanları kamu vicdanı bağışlamaz onun dışında avukatlar suçlu suçsuz herkesi savunabilir. Bir tarikat üyesini savundu diye Ü.K’ı suçlu ilanedecek değiliz edeceksek A.B’den avro alıp Tv’de “Bölünmek istiyorum.. ” diye haykırarak apaçık suç işleyen M.Kırıkkanat’ı suçlu ilan ederiz.

  28. 4 Mayıs 2020, 17:16

    Ümit hocam,
    Kim ne derse desin biz senin felsefenden de bilginden de o doğrultuda tavır almandan da hiç kuşkulanmadık. Bırak sisli havada pusu kuranları, yüzüne gülüp sırtından hançerleyenleri, çeşit çeşit hesap güdenleri. M.G.K’yı da senin cevabını da sıcağı sıcağına okuduk. O andan bu ana tek bir kez olsun kuşku duymadım doğru duruşu sergilediğinden. Bu kadar kırıldığın “dost “gibilere gelince. Maalesef sen tanıyamamışsın hocam. İşte bu da vesile oldu ki büyük kazançtır. Emin ol ki mücadeleye de zerre kadar halel getirmedin. Arayı fazla açma gözünü seveyim.

  29. 4 Mayıs 2020, 16:42

    AB fonlamaları, liboş demokratlar kazanmış olacak, kaybedenler ise yine Milliciler, Kuvvacılar, Kemalistler.
    Ümit Kocasakal sanırım bu hanımın saldırısından çok dostlarının sessiz kalmasına, yalnız bırakılmasına üzülmüş.
    Haklı da…

  30. 4 Mayıs 2020, 16:24

    Ümit Hocamızın içinde olmadığı hiçbir muhalif oluşuma oy vermeyiz. O oluşumun kelekliği Ümit Hocamızın aralarında olmamasından ve oluşumdaki zerzevatın ufuklarının darlığından anlaşılır. Hoca nerede biz oradayız. Bu böyle biline.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!