Tarikat ve cemaatler neden İslam’a aykırıdır?

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı

Tarikat ve cemaatler neden İslam’a aykırıdır?

İslam dinini Yahudilik ve Hıristiyanlıkla ve bu iki dinin tarihsel süreçleriyle karşılaştırmadan tarikat ve cemaatlerin dayanak aldıkları temelleri anlamak zordur.

Her şeyden önce Yahudilik ve Hıristiyanlık, örgütlü din adamları ve mabetleriyle kurumsal dinlerdir. Başlangıçlarından beri bu kurumsallık vardır. Din adamı sınıfı güçlü ve belirli niteliklere sahip karar merciidir. Yahudilikte Süleyman Mabedi ve Hıristiyanlıkta Kilise, din adamı sınıfının ve bağlıların kutsal mekânlarıdır. Adeta karargâhlarıdır diyebiliriz. Bu sınıf ve mabetler, birbirini tamamlayan kurumsal yapılar olup, birbiriyle özdeşleşmiştir. Antik felsefe ve günümüze kadar tanık olduğumuz bilimsel gelişmeler, bu kurumsallık karşısında zorlanmakla birlikte, siyaset alanında laikleşme ve toplumsal yaşamda sekülerleşmenin pazarlık masasına oturacak muhatabın bu kurumlar olmasıyla büyük bir ivme kazanmıştır. Başka türlü dersek, her iki dindeki bu kurumlar, çatışma veya uzlaşmada derli toplu, biricik muhatap olarak bilimsel ve seküler sürecin ilerlemesinde pazarlık yapılabilecek taraf rolünü oynayarak, bir yandan dinin yaşama ilişkin etkisinin sınırlarının belirlenmesini diğer yandan da kurumsallığın siyasetin ve hukukun dışında tutulmasını kolaylaştırmıştır.

Avrupa’daki bilimsel ve düşünsel süreç,  ‘yaşamın dinden daha büyük’ olduğunu bu yolla deneysel olarak kanıtlamış; ‘daha çok yaşam, daha az din’ olgusunu hayata geçirmiştir. Ruhaniyet, din adamlarına kalan bu “az yaşam” sınırları içine çekilmiş, dinsel yaşamın pratikleri de mabetlerin çevrelediği duvarların dışına taşmamıştır.

Ortaçağ’da bu kurumlar “daha çok din, daha az yaşam”ı, devlet ve siyaset gücüyle gerçekleştirdiği için, din adına akıl almaz cinayetler, baskılar, hak edilmemiş zenginlikler ve aydınlanmaya karşı zorbaca müdahaleler kaçınılmaz bir kader olmuştu.

Şimdi bu acı kaderi Avrupa çok gerilerde bıraktı. Ancak din adamı sınıfı ve mabet, bu kaderden geriye kalan, hem dindarları hem de laik ve seküler aydınlanmayı memnun edecek kurumlar olarak varlığını sürdürmektedir. Elde, maneviyat adına somut iki kurum vardır.

Bize gelelim.

TEMEL DAYANAKLARINDAN İLKİ: İSLAM'IN REDDETTİĞİ İKİ KURUM OLAN DİN ADAMI SINIFI VE MABET

İslam dininde bildiğimiz gibi din adamı sınıfı ve mabet gibi kurumlar yoktur. Bu açıdan dinsel bir kurumsallıktan söz edilemez. Şeyhülislamlık, kadılık, din âlimliği, halifelik, şeyhlik, Diyanet İşleri başkanlığı, müftülük, imamlık ve benzeri sıfatlar, dinsel sıfat değildir. İdari ve siyasi birer makamın adıdır. Bunlardan hiç biri “kutsal”, “dinsel”, ya da “manevi” bir kişiye ya da makama karşılık gelmez. Bunun için hiç birisi bir din adamı sınıfının üyesi değildir. Öyleyse din adamı sınıfı yoktur ve bu sıfatlar, idari ve siyasi zorunluluktan ötürü sonradan ihdas edilmiştir.

İkincisi, İslam dininde “mabet” kavramı yoktur. Mescit, Hz. Muhammed döneminde yalnız ibadet edilen yer değil, dünyasal işlerin de görüşüldüğü bir mekandır. Hz. Muhammed, kutsal bir kişi olarak her zaman “biat edilen kararlar’ vermediğini açıkça beyan etmiştir. Yani kilise gibi ruhani ve kutsal olarak tanımlanmaz. Cami ise mescitten daha sonra ortaya çıkmıştır. Cami tıpkı mescit gibi, ibadet dışında toplantıların, görüşmelerin, ilmi tartışmaların, çeşitli derslerin verildiği bir mekandır. Yahudilik ve Hristiyanlıktaki gibi “kutsal mabed” olmanın ötesindedir.

Müslüman için ibadetin mekanı yoktur. Tüm yeryüzünde ibadet edebilir. Temiz ve ibadete uygun her yer-buna kilise, havra, sinagog ve benzeri mabetler de dahil-Müslümanlar için uygundur.

Burada da görüyoruz ki İslam’da belirlenmiş bir mabet veya mabet kavramı yoktur.

Üç dini karşılaştırdığımızda, İslam’ın dışındaki dinler, somut, gözle görülür, muhatap alınabilir bir din adamı sınıfı ve mabede sahiptir. Oysa İslam, bu iki dine göre daha soyut kalmaktadır. Ama şunu unutmayalım ki aralarındaki en büyük benzerlik, her üç dinin de Sami geleneğinden olması ve birbirinin devamı olarak ortaya çıkmasıdır.

Şimdi, hangi ırk, din ya da dilden olursa olsun, herhangi bir dindar, derdini, sorununu iletebileceği dinsel bir yetkili, otorite veya otoriteler arar. İslam’da Hz. Muhammed dışında böyle bir dinsel yetkili ya da kutsal kişi yoktur. Kendine benzer ama O’nunla iletişim kurmaya yetkilendirilmiş bir otoritenin olmaması nedeniyle Tanrı’ya yakarmak, dua etmek, sürdürülebilir somut bir deneyim olamamaktadır. İbadet için mabet anlayışı da olmadığından, koskoca yeryüzü, bir Müslüman’ın bireysel ya da toplumsal bir dinsel yoğunlaşmasına imkan vermemektedir. İşte bu yüzden tüm yeryüzü kutsal sayılır

Cemaat ve tarikatlar işte diğer dinlerde olup da İslam’da olmayan bu kurumları kendileri yaratma yoluna gitmektedir. İslam anlayışına taban tabana aykırı olsa da Şeyhlik, Efendilik, Velilik, Ermişlik gibi sıfatları taşıyan insanlar, fiili bir “din adamı sınıfı” oluşmasına yol açmıştır. Cemaat ve tarikatlar, İslam’da olmayan ama diğer dinlerden esinlenerek bir din adamı sınıfı oluşturmuştur.

Ama aradaki farklara dikkat etmek gerekir. Yahudilik ve Hristiyanlıkta tüm din mensuplarını şu ya da bu şekilde birbirine bağlayan, çoğunluğun saygı duyduğu belli bir din adamı sınıfı olduğu halde, günümüzde sayıları yüzlerle ifade edilen cemaat ve tarikatların her birinin “kendinden menkul din adamı sınıfı” bulunmaktadır. Hem dinsel içerik hem de örgütsel yapı bakımından, diğer dinlerdeki sınıftan farklı olan bu “din adamları” enflasyonu, Türkiye Cumhuriyeti’ni sosyo-politik, sosyo-ekonomik ve sosyal psikolojik açıdan tehdit etmekte; laiklik ve sekülerleşmeyi benimsetmek için ortada kimin muhatap alınacağı sorusu dünden bu güne yanıtsız  bir soru olarak kalmaktadır. Hangi cemaat veya tarikatın “din adamı sınıfı” muhataptır? Birini alırsanız diğerleri buna razı olmaz. Çünkü her cemaat, her tarikat ayrı bir sınıfa ve ayrı bir mabede sahiptir. Başta Almanya olmak üzere Avrupa’da her birine ait bir cami bulunmakta; herhangi birinde namaz kılmak için Müslüman olmak yetmemektedir.

Bunlar Müslümanlıktan saptıkları için, sade ve bağımsız hiçbir dindar yurttaşı bile aralarına, mabetlerine, topluluklarına ve dinlerine almazlar.

Her cemaat ve tarikatın kendilerine özgü mabetleri vardır. Bir Nurcu bir Süleymancının, bir menzilci bir İsmailağa’nın mabetlerine ve aralarına elini kolunu sallayarak giremez, ibadet edemez. Edecekse, onlardan olması gerekir. Sırf, sade bir Müslüman olması yetmez.

Demek ki temel dayanaklarından ilki ve en önemlisi, İslam’da din adamı sınıfları oluşturmak ve mabet yaratmaktır. Bu ikisi, İslam maneviyatı ve evrensel ahlak anlayışının soyutluğuna karşı, somut kurumlar ihdas ettiklerini göstermektedir.

İKİNCİSİ, CUMHURİYET DEVRİMLERİNİN KESİNTİYE UĞRAMASI

Ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat medeniyet tarikatıdır."(30.8.1925)

Mustafa Kemal Atatürk, bu sözüyle geleceği görmüştür. Yedi düvel karşısında zaferden zafere koşan ulu Önder, asıl düşmanın, din değil ama din adına sürdürülmek istenilen cehalet olduğunu vurgulayarak, gerçek tarikatın bilim ve medeniyet olduğuna işaret etmiştir.  Bilimi, aklı, özgür düşünceyi ve bireyleşmeyi temel felsefesi kabul eden Cumhuriyet devrimleri, ülkemiz tarihinde hedef tahtası haline getirilmiştir. Cumhuriyet hedef alındıkça cemaat ve tarikatlar büyümüştür. Atatürk’e ve Cumhuriyet’e düşmanlık, bilim, akıl ve aydınlanmaya düşmanlığın manivelası olarak kullanılmıştır. Sürekli denenen bu saldırılar, tarikat ve cemaatlerin semirmesi için sosyal, ekonomik ve siyasal alanlar açmıştır.

Oysa emperyalizme karşı verilen kurtuluş mücadelesi, Cumhuriyet devrimleriyle yine bize emperyalizmin miras bıraktığı içerideki cehalete karşı aynı kararlılık ve azimle sürdürülmek zorundadır.

ÜÇÜNCÜSÜ, İSLAM DİNİNE YEDEK DİN EKLENMESİ

Din adamı sınıfı ve mabet ihdası, doğal olarak İslam dinine alternatif bir din icadını da beraberinde getirmiştir. Bu din, İslam’a taban tabana aykırıdır: emeğe, adalete, çalışmaya, ahlaka ve namusa değer vermez. İslam’daki hiçbir ahlaki ilkenin bu yeni din için önemi yoktur. Neden? Çünkü hırsızlık, çapul, yağma, tecavüz, gasp ve baskı ancak İslam’a aykırı ama onun adına uydurulan birden çok dinle kılıflanabilir. Cemaat ve tarikatlardan her biri kendine göre bir din uydurmuş; Cumhuriyet erdemleriyle çatışmayan İslam dinini, siyasal tartışmaların içine çekerek, İslam’ı, erdemle çatışan erdemsiz bir din haline getirmeyi “asıl dindarlık” gibi göstermişlerdir. Oysa hiçbir din, siyasallaştırılmadığı, siyasetin emrine verilmediği sürece, ne devletle ne de yaşamla çatışamaz. Bu gün Yahudilik ve Hristiyanlık somut örnektir. İslam’ı laiklikle çatıştırmak mümkün değildir. Ne zaman siyasal bir dine dönüştürülürse işte o zaman her şeyle hatta insanlıkla bile uyuşmaz hale gelir.

DÖRDÜNCÜSÜ, HALKIMIZIN YARDIMSEVERLİĞİ

Cemaat ve tarikatlar, din üstüne din uydururken, istismar ederken halkımızın yardımseverliğini de aynı yolla istismar etmektedir. Yardımseverlikle cehaletin zaman zaman birbirine karışmasından yararlanmayı iyi bilen bu yapılardan Fetö, 15 Temmuz darbe girişimiyle, halktan aldıkları yardımı yine halkın tepesine bomba olarak yağdırmıştır.

BEŞİNCİSİ, TEVHİD-İ TEDRİSATA, TEKKE VE ZAVİYELER KANUNUNA AYKIRI YERLER

Cemaat ve tarikatlar, 3-4 yaşındaki çocuklarımızı mevcut yasalarla alay edercesine cehalet eğitimine tabi tutmakta, onları yurdundan, devletinden, kültüründen, anne-babasından, hayattan koparmaktadır. Cemaat ve tarikat yurtları her iki kanuna da aykırı olarak faaliyetlerini sürdürmekte; bir yandan İslam’dan kopmuş yedek dinlerle çocuklarımızı karanlığa sürüklemekte, öte yandan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne düşman yetiştirmektedirler.

Doğudaki medreseler de aynı yoldadır.

ALTINCISI, HER DÖNEM SİYASİ DESTEK

Cemaat ve tarikatlara verilen siyasi destek eskiden beri devam etmekte, gittikçe katlanarak artmaktadır. Saydığımız temel dayanakları güçlendiren ve devlet içinde devlete dönüştüren siyasi destek, himaye ve teşviktir.

 Tarikat ve cemaatler, toplumsal karşılığını nasıl oluşturuyor? Nasıl ilişkilerde bulunuyorlar?

 Yoksullaşma, bu yapılar için en verimli etkendir. Sosyal bir hukuk devleti olmanın temel gereklerini ifada giderek büyüyen zafiyet, yoksul insan sayımızı artırmaktadır. Yediden yetmişe genişleyen yoksullaşma, ekonomik ve sosyal sığınma ihtiyacını giderecek adres arayışına girilmesine yol açmaktadır. Cemaat ve tarikatlar, saydığımız temel dayanaklardan aldıkları güç ile bu ihtiyacı devletten “daha iyi ve daha kalıcı” sürdürebileceklerine, çaresiz insanları inandırmakta zorluk çekmemektedir.

Çoğunluğu bu şekilde eline geçiren cemaat ve tarikatlar, tek bir şeyh ya da dinsel liderin iki dudağı arasından çıkacak emirle, şu ya da bu siyasi partiye önce etkide bulunmakta, sonra komutayı belirleyecek güce eriştiği mesajını verebilmektedir. Sorun, tarikat ve cemaatlerin siyasete nasıl etki ettikleri değil, siyasetin bu yapıları karşı etkisiz hale gelip gelmediğidir.

Türkiye’nin her köşesinde, Türk halkının sırtından elde ettikleri Karun zenginliği yoluyla yurtlar, dershaneler ve hatta özel eğitim kurumları kurmuşlar; her yaştan öğrenciyi, “din adamları sınıfı”nın emrine amade kılmışlar ve onları uydurdukları “kendilerine özgü mabetler”e hapsetmişlerdir.

“Din adamları sınıfı”, dinin patronluğundan ekonomik patronluğa terfi etmiş durumdadır. Her türlü fırsatı din adına ekonomik tapınaklar inşa etmek için kullanarak, ekonomik ve sosyal çaresizliğin ilahı olduklarına inandırmayı başarmak üzeredirler.

- Biat kültürü cemaatler için ne ifade ediyor? "Aklını kiraya vermek" cemaat/tarikatlar için neden önemli?

“Aklını kiraya vermek” tabiri yanlıştır. Çünkü var olan bir şey kiraya verilir. Kira kontratosu bitince mülk  sahibi olarak geri alırsın. Ama akıl bir meta değildir. Olmayan bir şey kiraya verilmez. Biz buna “aklını kölelik karşılığında haraç mezat satmak “ diyelim.

Cemaat ve tarikatlar için en büyük düşman akıl ve bilimdir. Akıl ve bilim ise insanca yaşamanın temel koşuludur. İnsanca yaşam, laiklikle mümkündür. “Hem laik hem Müslüman olunmaz” sözü yanlıştır. Doğrusu bunun tersidir: “Laik olmayan, gereği gibi Müslüman olamaz”. Fetö laik Müslüman olmadığı için vahşeti yaşatmadı mı? Işid, Hizbullah, Hizbuttahrir laik Müslüman olsalardı, insan öldürmeyi sevap sayarlar mıydı?

Türkiye laik bir devlet olmasaydı, yüzlerce tarikat ve cemaat, sözüm ona halifelik için önce birbirini, sonra da masum insanları doğramaz mıydı? Yanıt veremezler.

Biat kültürü, İslam’a sonradan sokulan modern kulluktur. Hz. Muhammed , “ benim yanlışım olursa düzeltin, ben de bir insanım, yanılabilirim” demiştir. Aklı olmayanın dini de yoktur.

Binlerce cemaat ve tarikat mensubu, haraç mezat sattıkları akıllarını geri alsınlar, şeyh veya dinsel liderlerinin esaretinden kurtulacaklardır.

Dikkat edilirse bunlar önce akla ve bilime karşı çıkarlar. İkinci aşamada, ürettikleri yönergeleri iman esasları gibi sunarlar. Üçüncü aşamada, devletten ve milletten aşırdıkları maddi güçle müritlerini ikna ederler. Son kertede işlem tamamlanmıştır. Mürit artık “ölü yıkayıcının elinde ölü gibi”dir.  Taciz, tecavüz, ekonomik, psikolojik sömürü ardından sökün eder.

- Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Din eğitimi ve öğretimi anayasal olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın uhde ve sorumluluğundadır. Başkanlık derhal bu korsan oluşumlarla mücadele etmelidir. Milli Eğitim Bakanlığı Tevhid-i Tedrisat Kanunun gereğini yapmak zorundadır. Cemaat ve tarikatların eğitim-öğretim faaliyetleri, bu kanun doğrultusunda mercek altına alınmalıdır.

Bu yapıların tüm temel dayanakları ortadan kaldırılmalıdır. Gerçek ve sağlıklı bir din eğitimi için yeterince resmi kurumlarımız vardır. Fetö paralel devlet yapılanmasına kalkışmıştı. Elli yıldır buna hazırlanıyordu. Fetöden sonra “paralellik”, cemaat ve tarikatların tüm yönlerden inşa etmeye koyuldukları yadsınamaz bir gerçeğe dönüşmüş durumdadır.

Cemaat ve tarikatlar, yalnız dinin değil, her şeyin paralelini üretmek üzeredir. Ülkemiz artık ikinci, üçüncü, dördüncü…bir fetö vahşeti daha yaşamaya tahammül edemez.

Kurban bayramınız kutlu olsun.