Cem Gürdeniz yazdı
ABD ve AB liderleri ile düşünce kuruluşlarının siyasi konuşma ve makalelerinde sürekli vurguladıkları ve öne çıkardıkları kavram ittifak sistemi ve haliyle NATO. Sadece onlar değil, emperyalizmin vassalı ve vekili olan devletler veya devlet dışı aktörler de NATO’yu mevcut küresel sistemin koruyucusu ve kollayıcısı olarak görüyorlar. AB Güvenlik ve Savunma Politikası da AB içinde askeri bir ittifak sistemi. O da ABD’nin dolaylı kontrolünde. Diğer yandan ABD ve soğuk savaş sonrası kurduğu koalisyonlar ve NATO’nun yarattığı karmaşa sorgulanmıyor. Bu karmaşa Ukrayna kışkırtması sonrası yeni boyutta yeni bir aşamaya girdi. ABD ne kadar etkin ittifak sistemleri yaratırsa kaçınılmaz küresel liderlik gerilemesini geciktirebileceğini ve durumunu koruyacağını değerlendiriyor. Bu çerçevede ABD Başkanı ve bakanları ile önde gelen AB liderleri sürekli Avrupa, Ortadoğu, Afrika ve Pasifik bölgesindeki devletleri ziyaret ederek onlarla askeri ve siyasi iş birliği seviyesini ittifak seviyesinde ileriye taşımak istiyorlar. Daha doğrusu kendileri yerine dökülecek ucuz kan arıyorlar. Bu satırların yazıldığı anlarda ABD Temsilciler Meclisi Sözcüsü Nancy Pelosi’nin intikalde olduğu Tayvan ziyaret kışkırtması bu sürece tipik bir örnektir.
İTTİFAK SİSTEMLERİ VE SAVUNMA
Tarihin başlangıcından bu yana ittifak sistemleri her zaman var oldu. 5000 yıl önce Sümerler karşısında Elam ve Akatlılar vardı. İttifak ikiden fazla devlet arasında, savaş durumunda birbirlerine yardım etmeyi taahhüt eden resmi bir anlaşmadır. İttifaklar doğal olarak savunmacıdır. Bir devlet veya koalisyon tarafından saldırıya uğrama durumunda güçlerin birleştirilmesine yöneliktir. Devletlerarası güç dengesini sağlamayı hedeflerler. Orta çağdan itibaren Avrupa’da ittifak sistemlerini görmekteyiz. Avrupa’da ne zaman bir güç ortaya çıksa mutlaka ona karşı denge sağlayacak ittifak sistemleri ortaya çıkmıştır. Örneğin Fransa’da ‘’Devlet Benim’’ diyen Güneş Kral (14. Louis), kıta Avrupa’sını boyunduruğu altına almaya çalıştığında karşısında Büyük ittifak çıktı ve savaş kaçınılmaz oldu. 19. Yüzyıl başında Napolyon döneminde de benzer ittifaklar Fransa karşısında oluştu.
İTTİFAKLAR JEOPOLİTİK KANUNLARI İZLER
Hükümetler uygun gördükleri şekilde ittifaklar ve koalisyonlar kurarlar. Bugünün müttefiki yarının düşmanı olabilir. İttifak sistemleri genelde jeopolitik kanunları izler. Savaş fitilini ateşlemede kullanılan ideoloji, din veya etnik siyaset ikinci plana itilir. Örneğin 1536 yılında Osmanlı Sultanı I. Süleyman’ın Katolik Fransız Kralı I. Francis ile Katolik Kutsal Roma Germen İmparatoru V. Charles’a karşı ittifak yapması ya da İkinci Dünya Savaşında kapitalist liberal İngiltere ve ABD’nin komünist Sovyetler ile ittifak kurması ve faşist Nazi Almanya’ya karşı savaşması buna benzetilebilir. Atatürk’ün de TBMM kurulduktan 3 gün sonra Rus lider Lenin’e emperyalizme karşı yardım anlaşması teklif etmesi de başka bir örnektir. Mustafa Kemal daha 6 yıl önce Muş’ta Ruslar ile savaşıyordu.
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE SONRASI
Birinci Dünya Savaşı öncesi Almanya’nın devasa bir ekonomik ve askeri güç olması 20. Yüzyılın ittifak sistemlerini doğurdu. 1910 yılında gelindiğinde Fransa ve Almanya arasında oluşan kutuplaşma yüzünden büyük Avrupa güçlerinin hemen hemen hepsi bir ittifak sistemine bağlıydı. Merkez güçler olan Almanya ve Avusturya Macaristan İmparatorluğuna karşı Fransa, İngiltere ve Rusya’nın oluşturduğu ittifak vardı. Bu sistem sonunda Birinci Dünya Savaşı üzerinden kanlı hesaplaşma sürecine girdi. Merkez güçler yanlarına aldıkları Osmanlının toprakları dahil yeni etki alanlarına ve genişlemeye; İngiltere ise Almanya’nın kendisine rakip olmayacak şekilde yıpratılmasını istiyordu. Bunu tek başına yapamayacağı için Fransa ve Rusya’yı da yanına alarak Almanya’yı iki cephede savaşmaya zorluyordu. Savaş 1917 yılında Rusya’da ihtilal olması ve ABD’nin müttefiklere katılması ile yeni bir boyut kazandı ve sonunda ABD deniz gücü sayesinde merkez güçler yenilerek, imparatorlukları sona erdi. Almanya ve Avusturya Macaristan muzafferlerin dayattığı anlaşmalara evet dediler ve parçalandılar. Sadece Türkler savaşı bitiren anlaşmaya yani Sevr’e hayır dedi ve savaşa devam ederek Mustafa Kemal Atatürk sayesinde yeni bir Cumhuriyet kurdu. Birinci Dünya Savaşı sonunda kurulan Cemiyeti Akvam (League of Nations) özünde bir kolektif savunma anlaşması içeriyordu. Bunun ittifak anlaşmasından tek farkı düşmanın belli olmayışıydı. Amaç caydırmaktı. Ancak Cemiyeti Akvam mihver devletleri (İtalya, Japonya ve Almanya’yı) caydıramamış sonuçta dünya tarihinin gördüğü en büyük savaş felaketi olan İkinci Dünya Savaşı yaşanmıştır.
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE NÜKLEER DÖNEM
Dünya hakimiyetini hedefleyen Alman, Japon ve İtalyan faşist devletleri karşısında başlangıçta İngiltere, Fransa, Çin ve 1941 sonrası ABD ve SSCB, müttefikler olarak savaşmışlar, sonunda kazanmışlar ve galipler olarak savaş sonunda Birleşmiş Milletleri kurmuşlardır. Kolektif Güvenlik ve uluslararası iş birliğini amaçlayan bu örgüt 1949 yılında önce NATO’nun daha sonra 1955 yılında Varşova Paktının kurulması ile iki ittifak sistemi ve bağlantısızlar arasında bölündü. Nükleer silahların askeri stratejide yerini alması ittifak sistemlerindeki dengeleri alt üst etti. Küba Füze Krizine (1962) kadar ABD ve Sovyetler nükleer bir çatışmanın savaşılacağı ve kazanılacağına inanıyordu. Hiroşima ve Nagazaki’deki silah kullanımları nükleer infilakın sonuçları ve sonradan yaratacağı radyasyon hakkında ne ABD ne de SSCB’de tam farkındalık yaratmıştı. 1959 yılında Sovyetler ilk kez 6000 km menzilli kıtalararası balistik nükleer füzeyi (ICBM) test edince ABD topraklarının dokunulmazlığı ortadan kalktı. ABD yıl sonunda bu füzenin karşılığını yaptı ve dünya yeni bir döneme girdi. Bir yıl sonra her iki ülke denizaltılardan atılan nükleer balistik füzeler (SLBM) ile ikinci darbe yeteneğine kavuştular ve nükleer dehşet dengesi altında konvansiyonel dünya savaşı tehlikesi azalmış oldu. Ancak vekalet savaşları devam etti. Bugün de karşılıklı yok edilebilirliğin (MAD) devam ettiği caydırıcılık, topyekûn nükleer savaşı engelliyor. 1986 yılındaki Çernobil faciası sonrası nükleer silahların yarattığı radyasyon ve iklim sistemlerine etkisi tahminlerin çok üzerinde gerçekleşince artık tamamen anlaşıldı ki nükleer silahı stratejik veya taktik düzeyde kullanan taraf kazansa da radyasyon nedeniyle sonuçta ne barışı ne huzuru kazanıyor. Örneğin İsrail bugün etrafındaki Arap devletlerine veya İran’a karşı nükleer silah kullansa ortaya çıkacak radyasyon yıllarca kendisini de dostlarını da etkileyecek. Ya da refah toplumlarının kalesi ABD veya Avrupa’da Rusya’nın veya Rusya’ya karşı ABD/NATO’nun nükleer silah kullanması dünyayı her iki rakip tarafından kullanılamaz hale sokacaktır. O nedenle günümüz ittifak sistemleri konvansiyonel savaş temelli hibrid savaş üzerine strateji oluşturuyor. Ancak caydırmanın devamı için nükleer silahlara yatırım devam ediyor.
NATO VE EMPERYALİZM
Günümüzde NATO, soğuk savaş sonunda kuruluş amacı sona erdiği halde varlığını devam ettiren bir ittifak haline dönüştü. Kuruluş amacı Sovyetler Birliğinin İkinci Dünya Savaşı sonrasında Stalin ve Churchill arasında 1945 yılında varılan yüzdeler anlaşması ve daha sonra Yalta/Potsdam Konferansları sonucunda kabul edilen Sovyet etki alanlarının genişlemesini engellemekti. Avrupa’nın daha fazla komünist etki alanına girmemesi için 1949 yılında NATO, ABD’nin Avrupa’yı kendi etki alanında yani Kuzey Atlantik periferisi içinde tutma gayesi ile kuruldu. Bir yandan Almanya kontrol altına alınacak diğer yandan komünist yönetimlere geçmeyen özellikle Akdeniz’de kıyısı olan Türkiye, Yunanistan, İtalya, Fransa ve İspanya gibi ülkeler Atlantik etki alanında tutulacaktı. Bu nedenle NATO askeri olmaktan çok siyasi yönü çok daha ağır basan bir örgüt olarak ortaya çıktı. SSCB karşısında caydırıcılığını ABD’nin nükleer gücünden alan NATO, ABD’nin jeopolitik çıkarlarını Avrupa üzerinde gerçekleştirmeye yarayan bir örgüte dönüştü. Tarihi boyunca ciddi bir askeri çatışma yaşamadı. Ünlü 5. Madde bir tiyatro oyunu olarak sadece 11 Eylül 2001 olayları sonrası ABD için aktive edildi. NATO’nun Kosova, Afganistan ve Libya müdahaleleri tamamen ABD kontrolünde ve jeopolitik iradesi altında icra edilen göstermelik hamleler olarak tarihte yerini aldı.
NATO VE ANGLOSAKSON ÇEKİRDEK
NATO’nun kurulma nedeni kenar kuşak üzerinden SSCB’nin kuşatılması ve denizlerden uzaklaştırmasıydı. NATO’nun çekirdek oluşumu İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD ve İngiliz askeri iş birliğinin Avrupa’daki başarısıydı. İngiliz ve Amerikalı kurmaylar 1956 Süveyş krizinde yaşandığı gibi her zaman aynı fikirde değillerdi, ancak en azından askeri bir ittifakı sürdürmenin İngiltere gibi bir ada; ABD gibi kıtasal bir ada devleti için öneminin fakındaydı. Böylece NATO içinde ABD, İngiltere ve Kanada arasında çekirdek Anglosakson bir dayanışma ve her koşulda beraberlik ortaya çıktı.
RUSYA VE KUŞATILMIŞLIK ENDİŞESİ
Diğer taraftan önce Napolyon istilası ardından Kırım Harbi ve son olarak Hitler’in saldırısından sonra Stalin batıdan gelecek jeopolitik baskıyı önlemek üzere önce Sovyetler Birliğini konsolide etti. Daha sonra iktidara gelen aslen Ukraynalı olan Kruschev Varşova Paktını kurarak Baltık, orta ve doğu Avrupa ülkelerinden oluşan bir tampon bölge yarattı. Bir kısmı savaşın sonuna doğru askeri işgal ile çizilen sınırlar, ülkelerde komünist partilerin iktidara getirilmesi ile siyasi yasallık kazanıyordu. Sistemden çıkmak isteyen Macaristan (1956) veya Çekoslovakya (1968) gibi ülkeler olursa askeri olarak müdahale ediliyordu. Sovyetlerin söz konusu baskıcı tutumu ve ekonomik gerilemesi soğuk savaşın ABD lehinde sonuçlanmasına büyük katkı sağladı.
NATO’DAN İLK KOPUŞ
NATO’nun ABD çıkarları için Avrupa’yı rehin aldığını gören Fransa, 1959’da Akdeniz deniz kuvvetlerini NATO’dan çekti. De Gaulle rejimi, aynı yıl NATO ülkelerinin nükleer silah taşıyan uçakları Fransa’da konuşlandırmasını da yasakladı. Fransız hükümeti 1962’de deniz kuvvetlerinin tümünü, 1966’da da tüm askeri kuvvetlerini NATO komuta yapısından çekti. Bu durum 2009 yılında ABD yanlısı Sarkozy’nin iktidarına kadar sürdü. Yunanistan da Kıbrıs Barış Harekatımız sonrası ABD ve NATO’yu protesto için 14 Ağustos 1974 günü NATO’nun askeri kanadından ayrıldı. 12 Eylül askeri darbesinden sonra, Türkiye’nin onayı ile Ekim 1980’de Rogers Planı ile geri döndü. (Türkiye’nin vetosunu kaldırmasına rağmen NATO’dan Ege sorunları ile ilgili hiçbir çıkar elde edemediğini hatırlatalım. Başta SACEUR General Rogers ve Amerikalı stratejistlerin General Evren’i İran devrimi ve Sovyetlerin Afganistan işgalini bahane ederek ikna ettikleri, batıya darbe nedeniyle sempatik görünmeyen Evren’in de jest yapma uğruna bu ani kararı aldığını değerlendiriyorum.)
NATO’NUN SOĞUK SAVAŞI KAZANMASI
Soğuk savaş sonunda hem SSCB hem Varşova Paktı ancak en önemlisi komünizm ekonomik, sosyolojik ve teknolojik nedenlerle çöktü. ABD ve NATO kurşun atmadan ideolojik savaşı kazanmıştı. Bu başarıyı jeopolitik kazanca tahvil etmek isteyen ABD, görevi sona eren NATO’yu değil küçültmek veya feshetmek aksine genişleterek hedef büyüttü. Önce Yugoslavya’yı parçalayarak Rusya’nın Akdeniz ile irtibatını kesti. Ardından Baltık ülkelerini NATO’ya alarak Rusya’nın Baltık ile irtibatına; son olarak Bulgaristan ve Romanya’nın NATO üyeliği ile Karadeniz irtibatına büyük darbe vurdu. Bu arada ABD, soğuk savaş sonrası Birleşmiş Milletleri Irak’ın Kuveyt işgali sonrası örneklendiği üzere kendi jeopolitik çıkarlarına alet etti ve 11 Eylül sonrası döneme kadar Rusya ve Çin’i de ikna ederek önemli müdahale kararları çıkarttı. Bu dönemde en az ittifak sistemleri kadar güçlü koalisyon sistemi yaratıldı.
BÜYÜK HATA: DONANMALARI KÜÇÜLTMEK
Birinci Körfez Savaşı ve Yugoslavya krizleri ABD’nin ve NATO’nun kayıtsız şartsız küresel hegemonik güçler ve çekim alanı olarak ortaya çıkması soncunu doğurdu. Tüm okyanuslara ve kritik deniz ulaştırma rotalarının kontrolüne sahip olmanın zafer sarhoşluğu içinde ancak en önemlisi donanmalarının karşısına rakip güç çıkmayacak değerlendirmesi ile ABD ve Avrupa ülkeleri donanmalarını küçülttü. Bugünün pek çok Amerikalı stratejist ve siyaset bilimcilerine göre asrın en büyük hatası yapılmış ve batı donanmaları hızla küçülmüştü. Soğuk savaş bittiğinde 600 gemisi olan ABD 300 civarında gemiye gerilemişti. Bugün ABD ve müttefikleri özellikle Pasifik ve Arktik Okyanuslarındaki meydan okumalara yetişemiyorlar. Bu nedenle ittifak ve koalisyon sistemlerine ya da ikili savunma anlaşmaları ile etki alanını korumak istiyorlar.
1000 GEMİLİK DÜNYA DONANMASI
Bu açığı ilk gören ve acil strateji geliştiren 2005 yılındaki ABD Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Mike Mullen’ın 1000 gemilik donanma fikri de gereken etkiyi yaratamadı. Bu plana göre ABD müttefik ve dostlarıyla ikili iş birliği anlaşmaları imzalayarak 300 gemilik ABD Donanmasının yapamadığı okyanus bekçiliğini dost donanmalara yaptırmak istiyordu. Proje başlamadan öldü.
PASİKİF EKSEN POLİTİKASI
ABD Başkanı Obama, 2012 yılında acilen donanmanın %60’lık gücünün Pasifik harekât alanında görevlendirilmesi emrini verdi. (Pacific Pivot). Bunun asıl nedeni Çin idi. Pasifik Okyanusu cephesinde Obama’nın pivot stratejisi aradan geçen 9 yılda yeterli etki sağlayamadı. İttifak sistemine ihtiyaç duyuldu. ANZUS (Avustralya, Yeni Zelanda ve ABD İttifakı) 1951’de bunun için kurulmuştu. Ancak daha sonra Yeni Zelanda bu ittifaktan çekildi. Japonya’nın anayasası muzaffer istila komutanı General Mac Arthur tarafından Amerikan çıkarlarının 100 yıl sonrası düşünülerek yazılmıştı. Kore, Vietnam, Kamboçya müdahaleleri batı Pasifik’te ideolojinin jeopolitik çıkarları etkilemesini önlemek için yapılmıştı. Ancak tüm bu savaşlar, milyonlarca masumun ölmesine rağmen ABD’nin galibiyeti ile sonuçlanmadı. Kore yarımadasının yarısı ABD kontrolüne girmedi. Pasifik çok geniş, müttefikler arası mesafeler çok uzaktı. En önemlisi Pasifik’te caydırma sağlayacak NATO benzeri bir yapı yoktu.
PASİFİK’TE ABD’NİN ZAYIF YÖNLERİ
Bugün, Washington’ın, Batı Pasifik’te en büyük üç sorun alanı NATO benzeri bir ittifak sisteminin olmayışı; savaş lojistiğinde akaryakıtta dışa bağımlılık ve yetersiz deniz gücüdür. 2021 yılında çok kısa süre içinde Avustralya, ABD ve İngiltere ile (AUKUS) denizaltı anlaşması üzerinden bir nevi askeri ittifak sistemi kurulması bu açığın kapatılmasına yöneliktir. Günümüzde ABD, Hindistan, İngiltere ve Japonya ile Dörtlü Güvenlik Diyaloğu (Quad) ve Rim of the Pacific gibi çok uluslu tatbikatlar aracılığıyla olası ittifakların temellerini inşa ediyor. Ancak Hindistan henüz ABD tarafına geçmiş değil.
AVRUPA VE ASYA’DA ÇİN’İN VE RUSYA’NIN KUŞATILMASI
Çin’in 2000 sonrası donanmasını tüm durum muhakemeleri yelpazesi dışında adeta 1900’lerin başındaki Almanya gibi büyütmesi; Rus donanmasının Putin sonrası kısa sürede toparlanma sürecine girmesi hesaplaşmanın asıl meydanı olan başta Pasifik ve Arktik olmak üzere tüm dengeleri alt üst etti. Acilen Avrasya adasının kıyıları ile kritik düğüm noktalarının kontrolü ABD ve müttefiklerine geçmeliydi. NATO’nun Karadeniz’e genişlemesi; ortakları arasına kıyısı olan devletlerin dahil edilmesi önceliklendirilmeliydi. Ukrayna ve Gürcistan çok önemliydi. Türkiye kaybedilmemeliydi. Polonya gibi Baltık devleti; Romanya gibi Tuna ve Karadeniz devleti; Norveç gibi Arktik Devleti; Yunanistan gibi Ege ve Akdeniz devleti köleleştirilmeliydi. İspanya, İtalya, Portekiz ve Fransa ittifakın denizci devletleri olarak Rusya ve Çin’e asla yaklaştırılmamalıydı. İsveç ve Finlandiya’nın tarafsızlığı ortadan kaldırılmalı ve Atlantik ittifak sistemine dahil edilmeliydi.
UKRAYNA DERSLERİ
24 Şubat 2022 günü başlayan Ukrayna Rusya krizine kadar dünya dolaylı yollardan Atlantik-Asya mücadelesini izliyordu. Rusya’nın müdahalesi jeopolitik çekişmeyi doğrudan askeri alana taşıdı. Bu çok yeni ve devrimsel bir gelişmeydi. Aradan geçen 5 ay NATO’nun ve ardındaki ABD’nin son derece kullanışlı Ukrayna yönetimi ve Polonya, Litvanya, Norveç, Romanya ve Yunanistan gibi ABD’den daha çok Amerikancı yönetimlere sahip devletlerin varlığına rağmen Rusya’yı caydıramadığını ve geri adım attıramadığını sergiledi. Çin, bu krizden yeterli dersleri çıkardı.
PASİFİK ÇOK FARKLI
Pasifik’te yaşanacak bir kışkırtma Ukrayna’ya asla benzemeyecektir. Bölgede Ukrayna yönetimi gibi ABD’ye kayıtsız şartsız itaat edecek devlet bulmak zor. Kuzey Kore’nin caydırıcı çıkışları durumu daha da karmaşıklaştırıyor. ABD ekonomisinin resesyon riski altında ve Çin’den ithalata büyük oranda bağımlı olması tüm hesapları alt üst ediyor. Pearl Harbor baskını ABD’nin süper güç olarak ortaya çıkmasının anahtarıydı. Zira Japonya bir ada devleti idi ve her alanda dışa bağımlıydı. Ada devletinin ve işgal ettiği batı ve güney pasifik coğrafyasının kıskaç harekâtı üzerinden üstün Amerikan deniz gücü ile irtibatının kesilmesi Japonya’yı bitirdi. Amerikan denizaltıları 3 yılda 3000 Japon ticaret gemisi batırdı. Kısacası yenilmeye mahkumdu. Bugün şartlar farklı. Karşılarında ada devleti yok. Kıta ve deniz devleti Çin var. Yanında petrol ve doğal gaz zengini nükleer güç Rusya var. O da ada devleti değil ve Çin kuşak ve yol projesi üzerinden enerji ve lojistik alt yapısını denizlere tam bağımlı olmayacak şekilde büyük ölçüde çözdü. Bölgede ABD kışkırtması ile bir savaş çıkarsa bu savaşı Washington’un kazanama şansı hiç yok. Bunu Amerikalı stratejistler ve askerler söylüyor. Bu konuda araştırmacı yazar Hüseyin Vodinalı’nın son yazısını öneriyorum.
Okumak için tıklayın
PASİFİK’TE ACİL İTTİFAK İHTİYACI
ABD Pasifik’te acilen güçlü bir ittifak sistemine ihtiyaç duyuyor. Mevcut yapı ile kazanması olası değil. ABD’nin müttefikleri içinde iki asli devlet olan Avustralya ve Japonya’nın ada devletleri olması durumu daha da zorlaştırıyor. ABD işte bu nedenlerle Pasifik’te Avrupa’daki NATO benzeri bir yapıya ve Ukrayna tipi gönüllü jeopolitik oyuncuya ihtiyaç duyuyor. Tayvan bu rolü oynar mı? Japonya bu rolü oynar mı? Güney Kore ve Avustralya bu rolü oynar mı? Evet olasılığının çok ama çok düşük olduğunu değerlendiriyorum. NATO’nun Pasifik’e genişlemesi ise hayalden öte bir olasılık. 30 üye ile bunu başarmak çok zor.
ABD VE TİTANİK
ABD’nin durumu 1912 Nisan’ında Kuzey Atlantik’te ilk seferinde batan Titanik’in durumunu andırıyor. Batmaz denilen teknoloji harikası, büyük bir gemi. Kendine çok güvenen kaptan ve mürettebat. Ancak tehdidin küçük görülmesi ile başlayan hatalar süreci (kuzey enlemlerde, buz dağı tehdidine rağmen yüksek süratle seyredilmesi; su geçirmez bölme kapaklarının söz konusu tehdide rağmen kapatılmamış olması ve en önemlisi batmaz denilen gemide yeterli can kurtarma filikasının inşa sırasında yerleştirilmemiş olması.) 2000 yılına girerken ABD de yıkılmaz bir Titan olarak görülüyordu. Filikalara benzetirsek donanma gemilerinin sayısı aşırı güven sonucu neredeyse yarıdan fazla azaltılmıştı. Kuzey Atlantik’te buzdağları tehlikesi altında yüksek süratle seyre benzer şekilde neocon’ların arsızlığında Afganistan’dan Libya’ya Irak’tan Suriye’ye, Venezuela’dan, FETÖ marifetiyle Türkiye’ye kadar here yere müdahale ettiler. Ancak Titanik’in bölme sisteminin kapatılmayışı gibi ABD de kendine aşırı güven sonucu büyük hatalar yaptı. Sonuç ortada. Titanik battığında 2224 kişiden 1514 kişi boğularak ve soğuktan ölmüştü. Ölenlerin 528 kişisi 3. Sınıf yolcu, 696’sı da zabitan ve mürettebattı. Kurtulanların çoğunluğu 1. Sınıf yolcuydu. Türkiye’nin Titanik ve ABD analojisinden çıkaracağı çok ders olacağını değerlendiriyorum.

Teşekkürler 2023 ün Cumhurbaşkanı
Komutan,yüksek düşünüşlü Türk Komutan!Gücümüz yok ama insanın hemen bir celb yazıp; “Şahsınız Türk Devleti Cumhurbaşkanlığı (Başkomutan) Makamı ile görevlendirildiniz.Yedi gün içinde görev yerinize buyurmanız Türk Milleti adına rica olunur” diyesi geliyor.Nasip.Göreceğiz ve yapacağız!
Valla, bravo
cok aydinlatici bir yazi daha hayranlikla okuyorum sizi
Teşekkürler sn Amiralim
Var Olun Komutanım
Türkiyenin maşallahı vardır.Hiç bir şeyden ders çıkarmaz.
Elinize, yüreğinize sağlık komutanım.
Çok aydınlatıcı bir yazı olmuş yine.Benim kafamdaki en büyük soru Hindistan ın ilerleyen zaman içinde hangi safta yer alacağı.Bunu kestiremiyorum.Sanırım bu ülke hakkında çok az şey biliyorum.Donanması ne durumda örneğin?Ekonomisi, gelir dağılımı ,tarihi ,ABD Rusya ve Çin ile ilişkileri,v.s.
Sizce nasıl bir yol izler?
Teşekkürler Paşam kısa bir öz değerlendirme yapılmış ve harikasınız. Dünyada güvenini kaybeden bir ABD oluşuyor bunun sebebini Paşam yazmış, Güney Amerikadaki ihtilaleler vs, Asta daki savaşlar, Avrupa ve Ortadoğu ile Afrika artık güveneceği Sağlam Limanlara denirlemek istiyor..