Coşku patlaması

Nihat Genç yazdı...

Coşku patlaması

Geçen aylarda Habertürk'te spor spikeri bir genç kadın (Hande Sarıoğlu) bir akşam evinde coşku patlaması yaşayıp göbek attı ve sonra videosunu salınca, kızıl kıyamet koptu, işinden oldu ve bir de köşe yazarları bu ne edepsizlik diye üstüne çullanıp kızcağızı gırtlaklayıp boğmaya çalıştılar.

Ve ama aynı ekranlarda her akşam ana haberde ekrana çıkan spiker-sunucu Veyis Ateş 10 milyon dolarlık rüşvetle suç üstü yakalanınca...

Hayırdır, o spor spikeri kıza vahşice saldırıp ahlak dersi veren ünlü-şanlı köşe yazarlarını Veyis Ateş'e karşı bir küçük kınamalarına dahi şahit olmadık!

Oysa coşku patlaması yaşayan Hande Sarıoğlu'na ahlaksız edepsiz densiz vs. diye söylenmedik laf kalmamıştı!

Hangisi suç, göbek atmayı mı lanetlemeliyiz rüşvet isterken suçüstü yakalanan gazeteciliği mi?

Tarikatçılık cemaatcilik islamcılık'ın içine sindiği bu iktidarın korkusu köşe yazarları üstünde öyle bir korku ve baskı oluşturmuş ki 'ahlak' yer değiştirmiş, hırsızlık suç değil, göbek atmak idamlık suç!

Ahlak'ın yer değiştirmesi basit bir sosyal deprem değildir.

Fikirlerine muhalefetine düşmanlık yapanlar hep aynı yöntemi kullanır. Fikirlerine cevap veremezler, ayrıntıda teferruatta kişilik özelliklerinizi bahane edip sizi mahkum ederler!

Yani sizin çok sert eleştirileriniz arasına girmiş mecazlarınızı ya da küfür parçacıklarını gösterip, şöyle derler, 'o mu, ağzı çok bozuk, delinin teki'.

Yani ağzı bozuk olmak mı suç 10 milyon dolara çökmek mi?

Yazarlık hayatım boyunca içimden aniden kopan 'coşku patlamalarından' kendimi hiç kurtaramadım. AKP iktidarının SKY ekranından ilk kovduğu yazar oldum. Ve ama o gün dahi çok bilmiş muhalif kardeşler yahu ağzı bozuktu onun için, dediler.

Sadece iktidarın en çok kovduğu ambargo sansür koyduğu yazar olmaktan öte muhalif TV'lerin ve sitelerin en uzun süreli ölümüne ambargo sansür koyduğu bir yazarım.

Muhalif kanallardan kovulmama sebep özetle sırasıyla Sarıgül'ün ve Ekmeleddin'in ve İmamoğlu'nun aday gösterilmesine tepki vermem.

Ve tabii tepkilerimi perde arkasındaki yöneticilere yazarlara karşı coşku patlamalarıyla ağzıma gelenleri lafımı hiç esirgemeden verdim, sonra, o arkadaşlara, yahu Nihat Genç niye yazmıyor diye sorulunca, yahu çok küfürlü yazıyordu diye yine beni suçladılar!

Ve bir zaman sonra dediklerim çıktı ve istisnasız hepsi destekledikleri adaydan pişman oldular hatta şartsız şurtsuz arkasına geçtikleri adaylar alemin alay konusu siyasi karikatür haline geliverdi.

Bu siyasi süreçlerde bu karikatür adayları kahramanca savunan o günün güvenilir ahım şahım güya Atatürkçü yazarlar ise hiçbir şey olmamış gibi kahraman gazeteciliklerine devam ediyor! Çoğunun o adaylarla kredi iş istikbal? ilişkileri çıktı!

Ama 'suçlu' Nihat Genç'in hesap soran eyvallahsız sert tavizsiz dili!

On yıllar var ki hem iktidarın hem muhalefetin kara listesindeki tek yazar oluşumun tek sebebi sağcısı solcusu liberali İslamcısı holdingi parası kimsenin boynunda 'elmas kolye' olmak asla istemedim.

Dünyaya bir kere gelmişim, anasını satayım.

Ve dilimden ve ağzımdan ve sert kıvamımdan coşku patlamalarımdan ve dur durak bilmeksizin alayını topunu karşıma almaktan, çok mutluyum.

Keyfim gıcır!

Başım göklerde!

Dünyanın en büyük tadı lezzeti mutluluğu eyvallahsız kimseye muhtaç olmadan yaşamak!

Ünlü Urfa Divanı'nda Kazancı Bedih'in Ziya Paşa'dan söylediği gibi:

'Bilmez insan gadrini alemde insan olmayan'

'Anlamaz hali perişan olmayan perişanın halini'

'Alemin sultanıdır sultana muhtaç olmayan'

Ben de merak ediyorum, hangi iklim hangi alem hangi çevre hangi duygu ortamı hangi aile büyüttü bizi.

Karadenizliyim, kadınlarını iyi tanırım.

Komşularım, yakınlarım, köylülerim, sınıf arkadaşlarım, yeğenlerim, ablalarım, mahallelim, nice kadının ortasında ellerinde büyüdüm!

O kadınları bildiklerinden yapacaklarından kafasına koyduklarından geri durdurmak mümkün değildir.

Kanları ateşlidir, hayatı coşkuyla yaşarlar. Bir an olsun yerlerinde oturmayı şöyle iki dakika dinlenmeyi, beklemeyi susmayı hiç bilmezler!

Aklınıza gelebilecek günlük rutin her şeyi törenle yaparlar, diyelim, balkonda çay içilecek. Alt tarafı balkona oturup çay içeceğiz, değil mi? Böyle değil. Balkonda oturup çay içmek için ince ince ön hazırlıklar yapılır, sandalyesi çayı demi yerleşimi ve masaya ikram olarak getirilecek her şey yerli yerinde olacak.

Diyelim çay bahçesine ya da sahile yürüyüşe çıkılacak, bir tören hazırlığı başlar, şuraya uğranacak şuradan geçilecek şurada durulacak şurada oturulacak.

Yola sizi onlar çıkarır kabileye kafileye her şeye onlar karar verir.

Diyelim eve misafir geliyor diyelim havaalanından bir yolcu karşılanacak, diyelim yemek yapılacak, diyelim üst baş bir şeyler alınacak, diyelim yeni evliler ziyaret edilecek, diyelim, başsağlığına ya da yeni doğmuş bebeğe hayırlı olsun'a gidilecek, diyelim topluca maç seyredilecek, diyelim bir komşu bir arkadaş 'çekiştirilecek'....

O ne dedi bu ne dedi ne oldu, öyle laflar bulurlar ki, on tane filozof bu ince derin acayip benzetmeli o da neymiş bu da neymiş gibi laf sokmalarına cevap veremez.

Her şey kuralına göre rahat ve düzgün ve eksiksiz ve ciddiyeti içinde olacak. Paylaşmadan duramazlar, sözlerine ve eşlerine ölümüne sadıktırlar.

Ölçülü dengeli ve sessiz ve tevazu sahibi insanları ancak çok uzaktan çok sever takdir ederler, yani bu sosyal değerler onlar için başkalarında güzeldir.

Ve taş gibi sağlamdırlar, hayatınızın kapısı arkanızda duvar gibidirler.

Ezilmiş silik sinsi sus pus insanlardan iğrenir uzak dururlar.

Delice koşturma koşuşturma hayatlarıdır.

Kibri tafrayı çalımı kaprisi hiç bilmezler!

Ve kimseyi beğenmezler.

Üstünüzü başınızı önünüzdeki sofrayı gözleri gören her şeyi düzeltirler.

Aklınıza gelebilecek her eşyaya dokunur şöyle ellerine alır bir yoklar o eşyanın konumuyla ilgili akıllarından bir şey geçer ve neden bilinmez o eşyayı yine aynı yerine koyarlar, dalgınlık düşünce muhakeme süreçleri.

Yani her şeyden sorumlu her işe koşan askerlikte 'Osmanlı çavuşu' gibidirler.

Ağızlarını tutamazlar, laflarını esirgemezler.

Mevlid kandil maç günü gelenek görenek bayram misafir yola koyma evlilik çocuk doğumu vs. her şey inciği cinciği hakettiği şekilde harfiyen törenle yerine getirilir.

Yorgunluk tükenme bitmişlik bilmezler.

Sinirleri bozulup kızgınlık nöbetleri yaşayıp ve peşinden kafaya sarıp iş temize çıkıp anlaşılıncaya kadar günlerce kavga etmekten yorulmazlar!

Hiçbir işe erinmezler.

Hayatlarına en uzak şey: zahmettir!

Sevinçlerini üzüntülerini tek başlarına asla yaşayamazlar salkım saçak her tarafa bulaştırır memleket meselesi haline getirirler!

Coşkuları sevinçleri gün boyu dışarı taşar balkona taşar sokağa taşar kimse yoksa telefonlara taşar.

Bir yakınları hasta olmasın kırk gün değil yıllarca başında bekleyen çelik gibi iradeleri vardır.

Köyü, mezarlığı, sayfiyesi, her şeyin ziyareti tatili saati otomatiğe bağlanmış gibidir.

Nefret ve kin bilmezler ve ama hep baş edemedikleri ve bilmedikleri bir 'gerginlik' içindedirler.

Yani başka iklimlerde kavimlerde coğrafyalarda görülmemiş derece bir iç neşeleri kudretten bir ilahi güçleri vardır.

Refleksleriyle yaşarlar!

Hayatın eziyetine işkencesine baskısına yalnızlık ve depresyon ve dışlanmışlık duygusu hiç yaşamadan çok uzun süre katlanma ustası ve bilgesidirler!

Ve hiç bitmeyen bir 'gençlik' sevinci yaşarlar.

Hep bir şey anlatmak isterler, anlatamadıkları zaman delirirler, anlatmak için sağa sola oraya buraya koşuşturup birini ararlar!

Birden sebepsiz sandığınız parlamaları akla mantığa yatkın hiç değilmiş gibi görünür, yanılıyorsunuz!

Onlar, her şeyi yerli yerine koyan talimat ve komutlarla her günleri planlanmıştır, sabah şu var akşam şu olacak sonra şu yapılacak, şu getirilecek şuna şu verilecek..

Hiç tanımadıkları insanlarla anında tanışma ve kaynaşma becerileri doğuştandır!

Çekiştirme laf sokma ve ortamı kaynatmakta ve ateşi harlamakta ve gaza basmakta üstlerine yoktur!

Mesela binlerce sabah kalktığınız gibi yine rutin yatağınızdan kalktınız ve banyo yapıp kahvaltıya oturacaksınız,değil mi, hayır, o sabah sanki dünyanın ilk sabahı!

O çay o kahvaltı sanki insanlığın hazırladığı ilk sofra!

O keyif o neşe, sanki insanlık konuşmayı-sohbeti yeni orada ilk defa icat ediyor!

Hararetli konuşma bir mucizeymiş gibi.

Duygu karmaşası fikir karmaşası bilmezler, neyse o'dur!

Hepsi her şeyi bilen kahindir!

Hepsi 'öngörüleri' ve hislerinde asla hiç yanılmadıklarına inanırlar!

Onlara dışardan bir şey söylenmez, konuşarak tartışarak bir şey öğretilmez!

Onlar kendileri yaşayacak acısını çekecek hayatı kendi deneyimleriyle tanıyacaklar!

Yanlış anlayıp sakın deli mi bunlar demeyin, sürekli konuşmak ve söylenmek onlar için kutsal bir arınma ritüeli, her dakika içlerindeki küçücük şeytan parçacıklarını ve kötü düşünceleri dışarı atıp iç temizleme törenidir.

Ailenin kardeşin arkadaşın aşırı maddi ve psikolojik yükünü çekmek onları hayata karşı hiç küstürmez ve sertleştirmez, zorluklar beklenmedik belalar coşkularını asla söndüremez.

Ve sevdikleri insanlar ve sevdikleri ortamlarda sevinç çığlıklarıyla konuşurlar!

Yüzlerinde her eşyaya her davranışa her olaya karşı atılacak o kadar çok coşku çığlıkları vardır ki...

Gün uzar gece olur ama coşkun çığlıklar bitmez, yatağa girerken dahi fazla kalmış enerjiyi savmak için horon tepenlerini çok gördüm.

Ve istisnasız hepsi yatağa girerken, dur yarın olsun, bak ne yapacağım, diye, doyumsuz bir iştahla başlarını yastığa koyarlar!

Yerken yürürken konuşurken iştahları hiç bitmez!

Dostlarını yakınlarını görmesinler şöyle yakın mesafeden uçurumdan atlar gibi boyunlarına sarılır kucaklarlar!

Karadenizli seksen yaşında bir kadının paslandığı görülmemiştir!

İşte bu annelerin ablaların çocukları bizler, başka 'ahlak' içine düştük.

İçten gelen her şeyimiz ayıplanıyor artık.

İnsiyaki doğaçlama konuşmalarımız kınanıyor artık!

Coşku patlamalarımız psikolojimizin bozukluğuna veriliyor artık!

Tarikatlar cemaatler İslamcılar....

Derinlerine sokaklarına köylerine evlerine balkonlarına giysilerine konuşmalarına nüfuz ettikçe.

Müdahale ettikçe, yasak koydukça, suçladıkça, ahlaksızlık bozukluk edepsizlik diye lanetledikçe...

Geziyorum şehrimi.

Köyümü.

Sokaklarımı.

Başa çıkılması mümkün olmayan inatçı keskin insanlarımızın bakıyorum başları düşmüş.

İçe kapanmış.

İçleri boş. Günleri boş.

Tarikatlar cemaatler İslamcılık sirayet ettikçe hayatlarına siyasetlerine varlıklarına...

Kanlarındaki alev sönmüş!

Asabi bile değiller!

Yorgun ve bezgin ve huzursuz ve bir şakayı dahi kaldıramaz ve bir şakayı dahi olacak şey değil anlayamaz bir hale gelmişler!

O parlak önder yönetici her şeyin başı olmaya meraklı insanlar gitmiş her eziyete sessizce katlanan insanlar gelmiş!

Atalet tembellik diz boyu!

Beleşi ve ucuzu gırla gidiyor!

Tarlası atölyesi fabrikası değirmeni kalmamış!

İnsanların kendine saygısı kalmamış!

Artık aşırı sinirli dahi hiç değiller!

Tuhaf saçma sapan bir yasakların o olmadı bu yakışmadı şuna ne derler ayıp değil mi bak bu olmadı sana mı kalmış gibi ahlaki yasaklar bir kanser tümörü gibi girmiş..

Coşkun ruhlar lekelenmiş!

Artık bir insan canlılığı dahi bulamıyorsun, köşesine çekilmiş bir gölge!

Ve bir memleket meselesini değil bir küçük ahlaki kusuru çıldırmışcasına abarttıkça büyütüp ahlaki değerleri dahi çıldırtan sınırsız bir deliliğin adını 'din' koymuşlar!

Ve din diye diye aşağılanmayı kabullenmiş ve hiç dert etmeyen bir çaresizlik duygusu!

Yani şehir şehir geziyorsun gördüğün şehir değil 'esir alınmış' karantina altına alınmış gibi.

Yani mesele bir 'göbek atma' meselesi hiç değil!

Suç yer değiştirmiş.

Ahlak yer değiştirmiş.

Din kültür gelenek yer değiştirmiş!

Yerinde duramayan dipdiri canlı insanımızın kemikleri kırılıp boş çuval gibi derisi bir emekli maaşına babadan bir eve şükredip küflenmeye bırakılmış!

Zihnen hasta ve boş çuval gibi çökmüş bu insanların hayatta yaşıyor olmaları artık hiçbir şey ifade etmiyor!

İnsani heyecan ve aşırılıkları ve iştahları ve heyecanlarını unutmuş tarikatlar cemaatler İslamcılık içinde kaybolmuş bir millet!