Buket Müftüoğlu yazdı…
Cumhuriyet Halk Partisi’nin bugün yaşadığı kriz, bir kurultay tartışmasının, bir genel başkanlık mücadelesinin ya da parti içi iktidar kavgasının çok ötesindedir.
Burada tartışılan konu ne Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasi geleceğidir ne de Özgür Özel’in seçilmiş genel başkanlığıdır.
Asıl mesele, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin ve bu felsefenin siyasal taşıyıcısı olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin geleceğidir.
Cumhuriyet Halk Partisi sıradan bir siyasi parti değildir. CHP, Müdafaa-i Hukuk’un siyasal devamı, Kuvayı Milliye ruhunun örgütlü temsilcisi ve Gazi Meclis’i kuran iradenin siyasal mirasıdır. Bu nedenle CHP’nin yönü yalnızca bir partinin yönü değil, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin yönü açısından da önemlidir.
Türkiye uzun yıllardır yalnızca ekonomik ve siyasi krizlerle değil, devletin yapısını ve geleceğini ilgilendiren çok daha kapsamlı tartışmalarla karşı karşıyadır. Yeni anayasa girişimleri, ulus devlet modelini aşındıran yaklaşımlar ve Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği bir dönemde Türkiye’ye biçilmeye çalışılan roller birlikte değerlendirildiğinde, Cumhuriyet Halk Partisi’nin neden böylesine önemli bir mücadele alanına dönüştüğü daha net anlaşılmaktadır.
Çünkü CHP, bütün hatalarına ve dönemsel savrulmalarına rağmen Türkiye’de ulus devlet fikrinin, milli egemenlik anlayışının ve Cumhuriyet’in kurucu değerlerinin en güçlü siyasal referanslarından biri olmayı sürdürmektedir.
Bu nedenle CHP’nin etkisizleştirilmesi, kendi iç çatışmaları içerisinde tüketilmesi veya tarihsel kimliğinden uzaklaştırılması yalnızca bir parti meselesi değildir.
Bu durum doğrudan Türkiye’nin geleceğiyle ilgilidir.
Bugün mutlak butlan üzerinden yürütülen tartışmalar da bu nedenle yalnızca hukuki bir mesele olarak görülemez. Burada tartışılan şey, bir kurultayın sonucu değil, siyasal meşruiyetin kaynağıdır.
Ancak yaşanan sürecin bütün sorumluluğunu yalnızca bugünün toplumsal öfkesi üzerinden tek bir kişiye yüklemek de gerçekçi değildir.
Özellikle son on beş yılda parti içerisinde yaygın biçimde “Y-CHP” olarak tanımlanan dönüşüm süreci, CHP’nin kurucu ilkeleri ile siyasi pratiği arasında giderek büyüyen bir mesafe yaratmıştır. Kurucu değerlerden uzaklaşan söylemler, liyakat yerine sadakatin öne çıktığı kadrolaşmalar ve siyasi etik konusunda ortaya çıkan sorunlar zaman içerisinde CHP’nin ahlaki üstünlüğüne zarar vermiştir.
Bugün yaşanan kutuplaşmanın en dikkat çekici yönlerinden biri de geçmiş ile bugün arasında kurulmaya çalışılan yapay ayrımdır.
Oysa siyasi kurumların hafızası ortadadır.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin son on beş yılı incelendiğinde, bugün birbirine karşı konumlanan birçok aktörün uzun yıllar aynı siyasi çizgi içerisinde görev yaptığı görülmektedir.
Bu nedenle bugünkü tartışmaları geçmişten tamamen kopuk iki ayrı siyasi anlayışın mücadelesi olarak değerlendirmek eksik kalacaktır. Cumhuriyet’e sahip çıkma iradesinde, bu konuda gerekli muhasebe yapılmadığı takdirde, geçmişin çözümlenmemiş sorunları gelecekte yeniden karşımıza çıkacaktır.
Cumhuriyetçi kamuoyunun zihninde karşılık bulan temel soru da budur:
Eğer bugün eleştirilen uygulamalar, kadrolaşmalar, siyasi tercihler ve parti içi tasfiyeler gerçekten CHP’nin kurucu kimliğine zarar verdiyse, bu süreçler yaşanırken kimler itiraz etmiş, kimler sessiz kalmış, kimler destek vermiştir?
Bundan sonraki süreçte her iki taraf da anayasa değişikliği tartışmaları karşısında nasıl bir tutum alacaktır?
Cumhuriyet’in temel nitelikleri, üniter devlet yapısı ve milli egemenlik ilkesi söz konusu olduğunda nerede duracaktır?
Her iki tarafta da toplum nezdinde güvenilirliğini kaybetmiş bazı siyasi aktörler, yaşanan kavganın yarattığı kamplaşmayı kendi siyasi gelecekleri için bir fırsata dönüştürmeye çalışmaktadır.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin geleceğinden çok kişisel siyasi konumlarını korumaya odaklanan bu yaklaşım, partinin yaşadığı krizin derinleşmesine hizmet etmekten başka bir sonuç üretmemektedir.
Bu nedenle yaşanan tartışmaları yalnızca liderler veya kadrolar arasındaki bir mücadele olarak değerlendirmek yanıltıcı olacaktır.
Asıl mesele, Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel misyonunu koruyarak Türkiye’nin geleceğinde nasıl bir rol üstleneceğidir.
Bu sorular bir suçlama değil, tarihsel bir muhasebedir.
Bugün yaşanan süreçte en zor durumda olan kesim tam da bu nedenle Cumhuriyetçi kadrolardır.
İçeride yaşanan gelişmelerin önemli bir bölümünü yakından bilen bu kadrolar, bir yandan partiye sahip çıkmaya çalışırken, diğer yandan Türk milletinin umudunu diri tutma sorumluluğunu taşımaktadır.
Çünkü bu kadroların önemli bir bölümü, Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçildiği 22 Mayıs 2010 kurultayından itibaren partinin ideolojik yönelimine ilişkin ciddi itirazlar dile getirmiştir.
Partinin kurucu değerlerinden uzaklaşmasına, kimlik siyaseti merkezli yönelimlere, liyakat yerine sadakatin öne çıktığı kadrolaşma anlayışına ve Cumhuriyet’in temel hassasiyetlerinin geri plana itilmesine karşı yıllarca uyarılarda bulunmuşlardır.
Bugün yaşanan birçok sorunun kökeninde de o dönemde yapılan tercihlerin bulunduğu artık geniş bir kesim tarafından kabul edilmektedir.
Ancak tam da bu nedenle Cumhuriyetçi kadrolar, bugün ortaya çıkan keskin kutuplaşmanın içerisine sıkışmadan partiye sahip çıkmanın gayreti içerisindedir.
Çünkü, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Cumhuriyetçi ve Atatürkçü kadroları bu iki siyasi hattın da doğal parçası değildir.
Bir tarafta, partiyi, kendi hırs ve kini üzerinden, küresel planların güdümünde yeniden şekillendirmek üzere mutlak butlan kararı ile üstelik göreve utanılacak tarihsel bir hafıza ile gelen Kemal Kılıçdaroğlu, diğer tarafta ise uzun yıllar boyunca bu dönüşüm sürecine sessiz kalan veya destek veren, bugün ortaya çıkan bazı ahlaki sorunlar ve liyakat tartışmaları karşısında kendi içerisinde yeterli muhasebeyi yapmayan kadrolar ve en zoru da, AKP’nin ülkeyi soktuğu onlarca sıkıntının karşısında ezilen çaresiz umutsuz, bu iki seçim arasında taraf tutmak zorunda kalan Türk milletidir…
Cumhuriyetçi kadroların yaşadığı arada kalmışlık tam da budur.
Cumhuriyet Halk Partisisi’nde uzun yıllar görev yapmış siyasi tecrübesi olan, topluma hizmetten haz duyan, ancak siyasetin kirli ittifaklarını kuralları ile oynayamayan bu Cumhuriyetçi kadrolar, Türkiye’nin gündeminin Cumhuriyet Halk Partisi ile yatıp kalktığı bugünlerde en zor duygusal süreci yaşayanlardır.
Ancak haklı çıkmış olmak tek başına siyasi bir program değildir, bu günün konusu da değildir.
Yıllardır yapılan uyarıların doğrulanmış olması, bugün CHP’nin kurumsal varlığına yönelik müdahaleler karşısında asla sessiz kalmayı gerektirmez.
Tam tersine, Cumhuriyetçi kadrolar hem geçmişte yapılan hatalarla yüzleşilmesini, hem de bugün parti iradesine yönelik müdahalelere karşı durulmasını aynı anda savunmaktadır.
Bu noktada yeni parti arayışları da son derece yanlıştır.
Yakın siyasi tarihimiz, Cumhuriyetçi seçmenin bölünmesinin çoğu zaman karşıt siyasal projelerin güçlenmesine hizmet ettiğini göstermektedir.
Bugün CHP içerisinde yaşanan sorunlar ne kadar ciddi olursa olsun, çözüm Cumhuriyet Halk Partisi’nden kopmak değildir.
Çünkü yeni kurulacak bir siyasi yapı, CHP’nin tarihsel meşruiyetinden, kurumsal hafızasından ve toplumsal gücünden yoksun olacaktır.
Üstelik bugün tartışılan bazı isimler, bazı yanlış tercihler ve bazı ahlâki sorunlar da yeni yapının omuzlarında çok daha ağır bir yük hâline gelecektir.
CHP’nin tarihsel çatısı altında yönetilebilir görülen sorunlar, daha dar bir siyasi yapının varlığı içerisinde çok daha yıkıcı sonuçlar doğurabilir.
Bu nedenle mesele yalnızca oyların bölünmesi değildir.
Mesele Cumhuriyetçi siyasetin gereksiz yere yıpratılmasıdır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni ayrılıklar değil, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurucu değerleri etrafında yeniden toparlanmasıdır.
Ortadoğu yeniden şekillenirken, enerji koridorları, güvenlik mimarileri ve bölgesel güç dengeleri yeniden tanımlanırken; Türkiye’nin üniter devlet yapısının, milli egemenlik anlayışının ve Cumhuriyet’in kurucu felsefesinin nasıl korunacağı hayati önem taşımaktadır.
Bu ülkenin kuruluşunda verilen büyük mücadele, bir imparatorluğu yeniden canlandırmak için değil, çağdaş bir ulus devlet kurmak için verilmiştir.
Cumhuriyet’in özü budur.
Türkiye’nin geleceğini imparatorluk nostaljileri üzerinden değil, Cumhuriyet’in kurucu ilkeleri üzerinden okumak zorundayız.
Ayrıca şu gerçekte bilinmelidir ki bugün Cumhuriyet’e sahip çıkan insanlar yalnızca CHP içerisinde değildir.
Milliyetçisiyle, muhafazakârıyla, dini hassasiyeti yüksek olanlarla, , sosyal demokratıyla, Atatürkçüsüyle milyonlarca yurttaş, siyasi görüşleri farklı olsa bile Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısına, milli devlet anlayışına ve bağımsızlığına sahip çıkmaktadır.
Aynı hassasiyetin iktidar partisine oy veren milyonlarca vatandaşın içerisinde de bulunduğunu görmek gerekir.
Bu nedenle Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan şey siyasi kutuplaşmalar değil, Cumhuriyet ortak paydasında buluşabilen milli iradenin gücü olacaktır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey kitlesel öfke değil stratejidir.
Tepki değil akıldır.
Kişiler etrafında saflaşmak değil, Cumhuriyet’in kurucu ilkeleri etrafında yeniden buluşmaktır.
Çünkü kişiler gelir geçer.
Genel başkanlar değişir.
İttifaklar kurulur ve dağılır.
Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilelebet payidar kalacaktır.
Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir…
Cumhuriyet Halk Partisi, Ata’sından emanet, Türk milletinindir…
Ve Cumhuriyet Halk Partisi de, onu var eden Cumhuriyetçi irade yaşadığı sürece varlığını sürdürecektir.
Asıl umut da buradadır.