Van Asayiş Kolordu’daki casusluk faaliyeti nasıl kapatıldı?

Van Asayiş Kolordu’daki casusluk faaliyeti nasıl kapatıldı?

Yer Malatya, Tarih 16 Aralık 2010. 2. Ordu’da yapılan iç güvenlik seminerinde Kolordu komutanı Korgeneral Nazım Altıntaş’ın yaptığı konuşma metni internete düşmüştür. Konuşmayı bilen iki kişi vardır. Biri Asayiş Komutanın kendisi, diğeri Harekât Asayiş Şube Müdürü o zamanki rütbesiyle Kurmay Yarbay Özkan Çokay. Hemen akabinde de Komutanlığa ait çok gizli bilgiler internete servis edilir.

Asayiş Komutanı, olan bitenden sonra MEBS Şube Müdürü Albay Kadri Yörür’e derhal bir heyet oluşturarak bütün bilgisayarları incelemesi görevi verir.

Özkan Çokay’ın yardımcısı durumunda bir kurmay subay daha vardır. O zamanki rütbesiyle Kurmay Binbaşı Selahattin Mersin. O da içeriğinde pek çok çok gizli bilgi ve görüntülerin olduğu CD’yi evine götürmeye çalışırken yakalanır ve CD’ye el konulur.

Olay, Van Asayiş Komutanlığı kıdemli savcısı Yarbay Zafer Metin’e intikal ettirilir. O da hemen soruşturma başlatır. Ortada ciddi bir askeri casusluk faaliyeti söz konusudur.

Hemen iki subayın evinde arama yapılır. Evlerde, içerilerinde gizli planların, üs bölgelerinin fotoğraflarının ve operasyon sonuç raporlarının bulunduğu anabellek, flash bellek, CD ve askeri doküman çıkar. Bunlar hemen adli emanet deposuna konur.

Askeri Savcı Zafer Metin, ikisini de tutuklanmak üzere Askeri Mahkemeye sevk eder. Ama ne olduysa, mahkeme ikisini de serbest bırakır. Mahkeme Başkanı ise, o zamanki rütbesiyle Yarbay Hamza İlbeği’dir.

Hâlbuki aynı zaman diliminde İstanbul Casusluk davasında onlarca subay, astsubay, sadece dijital veriler esas alınarak tutuklanmıştır.

İnsanların bir kısmı başkalarının evinde çıkan dijital bir veriden dolayı tutuklanmakta, ama evinde çok gizli planlar çıkan, çok gizli bilgi, belge ve planların bulunduğu bir bilgisayardan hem de kesin emirlere rağmen, internete bağlananlara ise hiçbir şey olmamaktadır. Ne yaman ve yakıcı bir çelişki değil mi?

Olayın sonrası daha da ilginçtir. Hemen Genelkurmay ve Jandarma Kriminal Daireden verileri incelemek üzere heyet istenir. Bu arada Kıdemli Savcı Zafer Metin izne ayrılmıştır. Dosya Seyfi Bulduk isimli savcıdadır.

İddialara göre, askeri savcı Seyfi Bulduk’un ilk işi,bahsi geçen iki subaydan ele geçen materyallerin tutulduğu adli emanet deposunun anahtarını, oranın sorumlusu olan Askeri Savcılık İdari İşler Astsubayı Osman K.dan almak olur. Böyle bir şey emir ve talimatlara aykırıdır, ama kim dinler! İddialara göre, olaydan sonra savcı Bulduk adli emanet deposuna yalnız başına girip saatlerce kalmıştır!

Sakın aklınıza kötü bir şey gelmesin!

Kısa bir süre sonra Ankara’dan bilirkişi heyeti gelir. Ancak onca bulguya rağmen kayda değer bir şey tespit edemez(!)

Bu arada olayı görevi itibarıyla takip eden bir başka hukukçu da komutanlığın adli müşaviri Hâkim Albay Şahin Polat’tır. Bulduk, Polat’ın olayı yakinen takip etmesinden rahatsız olur, hatta bunu şikâyet konusu yapar.

KİMLİĞİ BELİRSİZ(!) KİŞİDEN GELEN İHBAR TELEFONU 

Ancak ortada, internette dolaşan Asayiş Komutanlığına ait gizli belgeler vardır. Bunun birilerinin üzerine kalması gerekmektedir.

Derken bir gün Askeri Savcı Seyfi Bulduk’a kimliği belirsiz(!) kişiden bir telefon ihbarı gelir.

İhbar, haliyle “temizlenmesi gereken” bir olayla, internetteki gizli belgeleri kimin sızdırdığıyla ilgilidir. İhbar edilenler; resmi bilgisayarından internete bağlanan, evinde de pek çok gizli belge çıkan Yarbay Özkan Çokay’ın emrinde çalışan biri başçavuş, diğeri uzman çavuş olan iki personeldir.

İkisinin evinde de arama kararı alınır.

Aramayı bizzat askeri savcı Seyfi Bulduk gerçekleştirir. Arama sırasında ikisinin evinde de, yeni, aynı marka bir adet küçük tip CD, bir flash bellek bulunur.

Hemen belirtelim ki, Uzman Çavuş Abdurrahman M.’nin kapısında arama öncesi zorlama olduğu tespit edilmiştir.

Başçavuş Metin Ç.’nin evinde ise eşi vardır. Sorduğumda, arama gününü şöyle anlattı bana; “Arama önce salondan başladı. Askeri savcı ve yanındakilere eşlik ediyordum. Orada bana ait bilgisayar, CD’ler ve flash belleğim vardı. Hepsini masanın üzerine çıkardık.

Salon bitti, kapısını kapattık ve diğer arama için odalara geçtik. Tam bu sırada askeri savcı yanımızdan ayrılarak salona gitti. Aslında arama yapılan yerde yapılmaması gereken bir şeydi. Ama karşımdaki askeri savcı idi. Bir şey demek istemedim. Bir de kendimizden emindik. Evimizde bir şey olmadığını biliyorduk. Koskoca askeri savcı bir şey koyacak değildi ya.

Evin her tarafı arandı. Yeniden salona döndük. Bu arada masanın üzerinde benim hayatta kullanmadığım küçük tip bir CD ile bana ait olmayan bir flash belleğin diğer materyallerin arasında olduğunu gördüm. Hemen itiraz ettim. ‘Bunlar bana ait değil, bunlar nerden çıktı’ diye tepki gösterdim.

‘Senin bilgisayarının çantasından çıktı’ dedi askeri savcı sert bir ses tonuyla. ‘Ben kabul etmiyorum, derhal parmak izi alınsın, bunlar benim değil’ dediysem de dinletemedim.”

Sonrası malum, hem Metin Başçavuşun, hem Abdurrahman Uzman Çavuşun parmak izlerinin bile olmadığı bu dijital materyallerin içerisinde çok gizli bilgi ve belgelere ulaşılır.

Askeri Savcı onu ve uzman çavuşu tutuklama istemiyle mahkemeye sevk eder. Daha önce onlarca çok gizli plan, belge, bilgiye rağmen iki subayı tutuklamayan mahkeme onları hemen tutuklar.

Biliyorum siz hala o CD ve flash belleği kim koymuş olabilir diye düşünüyorsunuz. Ee canım, leylekler hep havadan çocuk getirecek değil ya, bu seferde CD ve flash bellek getirmiştir, kim bilir!

AVUKAT GİBİ SAVCI!

Uzatmayalım, açık şekilde askeri casusluk olan bu soruşturma da; Askeri Savcı Seyfi Bulduk iki personeli tutuklamaya sevk ederken; evlerinde pek çok gizli bilgi ve belge bulunan o zamanki rütbeleriyle yarbay ve binbaşı olan iki subay ile ilgili kovuşturmaya yer olmadığı kararı verir. Ve öyle bir gerekçe yazar ki iki şüpheli subayın avukatı gelse böyle bir gerekçe yazamayacağı aşikârdır.

Bakın adı geçen savcı, söz konusu subayla ilgili ne der 01 Temmuz 2011 tarihli gerekçesinde; “(…) şüpheli Özkan Çokay’ın ne komutanın konuşma notunu, ne de bilgi notunu sızdırdığına dönük bir emare olmadığını, kullandığı dizüstü bilgisayarın adli soruşturma başlamadan önce korumasız bir şekilde incelendiği, bu nedenle delil bütünlüğünün bozulduğu tespit edilmiştir.

Şüpheli de, görev süresinin uzaması ve banka ödemesinin son günü olması nedeniyle internetten banka işlemi yaptığını, sonrasında e-postasını kontrol ettiğini, kısa bir süre de internette kaldığını beyan etmiştir.

(…) Bu hususlar dikkate alındığında, şüphelinin herhangi bir bilgi, belge kaçırılmasına sebebiyet vermediği, dolayısıyla bu aşamada şüphelinin suç işlediği yönünde yeterli delil bulunmadığı, şüphelinin statüsü, kişisel durumu, olayın gelişimi, içinde bulunduğu durum ve maksatları dikkate alındığında şüphelinin eyleminin herhangi bir suça vücut vermediği kabul edilmiştir. (…) KOVUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA, ”

‘O SIZDIRMADIYSA BEN SIZDIRMIŞIMDIR…’

İstanbul ve İzmir Askeri Casusluk davalarında, onlarca hukuk ihlalinin yanı sıra, anti virüs programlarına bile gizlilik derecesi verilerek (Bizzat Genelkurmay Başkanlığı’nca gönderilen raporlarda), konumları hiç de Yarbay Özkan Çokay’dan aşağı olmayan onlarca subay cezaevine tıkılıp hayatı karartılmışken, aynı tarihlerde böylesi karara şaşırmamak mümkün mü?

Gerçi Asayiş Komutanı Korgeneral Nazım Altıntaş, internete düşen ses kaydı için şöyle söylediği rivayet edilir; “Bu konuşma metnini iki kişi biliyordu biri ben, diğeri ise Özkan Çokay. O sızdırmadıysa ben sızdırmışımdır.”

Diğer subay Selahattin Mersin için de benzer bir karar verir askeri savcı. Sonra mı? Asayiş komutanının “Artık bu adamlarla çalışmam.” dediği için Özkan Çokay Şırnak Tümen Kurmay Başkanlığı’na, Selahattin Mersin ise Ankara’da bulunan Jandarma Okullar Komutanlığı’na gönderilir.

Kısa süre sonra ikisi de, Jandarma Genel Komutanlığınca iki kritik ilimize İl Jandarma Komutanı olarak atanır. Malum Özkan Çokay Adana’da “MİT TIR’ları” olayına karışır ve tutuklanır. Öbürü ise Bingöl İl Jandarma Komutanı olarak görevini sürdürür. 15 Temmuz sonrası görevli olduğu Bilecik’te FETÖ’cü olmaktan tutuklanır. İhraç edilir.

Evlerinde arama yapılarak tutuklanan Başçavuş Metin Ç. cezaevi çıkışı “Artık böylesi kumpasları yaşadığım teşkilatta kalmam” diyerek emekliliğini ister. Uzman Çavuş Abdurrahman M. ise “ekmek parası” uğruna hala görevine devam ediyor.

PEKİ, OLAYIN DİĞER KAHRAMANLARINA NE OLUR?

Peki, sonrasında bu adamları kurtarmak için büyük çaba harcayan, “az zamanda çok iş başaran” Asayiş Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nin kıdemsiz askeri savcısı Binbaşı Seyfi Bulduk’a ne olur?

Kısa bir süre sonra Genelkurmay Askeri Mahkemesine önce savcı olarak atanır, sonra da aynı mahkemenin hâkimi olur. Ancak 15 Temmuz sonrası FETÖ üyesi olmaktan tutuklanır, TSK’dan atılır. Halen yargılaması sürmektedir.

Malum İki subayı serbest bırakıp, iki ast rütbeli personeli anında tutuklayan Askeri Mahkemenin Başkanı mı? Kısa bir süre sonra Askeri Yargıtay’a üye seçilir. 15 Temmuz sonrası emekli olur.

Başlangıçta iki subayı da tutuklama talebiyle mahkemeye sevk eden kıdemli savcı Yarbay Zafer Metin, ikinci bölge tabir edilen Isparta’daki askeri mahkemeye atanır. Oradan emekli olur!

Adli Müşavir Hâkim Albay Şahin Polat, olaydan bir yıl sonra emekli olmak durumunda kalır.

Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral Nazım Altıntaş, çok başarılı kariyerine rağmen emekli edilir.

Komutanın emri üzerine gerekli incelemeyi yaparak, askeri casusluk şüphesini çağrıştıran bu vahim olayı ortaya çıkaran Albay Kadri Yörür ise, bu olaydan yaklaşık bir yıl sonra, şimdi kumpas olduğu ortaya çıkan İzmir Casusluk Davası’na bulaştırılır ve sanık yapılır, iyi mi?

Yorumu siz yapın artık!

O yıllarda FETÖ’nün borusunun alabildiğine öttüğü yıllardır. Birileri hukuka ters takla attırılarak korunurken; FETÖ’cü olmayanların bir kısmı hukuk ters yüz edilerek sanık yapılmakta, bir kısmı da yasal yollar kullanılarak tasfiye edilmektedir. Ya bugün?

Yukarıda bahsi geçen olaylar, tipik casusluk faaliyeti kapsamındadır. Tanıkları sağdır. Bu dosya yeniden açılmak durumundadır. Ki hiçbir ihanet cezasız kalmasın! Mayıs 2020