1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Şahin Filiz
  4. Kuralsız sekülerlik ve arsız laiklik karşıtlığı: Fon krizinin anatomisi

Kuralsız sekülerlik ve arsız laiklik karşıtlığı: Fon krizinin anatomisi

featured

Şahin Filiz yazdı…

AHLAKİ ÇÜRÜMENİN KATEGORİZE EDİLEMEZLİĞİ

Türkiye, haftalardır milyarlarca liralık bir fon soygununun, finansal piyasaların ve hukuki süreçlerin sınırlarını zorlayan muazzam bir krizin sarsıntılarıyla çalkalanmaktadır. Gündemi işgal eden bu devasa fon krizi, ilk bakışta sadece rakamların, banka hesaplarının ve belirli aktörlerin dahil olduğu teknik bir dolandırıcılık vakası gibi görünebilir. Ancak felsefi ve mantıksal bir süzgeçten geçirildiğinde, bu tablonun çok daha derin bir toplumsal, siyasal ve ahlaki buhrana işaret ettiği aşikârdır. Karşı karşıya kaldığımız kriz, yalnızca bir grup insanın açgözlülüğünden ibaret değildir; o, ülkemizin yapısal kodlarına sızmış sistemik bir çelişkinin, ahlaki ve hukuki kuralsızlığın zirve noktasıdır.

Bu noktada düşülmemesi gereken en büyük mantıksal yanılgı, bu ve benzeri soygunların sorumlularını tek bir kesime, belirli bir zümreye ya da dar bir siyasi görüşe hapsederek kategorize etmektir. Yolsuzluğu, rüşveti ve haksız kazancı belli bir sınıfa, etnik kökene ya da siyasi kampa özgü yerleşik bir “karakter” gibi görmek, bizi sosyolojik bir körlüğe sürükler. Çünkü böyle bir sınıflandırma, kaçınılmaz olarak o yapay sınırların dışında kalan diğer tüm grup ve kesimleri “arı duru, günahsız ve masum” ilan etmek gibi tehlikeli bir tescile yol açar. Bu yanılsama, toplumun adalet duygusunu iki taraflı olarak zedeler. Hakikati belirli mahallelerin tekelinde aramak, insanlığın evrensel ahlak ilkelerini ve hukukun nesnelliğini göz ardı etmektir. Sorumluluğu tek bir adrese ciro eden bu sığ yaklaşım, emeği, üretken çabayı ve ananın ak sütü gibi helal olan alın terini her iki halde de anlamsız kılmaktadır. Bir tarafta haksız kazanç sağlayanların suçu kolektif bir gruba yüklenirken, diğer tarafta benzer potansiyellere sahip odakların peşinen aklanması, dürüstçe çalışan, üreten ve hukuk normlarına sadık kalan milyonlarca vatandaşa yapılmış en büyük haksızlıktır. Dolayısıyla fon krizi, tek bir siyasi kampın günah galerisi olarak değil, Türkiye’de kuralların, denetimin ve ahlakın nasıl işlevsizleştirildiğinin genel bir izdüşümü olarak okunmalıdır.

SİYASAL İSLAMCILIĞIN HEGEMONİK KURALSIZ SEKÜLERLİĞİ

Krizin sosyolojik ve düşünsel boyutuna derinlemesine bakıldığında, karşımıza Türk kamuoyunun hafızasını sürekli yanıltan kurnazca inşa edilmiş bir paradoks çıkmaktadır. Kendisini her fırsatta “muhafazakâr” ya da “mukaddesatçı” olarak tanıtan, söylemlerini dini semboller, ritüeller ve kavramlar üzerine kuran yapay siyasal güç odakları bulunmaktadır. Ne var ki, bu odakların pratik yaşam alanları, ekonomik ilişkileri ve güç devşirme yöntemleri incelendiğinde, gerçek dindarlığın en temel, en asgari ahlak kurallarını bile çiğnemekten çekinmedikleri açıkça görülmektedir. Ortaya çıkan bu tablo, biçimsel bir dindarlık örtüsü altında yaşanan kuralsız bir dünyevileşmedir.

İslam inancının ve evrensel ahlakın kurucu ilkelerinden olan kul hakkı, adalet, emanete sadakat ve dürüstlük gibi kavramlar, bu çevrelerin pratiklerinde yerini sınırsız bir kazanç hırsına bırakmıştır. Fiilen tamamen dünyevi, yani seküler bir çıkar ilişkileri ağı kurmalarına rağmen, söylem düzeyinde sürekli bir laiklik karşıtlığını canlı tutmaktadırlar. Bu bilinçli tavır, çoğunluğu dine, inanca ve mukaddesata içtenlikle saygılı olan Türk kamuoyunu manipüle etmek, yanıltmak ve rehin almak için kullanılan kullanışlı bir aparattır. İhlal ettikleri, esnettikleri ve yok saydıkları “haram-helal” sınırlarını gizlemenin yolu, kitlelerin hassas olduğu teolojik damarları tahrik etmekten geçmektedir. Kendi dünyevi zenginleşmelerini, lüks tüketimlerini ve hukuk dışı imtiyazlarını gizlemek adına, Siyasal İslamcı söylemlerin doğal bir sonucu olan laiklik karşıtı argümanları bir kalkan gibi kullanmaktadırlar. Halk nezdinde bu kuralsızlığı meşrulaştırmayı adeta bir itiyat, yerleşik bir alışkanlık haline getirmişlerdir.

Buradaki en trajik ironi, dünyevileşmenin (sekülerleşmenin) en yozlaşmış biçimini bizzat bu sözde dini bütün kadroların hayata geçirmesidir. Kendini açıkça seküler veya seküler değerlere bağlı olarak tanımlayan toplum kesimleri, sekülerliğin ve çağdaş hukukun ortaya koyduğu insani, ahlaki ve yasal kurallara uymayı toplumsal bir sözleşme, ahlaksal bir ödev bilirler. Çünkü kurallı bir seküler yaşam, başkasının özgürlük ve hak sınırlarına saygı duymayı gerektirir. Oysa pratik alanda hiçbir kural tanımayan, ahlaki denetimi devre dışı bırakan ama görünüşte dindar olan bu siyasal İslamcı figürler, başkalarının hakkını, hukukunu ve geleceğini çiğnemeyi adeta kendilerine bahşedilmiş mutlak bir hak olarak görmektedirler. Yaratılan bu hegemonik kuralsız sekülerlik, topluma “halkı laikliğe karşı koruma” masalıyla ambalajlanmaktadır. Sanki ortada laiklik karşıtı, saf, pür ve ahlaki bir siyasal İslam modeli varmış gibi bir illüzyon yaratılmakta, kitleler bu yapay avuntu içinde uyutulmaktadır. Oysa arka planda işleyen çark, kurallardan arındırılmış, denetimsiz, bencil ve ahlak dışı bir dünyevilikten başka bir şey değildir.

GERÇEK İSLAM’A SAYGI İLE KONFOR MASKESİNİN AYRIMI

Burada felsefi ve vicdani bir cerrah titizliğiyle yapılması gereken en hayati hamle, gerçek anlamda İslam dinine ve onun yüce değerlerine saygı duymak ile İslam’ı kuralsız, lüks ve seküler konforlu yaşamlarına bir kalkan olarak kullananları açıkça birbirinden ayırmaktır. Temiz, samimi, ahlakı merkeze alan ve inancını bir gösteriş aygıtına dönüştürmeyen Türk halkının dindarlığı, mukaddes bir değerdir. Gerçek bir inanç, bireyi adaletli olmaya, haksızlığa karşı ses çıkarmaya, harama el uzatmamaya ve kamusal çıkarı şahsi ikbalin üzerinde tutmaya zorlar. İslam’a duyulan gerçek saygı, onun ahlaki ve insani ilkelerini hayata geçirmekle ölçülür.

Oysa karşımızdaki Siyasal İslamcı profil, inancı yaşanacak bir nizam değil, tüketilecek ve paraya tahvil edilecek bir “pazar emtiası” olarak görmektedir. Onların İslam ile kurdukları bağ, manevi bir teslimiyet değil, kuralsız seküler yaşam tarzlarını finanse eden ve meşrulaştıran pragmatik bir araçsallaştırmadır. Lüks cipler, şatafatlı konaklar, kaynağı belirsiz milyarlık fon hesapları ve başkalarının hakkını çiğneyerek inşa edilen konforlu hayatlar, dini terminolojinin arkasına gizlenerek kamuoyundan kaçırılmaktadır. Bu durum, İslam’a yapılabilecek en büyük saygısızlık ve ontolojik bir ihanettir.

İşte tam bu noktada, Siyasal İslamcılığın en büyük ve en feci sorunu tüm çıplaklığıyla deşifre olmaktadır: Bu zihniyet, ne dine ne de dinin dışındaki hiçbir kutsala, kurala veya ahlaki ilkeye inanmaktadır. Onların dünyasında aşkın (müteal) hiçbir değerin hükmü yoktur. Ne İslam’ın adalet, dürüstlük ve kul hakkı gibi kurucu normlarına sadakat duyarlar ne de modern hukukun, rasyonel ahlakın ve anayasal sözleşmenin evrensel ilkelerine itibar ederler. Siyasal İslamcılık, mutlak bir ilkesizlik ve ahlaki nihilizm zemininde yükselir. Onların tek inancı, kuralsızca genişletilen şahsi iktidar alanı ve bu iktidarın getirdiği sınırsız dünyevi konfordur. Kendilerinden başka hiçbir kutsalı olmayan bu yapılar, kitleleri dini afyonlarla oyalarken, arka planda hiçbir tanrısal ya da insani kurala bağlı olmamanın getirdiği arsız bir hafiflikle hareket etmektedirler.

KAVRAMSAL ÇARPITMA: DİN KARŞITLIĞI VE AHLAKSIZLIK İLLÜZYONU

Bu hegemonik yapının varlığını sürdürebilmesi, ancak kavramların sistemli bir şekilde çarpıtılması ve toplumsal hafızanın bulandırılmasıyla mümkündür. Bahsi geçen çevreler, stratejik bir kurnazlıkla sekülerlik ve laiklik kavramlarını felsefi ve hukuki bağlamlarından koparmışlardır. Türkiye’nin en esaslı düşünsel patolojilerinden biri, tam olarak bu noktada üretilmektedir.

Süreç içerisinde sekülerlik, ahlak dışı, kuralsız, bencil ve maneviyattan yoksun bir yaşam pratiği gibi sunulmuştur. Topluma, “Eğer seküler olursanız ahlakı kaybedersiniz” dogması pompalanırken, laiklik ise sistemli bir şekilde “din düşmanlığı” ya da “inanç karşıtlığı” olarak tercüme edilmiştir. Bu kasıtlı kavramsal terörün amacı, halkı rasyonel bir sorgulama zemininden uzaklaştırmaktır. Siyasal İslamcı çevreler, yarattıkları bu yapay çelişkiden ve zihinsel karmaşadan on yıllardır beslenmektedirler. Halkın zihninde öyle bir ikilem yaratılmıştır ki; bir tarafta “kurallı ama din karşıtı” olduğu iddia edilen bir düzen, diğer tarafta ise “dini savunan ama pratikte her türlü hukuksuzluğu mübah gören” bir yapı varmış gibi gösterilmektedir.

Bu çelişkinin, bu kavramsal çarpıtmanın farkında olmadıklarını düşünmek büyük bir saflık olur. Aksine, bu kurnazca kurgulanmış çelişkinin her ayrıntısına hakimdirler ve onu milimetrik bir hesapla yönetmektedirler. Asıl can alıcı ve yıkıcı nokta, bu çelişkiyi kendilerini halka rağmen, halkın üzerinde seçkin, imtiyazlı ve dokunulmaz bir sınıf olarak konumlandırmak için kullanmalarıdır. Kendilerini “dinin muhafızı” ilan ederek, halktan aldıkları samimi desteği, yine o halkın haklarını gasp etmek için bir sermayeye dönüştürmektedirler. Bu destek sayesinde yargısal denetimden, ahlaki eleştiriden ve hukuki sorumluluktan azade olduklarını varsaymaktadırlar. Halktan beslendiklerini, halkın meşruiyetine muhtaç olduklarını çok iyi bilirler; fakat o desteği aldıkları andan itibaren kendilerini adeta kutsal, dokunulmaz ve her türlü yasanın üzerinde imtiyazlı bir kast sistemi gibi dayatmaya başlarlar. Dolayısıyla, son günlerde patlak veren fon yolsuzluğu, ahlaksız ve hukuksuz sekülerliğin zirve noktası olurken, bu çürümenin halk nezdinde meşrulaştırılması, unutturulması ve örtbas edilmesi için de en sert, en saldırgan laiklik karşıtı söylemlerin her fırsatta yeniden vizyona sokulduğunu görüyoruz. Ne zaman ekonomik veya hukuki bir usulsüzlük ayyuka çıksa, hemen arkasından laikliği hedef alan yapay krizlerin, inanç eksenli kutuplaşmaların tetiklenmesi asla bir tesadüf değildir. Bu, suçluluk psikolojisinin ideolojik tahkimatla bastırılması operasyonudur.

FELSEFİ TEMELLENDİRME: KANT’IN ÖDEV AHLAKI VE SPİNOZA’NIN TEOLOJİK-POLİTİK SINIRI

Siyasal İslamcılığın bu ahlaki kuralsızlığını ve dini aparat haline getiren sahtekarlığını felsefi olarak mahkûm etmek için rasyonel düşünce tarihinin iki dev ismine, Immanuel Kant ve Baruch Spinoza’ya müracaat etmek kaçınılmazdır.

Immanuel Kant’ın ödev ahlakı, ahlaki bir eylemin değerini onun arkasındaki çıkara, amaca ya da dünyevi bir konfora değil, salt “ödev bilincine” ve “koşulsuz buyruğa” (kategorik imperatif) bağlar. Kant’a göre, bir eylem eğer kişisel kazanç, lüks, şöhret ya da cezadan kaçma saikiyle yapılıyorsa, o eylem görünüşte doğru olsa bile asla ahlaki değildir. Siyasal İslamcılığın pratikleri Kantçı süzgeçten geçirildiğinde tam bir ahlak fecaatidir. İnanç ritüellerini ve dinsel söylemleri kamusal alanda birer meşruiyet devşirme ve haksız kazanç sağlama aracına dönüştürenler, ahlakı kökten imha etmektedirler. Kant’ın tabiriyle, insanı ve kutsalı asla bir “araç” olarak göremezsiniz; onlar kendi başlarına birer “amaçtır”. Dini kendi lüks, denetimsiz seküler konforlarının aracı yapanlar, evrensel ahlak yasasının tam karşısında yer alan ilkesiz piyasacılardır.

Öte yandan, Baruch Spinoza’nın Teolojik-Politik İnceleme (Tractatus Theologico-Politicus) adlı eseri, dinin siyasete ve kişisel hırslara alet edilmesinin toplumsal barışı ve devlet nizamını nasıl çürüteceğini asırlar öncesinden ilan etmiştir. Spinoza, dinin özünün sadece “adalet ve hayırseverlik” olduğunu, bunun dışındaki her türlü teolojik tartışmanın, dogma üretiminin ve laiklik/özgürlük karşıtlığının kitleleri köleleştirmek ve hükümdarların/çıkar gruplarının kuralsız egemenliğini tahkim etmek için uydurulduğunu savunur. Spinoza’ya göre batıl inanç ve teopolitik kuşatma, insanların kendi köleliklerini bir özgürlükmüş gibi savunmalarını sağlamak amacıyla egemenler tarafından üretilen bir illüzyondur. Bugün Türkiye’de fon krizlerini, yolsuzlukları örtbas etmek için laiklik karşıtı söylemleri devreye sokanlar, tam da Spinoza’nın işaret ettiği teolojik manipülatörlerdir. Devletin rasyonel yasalarla ve özgürlükçü bir laiklikle yönetilmesi gerektiğini savunan Spinoza, din adına hareket ettiğini söyleyenlerin en büyük amacının aslında kural tanımayan dünyevi bir güç arzusu olduğunu net bir biçimde ortaya koymuştur.

TARİHSEL ANALOJİLER IŞIĞINDA İMTİYAZLI SINIF DAYATMASI

Kendini yasalardan üstün gören, dinsel veya kutsal söylemlerle zırhlandırılmış imtiyazlı bir kast yaratma arzusu, tarihsel açıdan incelendiğinde yeni bir icat değil, çökmeye mahkûm feodal ve mutlakiyetçi reflekslerin modern bir tezahürüdür. İnsanlık tarihi, ne zaman evrensel hukuk ilkeleri askıya alınıp belirli bir azınlığa “kutsal dokunulmazlıklar” atfedilse, o toplumların kaçınılmaz bir ahlaki ve iktisadi çürümeye sürüklendiğini kanıtlayan derslerle doludur.

Bunun en somut tarihsel örneklerinden biri, Fransız İhtilali öncesindeki Kraliyet Fransası‘dır (Ancien Régime). O dönemde toplum; asiller, ruhban sınıfı (kutsal kast) ve tüm vergi yükünü, emeği sırtında taşıyan ama hiçbir hakka sahip olmayan geniş halk kitleleri (Tiers État) olarak üç sınıfa bölünmüştü. Ruhban sınıfı ve asiller, devasa bir zenginliği kuralsız ve vergisiz bir seküler yaşam lüksü içinde tüketirken, bu sömürüyü Tanrısal hak iddialarıyla, dogmalarla ve dinsel dokunulmazlık söylemleriyle halk nezdinde meşrulaştırıyorlardı. Hukuk, asiller için esnek ve koruyucu, halk içinse acımasız bir kırbaçtı. İşte bu sürdürülemez adaletsizlik, tarihin en büyük kırılmalarından birini tetikledi. İnsanlık, bu teokratik ve feodal imtiyaz duvarlarını yıkarak, herkesin yasa önünde eşit kabul edildiği modern anayasal düzene geçişin kapısını araladı.

Bir diğer sarsıcı analoji ise kendi tarihimizin en dramatik sayfalarında, Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama ve çöküş dönemlerindeki Kapıkulu ve ulema yozlaşmasında gizlidir. Sistemin kurucu dengeleri bozulduğunda, kendilerini devletin ve dinin mutlak sahibi olarak konumlandran bazı klikler, hukuku ve adaleti kendi zümresel çıkarları doğrultusunda eğip bükmeye başladılar. Din adamlığı maskesi veya askerî güç imtiyazı arkasına saklanan yapılar, devlet hazinesini yağmalayıp toplumsal nizamı kuralsız bir dünyevilikle tarumar ederken, en küçük bir reform veya adalet arayışını “Din elden gidiyor” feryatlarıyla bastırmayı gelenek haline getirmişlerdi. Kutsal referansları usulsüzlüklerin ve imtiyazların koruma kalkanı yapmak, imparatorluğun adalet mekanizmasını çökertti ve nihai yıkımı kaçınılmaz kıldı.

Tarihsel tecrübe bize açıkça göstermektedir ki, yasa önünde eşitliği yok edip kendisini kutsal bir zırhla tahkim eden her elit sınıf, er ya da geç kendi yarattığı ahlaki boşluğun içinde boğulmuştur. Roma Hukuku’ndan bu yana insanlığın ulaştığı en büyük felsefi aydınlanma, hukukun nesnelliğidir. Adalet, kişilerin inancına, sıfatına, cemaatine veya iktidara yakınlığına göre büküldüğü an adalet olmaktan çıkar, egemenlerin sopasına dönüşür.

CUMHURİYETİN KURULUŞ FELSEFESİ VE GELECEĞİN İNŞASI

Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının inşa ettiği Cumhuriyetin kuruluş felsefesi, tam da bu feodal, teokratik ve imtiyazlı sınıf dayatmalarını kökten yıkmak, Türk milletini kul olmaktan çıkarıp onurlu birer vatandaş yapmak amacıyla tarih sahnesine çıkmıştır. Bu kurucu felsefe, bugün nüfusu 86 milyona ulaşan Türk vatandaşının tamamının yargı önünde, hukuk karşısında ve toplumsal sorumlulukta eşit olduğu ilkesine dayanır. Cumhuriyet paradigmasında; hiçbir sınıfın, hiçbir dinin, hiçbir dilin, ırkın, mezhebin, tarikatın ya da siyasi pozisyonun bir diğerine üstünlüğü, imtiyazı veya önceliği yoktur. Herkes yasa önünde aynı haklara ve aynı sorumluluklara sahip çıplak vatandaştır.

Bu hayati ilke, anayasamızın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilgili maddelerinde de açıkça tescillenmiş ve devletin varoluşsal temeli kılınmıştır. Anayasal düzen, devletin her bir organına, her bir vatandaşına bu eşitliği koruma ödevi yükler. Ancak günümüz Türkiye’sinde yargı mekanizmaları üzerinde kurulmaya çalışılan baskılar, adaletin terazisini sarsmakta ve kurucu felsefenin bu eşitlik ilkesini zedelemektedir. Hukukun üstünlüğü ilkesi yerine, güç odaklarının ya da siyasi arka planların yargısal süreçlerde belirleyici olmaya başlaması, anayasal güvenceleri aşındırmaktadır. Adaletin tarafsız ve bağımsız bir şekilde tecelli etmediği, hukukun egemenlerin çıkarlarına göre eğilip büküldüğü bir ortamda ne finansal krizlerin önüne geçilebilir ne de fon soygunlarının hesabı sorulabilir. Yargı üzerindeki her türlü gölge, doğrudan doğruya 86 milyonun ortak geleceğine ve devletin bekasına vurulmuş bir darbedir.

Sonuç olarak, sekülerlik ile laiklik kavramlarının arasındaki felsefi farktan yola çıktığımızda ulaştığımız nokta nettir: Türkiye’nin önündeki en esaslı, en tehlikeli düşünsel, siyasal ve toplumsal çelişkiyi, “Kuralsız Sekülerlik ile Arsız Laiklik Karşıtlığı Döngüsü” oluşturmaktadır. Siyasal İslamcılık, kuralsız ve ahlaksız bir dünyevileşmeyi bizzat yaşayıp üreterek toplumu çürütürken; bu çürümeyi gizlemek için de arsız bir laiklik karşıtlığını körüklemektedir. Bu kısır ve tehlikeli döngü kırılmadığı sürece ne ekonomik istikrar sağlanabilir ne de toplumsal barış tesis edilebilir. Türkiye’nin kurtuluşu; kavramsal çarpıtmalara son vererek, kuralsız dünyevileşmenin ahlaki çöküntüsünü deşifre etmekten ve Cumhuriyetin kurucu ayarlarından olan laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti ilkesine amasız, fakatsız yeniden sarılmaktan geçmektedir. Adalet, kutsal cübbelerin veya siyasi sloganların arkasına saklanan imtiyazlı sınıfların değil; hukukun karşısında eşit olan 86 milyon Türk evladının hakkıdır.

 

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!