Mustafa Köse
Mustafa Köse
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. Beşparmak Dağları ne söylüyor?

Beşparmak Dağları ne söylüyor?

featured

Mustafa Köse yazdı…

Tarih sadece kitaplarda yazmaz. Bazen sarp bir kayalığın yamacında, bazen 45 dereceyi bulan sıcağın altında bir komandonun alın terinde, bazen bir mücahidin son nefesinde, bazen de yıllar sonra aynı araziye dönen bir gazi komutanın titreyen sesinde yaşar.

Kıbrıs Barış Harekâtı da böyledir.

Onu yalnızca diplomatik metinlerden, harita çizgilerinden, yabancı parlamentoların ısmarlama raporlarından veya taraflı propaganda dizilerinden okuyamazsınız. Kıbrıs’ı anlamak için Beşparmak Dağları’na, Kırnı’ya, Boğaz’a, Türk Bozdağı’na, St. Hilarion’a, Yanık Konvoy’un yandığı vadiye ve o taşların arasına sinmiş Türk kanına kulak vermek gerekir.

Çünkü Beşparmak Dağları hâlâ konuşuyor.

Dinleyebilene çok şey söylüyor.

Hakikat Arazidedir

Son yıllarda Kıbrıs Barış Harekâtı’nı karalamaya, Türk Ordusunu işgalci gibi göstermeye, 1974’teki meşru müdahaleyi tarihî bağlamından koparmaya çalışan ciddi bir propaganda faaliyeti yürütülüyor. Avrupa kurumlarında alınan taraflı kararlar, dijital platformlarda yayımlanan tek yanlı yapımlar ve Rum-Yunan tezlerini merkez alan kampanyalar, toplumsal hafızamızı hedef alıyor.

Oysa 1974’te Türkiye adaya işgal için çıkmadı. Türkiye, 1960 Garanti Antlaşması’ndan doğan hak ve sorumluluğunu kullanarak; Enosis’i, yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını ve Kıbrıs Türk halkına yönelen yok edilme tehdidini durdurmak için harekete geçti.

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın adı boşuna “Barış” değildir. Çünkü o harekât, Kıbrıs Türk halkına yalnızca toprak değil; can güvenliği, özgürlük, siyasal varlık ve gelecek kazandırdı. Bugün “işgal” diye yaftalanmaya çalışılan Türk varlığı, adada 52 yıldır büyük çaplı bir çatışmanın yeniden başlamasını önleyen en önemli caydırıcı güçtür.

Bunu masa başında değil, arazide görürsünüz.

Yaşayan Tarihle Yürümek

2012-2014 yılları arasında Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komando Alayı’nda Personel ve İkmal Kısım Amiri olarak görev yaptım. O dönemde Alay Komutanımızın direktifleriyle, karargâh sorumluluğumuz altında çok anlamlı iki harp sahası incelemesi planladık. Maksadımız, personelimizin tarih bilincini geliştirmek, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın askerî safhalarını sadece kâğıt üzerindeki bilgilerden değil, bizzat arazide ve o tarihi yaşayan kahramanların kendi sesinden dinlemekti.

Aslında yaptığımız şey sadece bir gezi değildi. Bu, üniforma giymiş gençlerin üzerlerindeki elbisenin hangi bedellerle bugüne taşındığını anlamasıydı. Bu, gazi komutanlarımıza ahde vefaydı. Bu, hafızayı diri tutma çabasıydı.

Çünkü askerlikte bazı bilgiler sınıfta öğrenilir, bazıları talim meydanında, bazıları harita üzerinde… Ama bazı hakikatler ancak arazide, o hakikati yaşamış komutanların yanında yürürken kalbe işler.

Boğaz’dan Türk Bozdağı’na

İlk harp sahası incelememizi Barış Harekâtı’nın sembol isimlerinden Emekli Albay Orhan Ceylan Komutanımızın rehberliğinde gerçekleştirdik. Sabahın erken saatlerinde nöbetçilerimiz dışında kalan rütbeli personelimizin tamamını ve Mehmetçiklerimizden temsilci bir grubu araçlarla Boğaz bölgesinin doğusundaki intikal başlangıç noktasına sevk ettik. Oradan itibaren Türk Bozdağı’na doğru, sarp kayalıklar ve dik yamaçlar arasından yürümeye başladık.

Önümüzde Orhan Ceylan Albay yürüyordu. Zaman zaman duruyor, elini kaldırıyor, kayalıkların arasındaki bir noktayı işaret ediyor, sonra anlatmaya başlıyordu: “Burada temas sağladık.” “Şu hattan ilerledik.” “Şu yamaçtan düşman konvoyunu gördük.” “Burada ateş başladı.”

O anlattıkça 1974 yeniden canlanıyordu. Kayseri Hava İndirme Tugayı’na bağlı 3’üncü Paraşüt Taburu’nun Kırnı bölgesine atlayışını, ağır teçhizatla kavurucu sıcağın altında Bozdağ’a tırmanışını, mücahitlerle birleşmesini ve bölgenin stratejik önemini bizzat o arazi üzerinde dinlemek, hiçbir kitabın veremeyeceği bir dersti.

Çünkü arazinin dili vardır. Arazinin söylediklerini duymak için sadece haritaya değil, toprağa da bakmak gerekir.

Yanık Konvoy

Vadinin aşağısına hâkim bir noktaya geldiğimizde Orhan Ceylan Albay durdu ve Yanık Konvoy hadisesini anlatmaya başladı: 23 Temmuz 1974 günü, ateşkes çabalarının yürütüldüğü hassas süreçte, Türk unsurları arazi içinde intikal hâlindeyken Rum Millî Muhafız Ordusuna ait büyük bir topçu konvoyu fark edilir. Cephane, top ve personel taşıyan yaklaşık 29 araçlık bu konvoy, Türk köyleri ve mücahit mevzileri açısından ciddi bir tehdittir.

Mesafe çok yakındır. Pusu düzeni aceleyle alınır. LAW tanksavarları hazırlanır. İlk atışlarla konvoyun önü ve arkası vurulur. Kaçış yolu kapanır. Cephane yüklü araçlarda başlayan yangın kısa sürede büyük patlamalara dönüşür. Vadi alev, barut, metal ve çığlıklarla dolar.

Tarihe “Yanık Konvoy” olarak geçen bu pusu sonunda 29 araç imha edilir, 12 sahra topu etkisiz hâle getirilir, çok sayıda Rum askeri esir alınır ve 51 esir Boğaz’daki karargâha teslim edilir.

Ama bu hadisenin içinde bir isim vardır ki, insanın yüreğine saplanır: Yüzbaşı Tuncer Güngör.

Bayrak Tepe taarruzunda miğferini delen bir mermi başını sıyırır, başına dikiş atılır ve revirde kalıp istirahat etmesi istenir. Komutanlarının ısrarına rağmen “Askerimi yalnız bırakamam komutanım, benim yerim onların yanı” diyerek birliğinin başına döner.

O kahraman komutan, Yanık Konvoy hadisesinde Rum askerleri teslim olmaya başladığında ateş kes emri vermek için ayağa kalkar. Tam o sırada çalılıkların arasına gizlenmiş bir Rum askerinin hain kurşunuyla sırtından vurularak şehit düşer.

Başını sıyıran mermiden kurtulur; fakat teslim anındaki ihanetten kurtulamaz.

Bugün adının Güngör Köyü’nde ve Güngör Kışlası’nda yaşaması boşuna değildir. Onun ismi, KTBK’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tarihine şerefle yazılmış isimlerin başında gelir…

Bir Karavana Sofrasında Tarih

Yaklaşık dört-beş saat süren bu duygu yüklü harp sahası incelemesinin ardından Orhan Ceylan Komutanımızı alayımıza getirdik. Kendisini Yanık Konvoy hadisesinin hemen yakınlarında bulunan 1’inci Komando Taburumuzda, yani şehadetiyle kışlamıza adını veren kahramanın yuvasında, Güngör Kışlası’nda ağırladık.

Yemekhanede Mehmetçiklerimizle ve rütbeli personelimizle aynı karavana masasına oturduk. O gün o sofrada oturanlar hatırlayacaktır; sofrada yemek yerken bir yandan da Türk savaş tarihine şerefle yazılan bir sayfa, bizzat yaşayanı tarafından aktarıldı. Bir tarafta 1974’te o dağlarda savaşmış bir komutan, diğer tarafta aynı bayrağı omuzlarında taşıyan genç askerler vardı. Aradan yıllar geçmişti ama ruh aynı ruhtu. Tıpkı ömrünün 38 ayını Kıbrıs’ta zindanda geçiren vatan şairi Namık Kemal’in dediği gibi;

Ecdâdımızın heybeti ma’rûf-i cihândır. Fıtrat değişir sanma! Bu kan yine o kandır

Yemeğin ardından Harekât Müzesi’ni gezdik. Kıymetli hatıraları, silahları, belgeleri, fotoğrafları ve harekâtın izlerini bir kez daha gördük. Günün anısına plaket takdim ederek gazi komutanımızı şükranla uğurladık.

O gün şunu bir kez daha anladık: Tarihi yaşatan sadece arşivler değil, şehidin kabri başında dalgalanan bayrak, gazinin bedenindeki nişandır.

Kırnı’dan St. Hilarion’a

İkinci harp sahası incelememizi harekâtın batı bölgesinde gerçekleştirdik. Bu kez misafirlerimiz, Bolu Komando Tugayı’nın harekât dönemindeki 1’inci Tabur Komutanı Emekli Tuğgeneral Cemal Eruç Paşamız ile o dönemin kahraman bölük komutanlarından Emekli Binbaşı Haluk Üstügen’di.

Kırnı bölgesinde buluştuk. Yani 20 Temmuz 1974 sabahı helikopterlerin indirme yaptığı o tarihî alanda. Cemal Paşamız ve Haluk Binbaşımız helikopterlerin iniş hatlarını, birliklerin araziye yayılışını, indirme sonrası ilk hareket tarzlarını, Beşparmaklar’a tırmanma safhasını tek tek anlattılar.

Başımızı kaldırdığımızda karşımızda Beşparmak Dağları yükseliyordu. Dik, sert, geçit vermez…

İnsan o dağlara bakınca şu soruyu sormadan edemiyor: Bu araziye nasıl çıkıldı? O tepelere nasıl tırmanıldı? O mevziler nasıl alındı?

Cevabı yine arazinin kendisi veriyordu: İmanla, cesaretle, disiplinle, komutan inisiyatifiyle ve Mehmetçiğin imkânsızı mümkün kılan iradesiyle.

Cemal Paşa’nın Ağacı

Arazi incelemesi ilerledikçe, anlatılanlar bir tarih hatıratından çıkıp canlı bir derse dönüştü. Cemal Paşamız bir ağacın yanına geldiğinde durdu. Gözleri doldu. O günü yeniden yaşıyor gibiydi.

“İşte tam buradayken sırtımdan vurulmuştum” dedi.

Sonra devam etti: “Mehmetçik benim yaralandığımı görüp de moralini bozmasın diye sırtımı şu ağaca dayadım. O ağaçtan güç aldım. O sırada yanımda harekât subayım Üsteğmen Işık Koşaner vardı. Emirlerimi ona verdim, o da bölük komutanlarıma ulaştırdı.”

Bir komutanın yaralı hâlde bile birliğinin moralini düşünmesi, komutanlık sorumluluğunun özüdür. Askerî liderlik biraz da budur: Kendini değil, emrindeki askeri düşünmek; acısını değil, görevi öncelemek; yarayı değil, birliğin direncini hesaba katmak.

Beşparmak Dağları, o gün bize muharebe sahasıyla birlikte muharebenin ve komutanlığın ahlakını da anlattı.

Canavar Teğmen

St. Hilarion Kalesi etrafındaki muharebeler anlatılırken bir başka isim öne çıktı: Muzaffer Tekin. O günlerin ‘Canavar Teğmen’i.

Rum komando taburlarının gece baskınlarıyla bazı kritik tepeleri ele geçirdiği, St. Hilarion bölgesinin tehdit altına girdiği zor saatlerde Türk komutanları inisiyatif alır. Sarp kayalıklardan, çıkılması neredeyse imkânsız görülen hattan sızan Muzaffer Tekin ve beraberindeki yiğitler, düşmanın beklemediği yerden çıkarak Arslan Tepe, Kaplan Tepe ve Timsah Tepe hattındaki kuşatmayı kırar. Bu, Türk askerinin icabında neleri başarabileceğinin en cesur örneklerinden biridir.

Bolu Komando Tugayı’nın kahramanları, TMT mücahitleriyle omuz omuza Beşparmaklar’da mevzileri geri alarak Kıbrıs Türk halkının nefes borusunu da açık tuttu. Kahraman Üsteğmen Oğuz Yener’in Atak Tepe’de şehadeti, Haluk Üstügen’in Doğruyol ve Yanık Çamlık hattındaki hamleleri, Cemal Eruç’un yaralı hâlde sevk ve idareyi sürdürmesi, Muzaffer Tekin’in sarp kayalıklardan yaptığı sızma… Bunların her biri Kıbrıs Barış Harekâtı’nın ayrı birer kahramanlık destanıdır.

Harp Ceridesinin Önünde

Harp sahası incelemesinin ardından Cemal Eruç Paşamız ve Haluk Üstügen Komutanımızı alayımızda ağırladık. Güngör Kışlası’nda Mehmetçiklerle aynı sofrayı paylaştık. Yemekten sonra Harekât Müzesi’ni gezdik.

Müzede bizim için en özel anlardan biri, o dönem Tabur Harekât Subayı olan Üsteğmen Işık Koşaner’in kendi el yazısıyla tuttuğu harp ceridesini Cemal Paşamıza yeniden göstermek oldu. Yıllar önce muharebe sahasında emirlerin, temasların, intikallerin, çatışmaların ve kararların kaydedildiği o ceride, yıllar sonra aynı muharebenin komutanının karşısına tekrar çıkarılıyordu.

Cemal Paşamızın yüzündeki ifade görülmeye değerdi. O, gençliğine, şehitlerine, emrindeki Mehmetçiklere ve Beşparmaklar’da verilen mücadelenin ete kemiğe kağıda yazıya bürünmüş hatıratına bakıyordu.

O an anladık ki; harp ceridesi yazılı bir belge olmanın yanında, şanlı Türk Ordusunun şeref defteridir aynı zamanda.

Madalyonun Diğer Yüzü

Kıbrıs Barış Harekâtı’nı yalnızca askerî başarılar üzerinden anlatmak eksik kalır. O harekâtın bir de sivil halkın çektiği acılarla ve zorlu mücadelelerle ilerlemiş bir tarafı vardır.

Türk askeri adaya çıkmadan önce Kıbrıs Türkleri yıllarca baskı, saldırı, kuşatma, göç, yokluk ve katliam tehdidi altında yaşadı. 1974’te Türk askerinin henüz ulaşamadığı bölgelerde mahsur kalan Türk köylüleri ise çok ağır günlerden geçti.

Mesarya’da dağlara, vadilere, zeytinliklere sığınan insanlar günlerce açlık ve susuzlukla hayatta kaldı. Çocuklar yabani meyve topladı. Kavurucu güneş altında ısınmış sıcak su içildi. Buğday başakları taşla ezildi. Eski bir aküden çalışan radyodan haber dinlenerek umut arandı. Bir annenin karanlıkta kaçarken bebeğini kaybetmesi, sonra bir mücahidin çalılar arasından gelen bebek sesini duyup o yavruyu bulması, tek başına Kıbrıs Türk halkının 1974’te hangi şartlarda yaşadığını anlatmaya yeter.

Daha acısı da var. Türk askerinin ulaşamadığı güney bölgelerinde kalan insanlarımızın maruz kaldığı vahşetler, bugün uluslararası propaganda makinelerinin ısrarla saklamaya çalıştığı gerçeklerdir. Trodos Dağları’nda kadınların, genç kızların ve çocukların uğradığı vahşet, Kıbrıs Türk halkının karşı karşıya kaldığı tehdidin ne kadar derin olduğunu gösteren kara bir sayfadır.

Bu hakikatler unutulursa, Kıbrıs meselesi sadece diplomatik bir uyuşmazlık gibi görünür. Oysa Kıbrıs meselesi, bir halkın varoluş mücadelesidir.

Türk Ordusu İşgalci Değil, Teminattır

Bugün Türk Ordusuna “işgalci” diyenler, şu soruya cevap vermek zorundadır: Türk askeri 1974’te adaya çıkmasaydı, Kıbrıs Türk halkının kaderi ne olacaktı? Enosis’e giden yolun önünü kim kesecekti? Türk köylerini kim koruyacaktı? Dağlarda saklanan çocukları, kadınları, yaşlıları kim kurtaracaktı? Rum-Yunan darbesinin ve EOKA zihniyetinin hedef aldığı Türk varlığını kim teminat altına alacaktı?

Cevap bellidir.

Türk Ordusu Kıbrıs’ta işgalci değil; katliamı, soykırımı ve vahşeti durduran yegâne caydırıcı güçtür.

Bugün adada barış varsa, bu barış yalnızca diplomasi masalarının eseri değildir. O barışın altında Mehmetçiğin kanı, mücahidin direnişi, Türk devlet aklının kararlılığı ve Kıbrıs Türk halkının sarsılmaz iradesi vardır.

Hafıza Savunma Hattıdır

Kıbrıs’ta artık sadece toprak değil, varoluş ve zulümden kurtuluş hafızası da savunulmalıdır. Çünkü hafıza kaybedilirse hakikat savunulamaz; hakikat savunulamazsa dava zayıflar ve geleceğin zemini kayar.

Bugün bize düşen görev; 1974’ün kahramanlıklarını, şehitlerimizin adlarını, gazilerimizin tanıklıklarını, mücahitlerin direnişini ve sivil halkın çektiği acıları genç kuşaklara aktarmaktır.

TRT’den üniversitelere, belgesel yapımcılarından tarihçilere, komutanlardan öğretmenlere kadar herkesin bu konuda sorumluluğu vardır. Rum tarafı propaganda filmi yaparken, Avrupa kurumları tek yanlı raporlar üretirken, dijital platformlar Kıbrıs Türkünün yaşadığı acıları görmezden gelirken, bizim susma lüksümüz yoktur.

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın askerî ve insani hakikati; uluslararası kalitede belgesellerle, filmlerle, kitaplarla, harp sahası gezileriyle, müzelerle ve eğitim programlarıyla anlatılmalıdır. Çünkü tarihimizi korumak en az fiziki sınırlarımızı korumak kadar önemlidir.

Son Söz

Ben Beşparmak Dağları’nda yaşayan tarihi dinledim. Orhan Ceylan Komutanımızın yürüdüğü patikada Yanık Konvoy’un izlerini, Cemal Eruç Paşamızın sırtını dayadığı ağacın yanında komutanlık ahlakını, Haluk Üstügen Komutanımızın anlatımında Doğruyol ve Yanık Çamlık’ın ruhunu gördüm. Muzaffer Tekin’in sarp kayalıklardan açtığı yolu, Yüzbaşı Tuncer Güngör’ün şehadete yürüyüşünü, Oğuz Yener’in Atak Tepe’deki fedakârlığını, mücahitlerin ve Mehmetçiklerin ortak kaderini o arazide yeniden yaşadım.

O dağlar bugün hâlâ konuşuyor. Bize şunu söylüyor: Tarihini unutan millet, davasını savunamaz. Şehidini unutan ordu, ruhunu kaybeder. Gazisini dinlemeyen nesil, hakikati başkalarının yalanlarından öğrenir.

Kıbrıs bir ada olmanın ötesinde Türk milletinin Doğu Akdeniz’deki hafızası, güvenliği, onuru ve stratejik derinliğidir.

Bu nedenle Kıbrıs Barış Harekâtı’nı unutturmayacağız. Şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi minnetle, mücahitlerimizi saygıyla anacağız. Ve Beşparmak Dağları’nın hâlâ haykırdığı o sözü bir kez daha tekrar edeceğiz:

Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!