Korkma

Zekiye Yaldız yazdı...

Korkma

Dünyadaki bütün milletlerin kendine has özellikleri var. Türk Milleti’nin vasfı da “Asker millet” olması. Tarih boyunca bu böyleyken son otuz yılda usul usul iç ve dış kumpas düzenleriyle bu vasfını kaybetmesi için yoğun bir çaba olduğu aşikar. Fakat milletler dilleriyle yaşadığına göre Türkçe’nin yaşayabilmesi için bile  millet olma unsurlarından biri olan asker-millet kavramına ihtiyaç var. Tek heceli ve emir-komuta özelliği var dilin. Sondan eklemeli hecelerle yeni sözcükler oluşturulabiliyor olması hiyerarşik düzenin bariz göstergesi.

“Bütün insanlar doğal olarak bilmek isterler. Duyularımızı, özellikle de görme ve işitme duyumuzu kullanmaktan duyduğumuz  zevk bunun en mükemmel kanıtıdır.” diyor Aristoteles. Sokrates, insanları mutluluğa götüren tek sevginin bilgelik sevgisi olduğunu söylüyor. Bu yolda ilerleyen insan yol boyu bütün sırları çözer, erenlere karışır ona göre. Peşinden koştuğumuz fiillerin nedeni mutluluğa ulaşmak.  Para, haz, şöhret, iktidar peşinde koşanlar  da onun iyi bir şey olduğunu, mutluluk getireceğini düşünürler. Aklıyla düşünmeye başladığında haz, kudret, şöhret iyi bir şey mi diye düşünmeye başlar insan. Çünkü sınırlayıcıdır haz. Bilmekten haz almaya başlamadığın müddetçe mutsuzsundur. Cinsellik hazzına fiziksel donanım sınır koyar. Madde kullanımı yine sonu mutsuzlukla biten kısa bir halüsinasyon sürecidir. Şöhret, iktidar, kudret dahası için çabaladıkça çöküşü kaçınılmaz olan şeylerdir. Oysa bilgelikte sınır yok. Erenlere karışıncaya kadar, yükselip uçuncaya kadar gidebilirsin. “Kötülük yapmaktansa kötülüğe uğramayı tercih ederim.” diyor ya Sokrates, umuyorum ki delilsiz, bilgisiz, akılsızca televizyonda insanların onurunu yerle bir eden konuşmalar yapıp duran insanlar kötülüğe uğramış olsunlar. Yoksa bilerek kötülük, kötü bir mayanın olduğunu gösterir. Varlığını kötülüğe dayandırdığını gösterir.

Halil İnalcık bilgelik sevgisine tanık olduğumuz büyük tarihçi “millet-asker” kavramının tarihin başlangıcından bugüne  Türkler’in en temel vasfı olduğunu söylüyor. Hattâ İnalcık, Osmanlı Devleti’nin bir “gaza” ideolojisi üzerine kurulduğunu, bu kutsal savaş ideolojisiyle düşman bölgelere saldıran gazi grupların bir lider etrafında toplanarak özünde savaş/asker merkezli bir devlet kurulduğunu ifade ediyor.

Yaşadığım şu kırk küsür yıllık hayatım boyunca görebildiğim tıpkı eski Türkler’de olduğu gibi bugün hâlâ ordu toplumun diğer kesimlerinden ayrılmayan bir kurum. 1980’den sonra darbeler ve çekilen zulümlere rağmen on yıl öncesine kadar en güvenilir kurum Türk Ordusu idi. Fetö yedi, bitirdi. Bugün yapılan anketlerde en güvenilir kurumun Meteoroloji çıkması bu bağlamda ne kadar da ironik! Havadan sudan konuşmak, konuşabileceğimiz en tehlikesiz alan kaldığı için mi bu sonuç çıkıyor acaba? Gerçi orda bile seçilen belediye başkanlarının partisine göre barajların doluluk oranını hesaplayan akıllar çıkmıyor değil, ama neyse ki henüz yeterli kitleye ulaşamadı o akıl. Kültürümüzden asker türkülerini, askere uğurlama merasimlerini, şehit cenazelerini kaldırdığında geriye ne kalıyor bakmak lâzım. Asker düğünü diye bir şey var bizde ya hu! Kendi gözlerimle tanığım, geçen yıl Erdek sahilinde sıcak kumlara uzanmış güneşlenirken birden bir patırtı koptu, davul zurna eşliğinde bir grup genç, tozu dumana katıp sahile indi. Ne oluyor diye şaşkınlıkla etrafımıza bakınırken anladık ki, askere gidecek gençler için bahşiş vermek adettenmiş. Yanında cüzdan olmayan kadınlar birbirinden borç alarak bahşiş verdiler asker adaylarına. Sonra, pareosunu sırtına geçiren ablalar kim olduklarını bile bilmedikleri o çocuklarla Balıkesir çiftetellisi eşliğinde döne döne oynadılar, “Ayağınıza taş değmesin.” diye dualar ettiler.

Kutadgu Bilig’de ögdülmiş  (aklı temsil eden vezir) devlet için olmazsa olmaz, biri kalem biri kılıç tutan vezirlik ve komutanlık olan iki unsurdan söz eder. Komutanda olması gereken özellikler “sü başlar” olarak şöyle anlatılır:

“Bir memleketin bağı iki şeyden ibarettir: birisi ihtiyat, diğeri kanundur. Düşman boynunu kırmak istersen gözünü, kulağını tetikte bulundurmalısın. Bu iş için seçkin insan bulundurmalısın. Kılıç kımıldadığı müddetçe düşman kımıldamaz. Kılıç kına girdiğinde bey rahat görmez. Komutan, kendisini saksağandan daha ihtiyatlı tutmalı, gözünü kaya kuzgunu gibi uzaklara çevirmelidir. Uyanık beyin askeri, ejderha kumandasında aslana binmiş kılıç kamçılı orduya benzer. Korkak kimseler orduyu bozarlar, ordu bozulursa askerler birbirini ifsat ederler. Ölümü hatırına getirmeyerek düşmanını vuran adam ne der dinle: Anadan doğan hiç kimse ecelsiz ölmez; düşmanını görünce ne korkarsın? Düşmana yalın hücum et, erkekler gibi vuruş. Cesur dediğin haysiyet sahibi olur. Haysiyetli insan ölürken vuruşarak ölür. Dayan, düşmana hiçbir surette arka verme, düşmanı vur ya da vuruşarak orada öl! Onun bütün işi askerliktir. Aklını askerlikten başka şeylere vermemelidir. Kendisine bir at, giyim ve silah ayırması kâfidir. Çoluk-çocuk ve karım diye mal toplamamalı veya mülk ve bahçe edineceğim diye gümüş yığmamalıdır…”

Bu, on birinci yüz yıldan yirmi birinci yüzyıla gelen öğütlerden benim anladığım, “O zaman siyasete girsinler.” tezviratı saçma sapan bir şey. Kırk yıl askerlik yapmış bir adamın siyasetin çarklarında öğütülüp gitmesi mi yoksa bildiklerini ülke menfaatine paylaşması mı daha hayırlıdır diye düşünmek lâzım. Aristoteles’in epistemolojisinde teorik, pratik ve poetik olmak üzere üç çeşit bilgi vardır. Poetik olan bilgi, yani, meydana getirmenin, üretmenin biliminde bizi bilgiye ulaştıran şey, sanattır.  Aristoteles, resim, müzik gibi alanların yanında tıp, gemicilik gibi alanları da sanat saymıştır. Poetik ve pratik her türlü bilginin ön koşulu deneyimdir. Deneyim, aynı duruma ilişkin birden fazla anının birikmesiyle oluşmaktadır. Bir anlamda sanat sayabileceğimiz askerlik için çok değerli olan bu tecrübenin böylesine kabaca bir kenara itilmesi ancak cehaletle açıklanabilir. Platon da “Devlet” de insanları, bilgisever, ünsever ve parasever olarak üçe ayırmıştır. Bugün gördüğümüz bu ünsever, parasever insanlara Platon’un şu cümlesiyle seslenmek istiyorum: “Aklına gelenin uydurduğu masalları çocukların dinlemesi doğru mudur? İleride edinmelerini istediğimiz düşüncelere aykırı şeyleri duymalarına göz mü yumacağız?” Hayatlarını gözden geçirip ettikleri haksızlıkların farkına vardıklarında ne olacak? Ölüm eninde sonunda herkese gelecek. İşte o zamana kadar zehirli bir bekleyiş hattâ Mahşer’deki korkunç hesaplaşma düşünüldüğünde daha önce tecrübe edilmiş bir yanlışın bir kez daha tekrar edilmesi yanlışına düşmeyi göze almak en basitinden akılsızca, düşüncesizcedir. Hiçbir maaşa bu yapılamaz bana göre. Askerler bildikleri konuda konuşmasın ama gazeteciler bilip bilmedikleri her konuda konuşabilirler mi yani? Asker olunca ne oluyor? Başka bir gezegenden mi gelmiş bu insanlar? Ortaokulda en çalışkan arkadaşlarımız asker oldu. Bahriyeli olmak o kadar havalı bir şeydi ki Anadolu’da, o beyaz üniforma en güzel kızların aklını başından alırdı. Doğruyu görüp de susmak yüreksizliktir. Yanlış yapıp bunu gördüyse düzeltmekten de utanmamalı insan, korkmamalı. İstiklâl Marşı “Korkma!” diye başlayan bir milletin ferdi olma şerefiyle…

“Ben varmam inekliye

Yoğurdu sinekliye

Allah nasip eylesin

Omuzu tüfekliye.”

Burdur-Teke türküsü var ya hani, bir zamanlar askerlere tıpkı öyle bakılırken bugün gelinen noktayı edebiyatçıların, sosyologların, psikologların nedenleri ve sonuçları açısından dikkatle incelemesi gerektiğini düşünüyorum.

Kaynakça:

A.Ü Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı:37 Dr. Bedri Sarıca- Kutadgu Bilig’de Komutan ve Ordunun Nitelikleri

Poetika- Aristoteles

Platon-Devlet