Mustafa Özgür Sancar yazdı…
Peru’daki başkanlık seçimleri bir hükümet değişikliğinin çok ötesinde sonuçlar doğurdu.
2026-2031 döneminde görev yapacak cumhurbaşkanını belirlemek için düzenlenen devlet başkanlığı seçimlerinin ikinci turu, 7 Haziran 2026 Pazar günü gerçekleştirildi.
Birinci tura oranla sağcı aday Keiko Fujimori ikinci turda farkı kapatmış olsa da durum dışardan gözüktüğünden daha farklı…
FENOMEN VE GERÇEĞİN BÜTÜNÜ
Ulusal sol aday Roberto Sánchez’in sandıktaki başarısı sadece bir fenomen, yani gerçeğin görünen yüzü; bütüne baktığımızda ise halkın eşitsizliklerin giderilmesi, doğal kaynak ve madenlerin yabancılar tarafından sömürülmesine karşı örgütlü mücadelesi olduğunu görüyoruz.
Peruluların sandığa ve oylara sahip çıkması, onyıllardır tekrarlayan hukuksuz azil (vancancia) döneminin sonuna işaret ediyor. Ordu ve devlet bürokrasisi içerisinde yuvalanan ABD yanlıları, 2021 yılında seçilen işçi ve köylü lideri Pedro Castillo’yu kongre ve oligarşi kuşatmasına alarak iktidardan düşürmüştü.
Halk bu defa buna izin vermeyeceğini pratikte ispatladı.
Yapısal eşitsizlikler, oligarşik baskı, aşırı sağcı neoliberal model, Peru’da kaybedecek çok az şeyi olan büyük çoğunluğu harekete geçirdi. Geniş katılımlı miting ve halk eylemleri seçim sonucundan daha önemli hâle geldi.
YÜKSELEN PİYASA EKONOMİSİ YALANI! TUFEYLİLER İLE YOKSULLAR ARASINDAKİ UZLAŞMAZ ÇELİŞKİ
Beyaz Saray iktisatçıların makroekonomik ölçekte, ”yükselen piyasa ekonomisi olarak” tanımladığı Peru’da neoliberalizm halka, bırakın reform ve refah getirmeyi, sıradan insanın satın alma gücünü ülke tarihinin en aşağı seviyesine itti; ülke şeker ve kuru et ihracında önemli gelir kaynaklarına sahipken bu ürünlerde ithalatçı konumuna düştü. Sınıfsal eşitsizlikler tolere edilemeyecek boyutlara ulaştı. Yoksulluğa eş olarak halk, sonradan türeme, tufeyli sınıf karşısında fazlasıyla dışlanmış hissetti. Çok tanıdık bir tablo.
Sanki Peru bu sonradan olma burjuvazinin özel mülkiyeti oldu. Lima merkezli maden zengini küçük sermayeder grubu ile And bölgesindeki yoksul kesimler arasındaki siyasî kutuplaşma zorunlu bir kopuş sonucunu doğurdu. Bu durum solcu Sánchez’i zafere götüren önemli bir toplumsal dinamik oluşturdu.
KRİMİNALİZM VE DİKTATÖRÜN KIZI
Sağcıların bir komünizm histerisiyle ABD politikalarına halkı mâhkum etme alışkanlığı, tüm toplum üzerinde bir bıkkınlık yarattı.
Eski diktatör Alberto Fujimori’nin kızı olan aşırı sağcı neoliberal ve muhafazakâr lider, Popüler Güç Partisi’nin (Fuerza Popular) lideri Keiko Fujimori, ayrımcı yaklaşımları ve otoriteyi devlet aygıtını özel mülkiyeti dönüştürecek biçimde genişletmesi, sokak protestolarının kendiliğinden olan seyrini örgütlü ve sürekli bir toplumsal muhalefete dönüştürdü. Diğer yandan kriminalize olan çevrelerin yaygınlık alanını attırdı.
Ülkede gasp ve cinayet olayları arttı.
Juntos por el Perú (Peru için Birlik) koalisyonunun adayı Sánchez böyle bir toplumsal yükselişin desteğini alıyor; dolayısıyla halk nezdinde kazanmış durumda… Fakat neo Monreo doktirini çerçevesinde Latin Amerika hegemonyasını sürdürmek isteyen Beyaz Saray, Kolombiya’da sahnelediği senaryoyu Peru’da da devreye soktu. İkinci turda Fujimori lehine farkın kapanması yurtdışı oylardan kaynaklanıyor. Burada bir Kuzey Amerika seçim hilesi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Oyların tasnifi ve gerçekliği ile ilgili ciddi şüpheler var.
Seçim yetkilileri, yurtdışı oylar ve itiraz edilen pusulaların kesin sonucu belirleyeceğini söylerek kuşkuları derinleştiriyor. Resmî oy sayımının Haziran sonunu bulabileceğini belirtiliyor.
Çok kutuplu dünya ile ABD hegemonyası arasındaki keskin çatışma İran, Venezuela, Bolivya’dan sonra Peru’da da kendini olanca şiddetiyle gösteriyor. Seçimin küresel ölçekte belirleyici özelliği var.
Solcu ve ulusalcılar, kaynakları millîleştirip, ülke çıkarları doğrultsunda birden fazla ürün üzerinde eşit koşullarda dış ticaret yapmak istiyor. Bu konuda en iyi seçeneklerden bir tanesi Çin Halk Cumhuriyeti; aşırı sağcı ve neoliberaller ise ABD güdümündeki ticaret ve dış politakının devamını istiyorlar.
Yani statüko ve Beyaz Saray hemegonyasını dayatıyorlar. Peru’nun yoksul halkı ise statükoyu bozmak istiyor.
Antiller ile Orta Amerika bağlantı yolunda yer alan bu bereketli ülkede, küresel ölçekteki mücadelenin iz düşümünü görüyoruz.
SEÇİMİN KÜRESEL ÖLÇEKTEKİ ÖNEMİ: ÇİN-ABD REKABETİ
Peru, dünyanın en büyük ikinci bakır üreticisi konumunda; lityum gibi kritik yeşil enerji madenlerine sahip… Kısa süre önce faaliyete geçen Chancay Mega Limanı ile Çin’in bölgedeki lojistik etkisi artıyor. Bu nedenle seçim sonuçları, ülkenin Washington-Pekin hattındaki stratejik dengesini doğrudan etkileyecek; yani ülkeyi ya Beyaz Saray’ın açık pazarı olarak tutacak ya da tam bağımsızlık yoluna götürecek.
Ulusalcı ve solculardan oluşan Peru için Birlik koalisyonu kazanırsa ABD hegemonyası bir darbe daha alacak.
Ulusal sol ve bilimsel sosyalist koalisyon ülke ekonomisini iki ana başlıkta ele alıyor:
1- Devlet Müdahalesi: Ülkenin başta madencilik olmak üzere stratejik doğal kaynakları üzerinde devlet kontrolünün artırılması; millileştirme…
2- Ekonomik Bağımsızlık: ABD küresel rekabetine payanda yapılan Peru’da, dışa bağımlı piyasa modelinin terkedilmesi, kamulaştırma ve yerel istihdam odaklı politikaların uygulanması.
3- Yapısal Eşitsizlik Vurgusu: Roberto Sánchez, Lima elitleri ile yoksul And bölgeleri arasındaki derin sosyoekonomik uçuruma odaklanıyor. İnandırıcı bulunduğu için politikası kırsalda karşılık buldu.
4- Doğal Kaynaklar ve Gönenç Toplumu: Sánchez, madencilik sözleşmelerini gözden geçirme ve zenginliği yeniden dağıtmayı vaadedtti. Köylü ve maden işçileri arasında bir umut yarattı.
BAĞIMSIZLIK, GÖNENÇ TOPLUMU, LATİN AMERİKA BİRLİĞİ
Tüm bunlar Peru’yu ABD’den bağımsızlaştırırken, dış dünyada özgür ve eşit ilişkiler kurabilecek yeteneğe kavuşturacak; içeride ise Gönenç Toplumu’na giden bir büyük adım olacak.
Peru’nun ulusal sol iktidar seçeneği, palyaço Milei’nin vahşi neoliberalizmine karşı tahammül limitlerini dolduran Arjantin ve benzer durumdaki Ekvador, hattâ Latin Amerika’nın yüzde 70’inde hâkim olan ABD yanlısı hükümetleri düşürecek halk etkisi yaratacak.
Asya’dakine benzer çok kutuplu dünyayı inşa edecek bir iş birliği Latin Amerika’daki ulusal sol iktidarlarla mümkün olacak.
Brezilya devlet başkanı Lula da Silva, Meksika devlet başkanı Claudio Sheinbaum ve Kolombiya devlet başkanı Petro’nun, Meksika’dan, Küba’ya yönelik insalık dışı ABD ambargosu ve Kolombiya seçimine açık müdahaleye karşı, Latin Amerika’nın tüm yoksullarını harekete geçmeye çağırması bu doğrultuda atılmış bir büyük adım olarak kayıtlara geçti.
Bir ulusun bilinci bir gecede değişmez. Fidel Castro’ya göre, devrim yapıldığında Kübalıların çoğu anti emperyalist bile değildi. Fakat Küba sosyalizmi inşa etti ve ne kadar zor duruma düşerse düşsün sosyalist yoldan sapmıyor. Devrim uzun erimdeki başarısıyla insanları dönüştürür. Devrim bir eğlence değildir, zorlukları ve engelleri aşma yeteneğidir.
BEYAZ ALTIN ŞEKER, TİCARET VE SÖMÜRÜ. MACHU PICCHU TEPELERİNDEKİ BAĞIMSIZLIK
Küba’nın bağımsızlık önderi José Marti, tek taraflı bağımlılık ilişkilerini bertaraf edecek yolu özlü biçimde açıklamıştı: ”Satın alan ülke egemendir; satan ülke onun hizmetindedir. Özgürlüğü sağlamak için ticareti dengelemek gerekir. Ölmek isteyen ülke ihracatını tek bir ülkeye, yaşamak isteyen ise birçok ülkeye yapar.”
400 yıllık İspanya koloniciliğinden kurtulan son ülke Küba, 19. yüzyılın sonunda (1898) bağımsızlığını kazandı, ne var ki 20. yüzyılın hemen başında (1902) yakasını ABD’ye kaptırdı; yüzyıllarca beyaz altın olarak nitelendirilen şeker üretimine, insanları, doğası, ekonomik kaynaklarının yok olması pahasına mâhkum edilmişti. ABD, 1902’de geldi, şeker sömürüsünün tekeli oldu.
José Marti tarihsel tespitini bu yıkıcı deneyim sonucunda yapmıştı.
20. yüzyılın başında olan, bugün hâlâ Peru için geçerlidir. Yazgıları bir olan yoksul Latin Amerikalıların çareleri de aynıdır.
İspanyolların 300 yıl keşfemedemediği ve tesadüfen bir çobanın bulduğu And Dağları’nın büyülü şehri Machu Picchu, en yükseklerde Peru’nun gizli damalarındaki bağımsızlık kanını taşıyor.