Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. İradenin intiharı: İtaat kültürünün ahlakı tasfiyesi

İradenin intiharı: İtaat kültürünün ahlakı tasfiyesi

featured

Şahin Filiz yazdı…

İnsanlık tarihinin en sinsi paradoksu, ahlakın inşası için yola çıkan sistemlerin, ahlakın kurucu öznesi olan “özgür bireyi” ontolojik bir imha operasyonuyla tasfiye etmesidir. Klasik teo-ontolojik kurgu, insanı kozmik hiyerarşinin en alt basamağına, “toprak” ve “pis su” metaforlarıyla sabitleyerek, aslında ahlakı bir “seçim” olmaktan çıkarıp bir “evcilleşme” sürecine dönüştürür. Eğer ahlak, bir iradenin bilinçli bir tercih yaparak sorumluluk üstlenmesi ise, “kendi iradesini mutlak bir otoritede yok etmeyi” (fenâ) en yüce makam sayan bir paradigmanın ahlak üretmesi mantıksal bir imkansızlıktır. Bu yazıda, insanın ontolojik olarak aşağılanmasının, Aristotelesçi kozmolojiyle doğallaştırılmasının ve mistik söylemle estetize edilmesinin, modern ahlak krizinin kökenindeki “iradesizlik” kültürüyle bağını tartışacağım.

‘HAKİR BİR BAŞLANGIÇ’: ONTOLOJİK AŞAĞILAMA VE ÖZNENİN TASFİYESİ

Klasik dinî metinlerde insanın yaratılış maddesine yapılan vurgu (Kur’an; Mürselat, 20: mâ-i mehîn/hakir su; Hicr, 26: salsâl/kurumuş çamur), salt biyolojik bir köken anlatısı değildir. Bu dil, insanın “kendinden menkul” bir değere sahip olduğu fikrini (Intrinsic Value) daha baştan kırmak için tasarlanmış bir teolojik stratejidir.

Immanuel KantAhlak Metafiziğinin Temellendirilmesi adlı eserinde, ahlakın temelini “insanlık onuru”na (Würde) dayandırır. Kant’a göre insan, asla başka bir iradenin aracı olamaz; o, kendi başına bir “amaç”tır. Oysa ontolojik aşağılama söylemi, insanı kendi başına bir değer olmaktan çıkarıp, değeri bütünüyle dışsal bir kaynağa (ilahî iradeye) bağlar. Bu, Kantçı anlamda heteronomi (dıştan belirlenim) durumudur. Kendini sürekli “pis bir su” veya “hiçlik” olarak tahayyül eden birey, ahlaki bir otonomi geliştiremez. Pico della Mirandola, Rönesans’ın manifestosu sayılan İnsanın Onuru Üzerine Söylev’inde insanın sabit bir fıtratı olmadığını, onun kendi özünü belirleme gücüne sahip olduğu için “yüce” olduğunu savunur. Geleneksel paradigma ise Mirandola’nın bu “özgür özne”sini, “toprak” metaforuyla yeryüzüne çiviler. Toprak, üzerine basılan, pasif ve şekil verilen bir maddedir; ahlaki bir fail (agent) değil, bir nesnedir.

ARİSTOTELESÇİ FİZİKTEN POLİTİK KÖLELİĞE: FITRATIN DOĞALLAŞTIRILMASI

Aristoteles’in Politika ve Gökyüzü Üzerine (De Caelo) eserlerinde kurduğu kozmolojik hiyerarşi, orta çağ teolojisinin “itaat ahlakı” için mükemmel bir zemin sunmuştur. Aristoteles’e göre, evrendeki unsurlar “doğal yerlerine” (Locus Naturalis) dönme eğilimindedir. Toprak en ağır olduğu için merkezde ve en aşağıdadır; ateş ise hafifliğiyle yukarıya aittir.

Aristoteles, bu fiziksel hiyerarşiyi doğrudan toplumsal yapıya tahvil eder: “Bazı varlıklar doğuştan yönetmek, bazıları ise yönetilmek için yaratılmıştır” (Politika, 1254a). Bu “doğal kölelik” (Natural Slavery) teorisi, dinsel metinlerdeki “toprak” (insan) ve “ateş” (şeytan) ikiliğine giydirildiğinde, ahlaki bir dehşet dengesi kurulur. Şeytan’ın ateşten yaratılmış olması, onun ontolojik olarak “yukarıya”, yani bağımsızlığa ve isyana olan eğilimini açıklar. İnsanın topraktan olması ise onun “aşağıda kalmaya”, “ezilmeye” ve “boyun eğmeye” olan fiziksel/fıtri zorunluluğunu mühürler.

Burada ahlaki olan, “doğasına uygun davranmaktır.” İnsanın doğası (fıtratı) kölelik ise, özgürlük arayışı bir “fıtrat sapması” ve dolayısıyla “ahlaksızlık” olarak kodlanır. Friedrich NietzscheAhlakın Soykütüğü’nde bu durumu “Res sentiment” (hınç) üzerinden açıklar. Köle, efendiye karşı koyamadığı için kendi zayıflığını “iyilik”, boyun eğmesini “alçakgönüllülük”, çaresizliğini ise “sabır” olarak kutsar. Aristotelesçi kozmolojiyle birleşen dinî söylem, bu köle ahlakını kozmik bir yasa haline getirerek, insanın irade beyanını (ateşin yükselme arzusunu) “şeytanî” bir cürüm olarak lanetler.

 KELAMÎ DETERMİNİZM: ‘EZELÎ ŞAKÎLİK’ VE SORUMLULUĞUN BUHARLAŞMASI

İslam düşüncesinde, özellikle Eş’arî kelamında cisimleşen kader anlayışı, ahlakın en temel şartı olan “özgür irade” ve “sorumluluk” (Responsibility) ilişkisini kökten koparır. Ehl-i Sünnet kelamının “kesb” (kazanma) teorisi, fiili (eylemi, davranışı) yaratanın mutlak olarak Tanrı olduğunu, kulun ise sadece bu fiile “meylettiğini” savunur. Ancak bu meyil bile ezelî bir takdirin (Sa’id ve Şakî ayrımı) sonucudur.

Jean-Paul SartreVarlık ve Hiçlik’te “insan ne ise o değildir ne olmuşsa odur” diyerek mutlak özgürlüğü savunur. Sartre’a göre insan, kendi özünü eylemleriyle kendisi yaratır. Oysa kelamî determinizmde insanın “özü” (kaderi), varoluşundan önce belirlenmiştir. Bu durum, Hannah Arendt’in Eichmann Kudüs’te eserinde analiz ettiği “Kötülüğün Sıradanlığı” kavramıyla ürkütücü bir paralellik sunar. Adolf Eichmann, mahkemede sadece “emirleri yerine getirdiğini” savunurken aslında kendini bir “araç” (toprak gibi edilgen bir unsur) olarak konumlandırıyordu. Kelamî sistemde, ezelde şakî (kötü) olarak yazılmış birinin kötülük işlemesi, onun “emir altındaki” ontolojik kaçınılmazlığıdır. Bu sistemde suç vardır ama “suçlu” yoktur; çünkü irade yoktur. İradesizliğin kutsandığı bir yerde, ahlak sadece bir “tiyatro”dan ibarettir.

SİYASAL ANTROPOLOJİ: ‘ÇOBAN VE SÜRÜ’ ARASINDA BİYOPOLİTİKA

Dinsel metinlerdeki “Hepiniz çobansınız ve sürünüzden sorumlusunuz” (Buhari, Cuma 11) hadisi, modern siyaset felsefesinde Michel Foucault’nun “Pastoral İktidar” (Pastoral Power) olarak tanımladığı mekanizmanın prototipidir. Foucault, bu iktidar biçiminin bireyi bir “sürü hayvanı” olarak kodladığını ve onun kurtuluşunu (selametini) otoriteye mutlak bağlılıkta gördüğünü belirtir.

Bu metafor, ahlakı “itinalı bir evcilleşme” olarak sunar. Sürü (raiyye), kendi adına karar veremez; onun ahlakı, çobanın (otoritenin) sesini tanımak ve sürüden ayrılmamaktır. Erich FrommÖzgürlükten Kaçış’ta (Escape from Freedom), modern insanın özgürlüğün getirdiği sorumluluktan korkarak nasıl totaliter yapılara sığındığını anlatır. Dinî-politik söylemdeki “sürü” vurgusu, insana bu kaçış için meşru bir liman sunar: “Sen bir itaat edensin, düşünmene gerek yok; çoban senin adına en iyisini bilir.” Bu, ahlaki otonominin toplu mezarıdır. İrade, otoriteye devredildiğinde, ortaya çıkan şey “ahlaklı toplum” değil, “uysal kitleler”dir.

MİSTİK KÖLELİĞİN ESTETİZE EDİLMESİ: MEVLÂNÂ VE İRADENİN İMHASI

Ahlaksızlık ile itaat arasındaki en rafine bağ, tasavvufun “iradeyi yok etme” (Fenâ) öğretisinde kurulur. Mevlânâ Celâleddîn-i RûmîMesnevî’de köleliği sadece bir sosyal statü değil, manevi bir kemâlât makamı olarak sunar. Sultan Mahmud ve kölesi Ayaz hikâyesi, “ideal mürit” tipolojisini bir “hiçlik” abidesi olarak inşa eder.

Ancak metinde geçen o karanlık hikâye (kölenin efendisinin kızına âşık olması ve tecavüzle cezalandırılması), sistemin ontolojik sınırlarını korumak için ne kadar vahşileşebileceğini gösterir. Bu hikâye, Alasdair MacIntyre’ın Erdem Peşinde (After Virtue) kitabında tartıştığı “geleneksel toplumların erdem anlayışı”nın sınırlarını aşan bir güç gösterisidir. MacIntyre, erdemin toplumsal bir pratik içinde anlam kazandığını söyler; ancak bu hikâyede erdem, bir “terör” aygıtına dönüşmüştür. Efendi, köleyi “hadisizliği” (statü ihlali) üzerinden cezalandırırken, kölenin “toprak” olduğu gerçeğini ona en vahşi yolla hatırlatır. Tasavvufun bu “iradesizliği” estetize eden dili, aslında bireyin kendi üzerindeki egemenliğini (Self-Sovereignty) yok ederek onu her türlü manipülasyona açık hale getirir. Søren KierkegaardÖlümcül Hastalık Umutsuzluk’ta insanın kendi benliğini reddetmesini en büyük günah (umutsuzluk) olarak tanımlar. Mistik akımlar ise bu “benliği reddetmeyi” en büyük sevap olarak sunar. Tarikat ve cemaatlerdeki katı hiyerarşi bunun en somut örneklerindendir.

ÇAĞDAŞ AHLAKIN KRİZİ: TEKNOLOJİK DETERMİNİZM VE YENİ ‘TOPRAK’LAŞMA

Bugün ahlakın karşı karşıya kaldığı sorunlar, klasik ontolojik aşağılamanın dijital bir kopyasıdır. İnsan, eskiden “bir avuç toprak” olarak aşağılanırken, bugün “bir yığın veri” (data) olarak nesneleştirilmektedir. Zygmunt BaumanModernite ve Holokost eserinde, ahlaki sorumluluğun teknokratik sistemler içinde nasıl buharlaştığını anlatır. İnsan, algoritmaların (yeni “Kader”in) ve piyasa dinamiklerinin (yeni “Sultan”ın) karşısında, tıpkı orta çağ kölesi gibi iradesizleşmektedir.

Modern etik tartışmalarda Judith Butler (Kırılgan Hayat) veya Emmanuel Levinas (Sonsuza Tanıklık) gibi isimler, ahlakı “ötekinin yüzüne karşı sorumluluk” olarak tanımlarken, geleneksel itaat kültürü bu yüzü “hiçlik” perdesiyle örter. “Ateş” (isyan/irade) ile “Toprak” (itaat/atalet) arasındaki savaşta, eğer ateş tamamen sönerse, geriye sadece rüzgârın savurduğu niteliksiz bir toz yığını kalır.

AHLAKIN ‘ATEŞ’İ VE İNSANIN ONURU

Ahlak, “toprak” gibi çiğnenmeye rıza göstermek değil, o topraktan yükselen bir irade (ateş) olabilmektir. Teolojinin “pis su” metaforundan, siyasetin “sürü” metaforuna kadar uzanan bu onto-politik çizgi, insanı ahlaksızlığın en rafine biçimine, yani “bilinçli iradesizliğe” mahkûm eder. Oysa gerçek ahlak, Albert Camus’nün Başkaldıran İnsan’da belirttiği gibi, “Hayır!” diyebilme kapasitesinde gizlidir.

İtaatkârlığın “iman”, köleliğin “maneviyat” olarak pazarlandığı bir dünyada, ahlakı kurtarmanın tek yolu, insanın kendi ontolojik değerini (Dignity) yeniden ilan etmesidir. Şeytan’a atfedilen “ateş”in (enerji, irade, hareket) ahlaki bir kategori olarak insana iade edilmesi gerekir. Zira sorumluluk almayan, sorgulamayan ve kendi iradesini bir gassalın elindeki ölü gibi teslim eden bir varlığın iyiliği “tesadüf”, kötülüğü ise “sistem hatası”dır; ama asla “ahlakî” değildir.

Kim bilir belki de özgürlükten yoksunluk, erdemsizliğin kaynağıdır.

KAYNAKÇA

Aristoteles, Politika, (Çev. Mete Tunçay), Remzi Kitabevi.

Aristoteles, Gökyüzü Üzerine, (Çev. Saffet Babür), Dost Kitabevi.

Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, (Çev. İoanna Kuçuradi), TFK Yayınları.

Friedrich Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü, (Çev. Ahmet İnam), Say Yayınları.

Jean-Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik, (Çev. Turhan Ilgaz), İthaki Yayınları.

Hannah Arendt, Eichmann Kudüs’te: Kötülüğün Sıradanlığı Üzerine Bir Rapor, Metis Yayınları.

Michel Foucault, Özne ve İktidar, (Çev. Işık Ergüden), Ayrıntı Yayınları.

Erich Fromm, Özgürlükten Kaçış, (Çev. Şayeğan Selçuk), Payel Yayınları.

Zygmunt Bauman, Modernite ve Holokost, (Çev. Süha Sertabiboğlu), Alfa Yayınları.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî, (Çev. Adnan Karaismailoğlu), Akçağ Yayınları.

Alasdair MacIntyre, Erdem Peşinde, (Çev. Muttalip Özcan), Ayrıntı Yayınları.

Pico della Mirandola, İnsanın Onuru Üzerine Söylev, (Çev. Levent Can Özcan), Kırmızı Yayınları.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!