Zihinsel harakiri: Korku ve itaat

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı

Zihinsel harakiri: Korku ve itaat

Türk toplumu, tarikat ve cemaatler eliyle “sorgusuz sualsiz itaat” etmek ile bu itaati sorgulamak arasında bırakılmaktadır. İtaatin ardına kutsal değerler payanda gibi konularak, aksine davranışlarda bulunanlar, kurnazca,  “tarikat-cemaat kâfiri” değil, “İslam kâfiri” olarak yaftalanmak riski ile karşı karşıya bırakılmaktadır. Gerçekte “tarikat-cemaat kâfiri”, hiçbir zaman “İslam kâfiri” değildir ve olamaz. Bunu çok iyi bildiklerinden, doğrudan “bize ya da cemaatimize itaat etmezsen kâfir olursun” demek yerine, “”bize boyun eğmeyen İslam’a göre kâfir olur” savında bulunmaktadırlar.

Bu sav, itaatle korkuyu birleştirmekte; itaatten korku, korkudan itaat çıkaracak şekilde düzenlenmektedir. Oyun dışında kalanları bekleyen “hesaplaşma”nın, “ertelenmiş bir ceza” ya fazla mühlet vermeyecekleri hesaplandığından, bu “ceza”nın, korku ile itaatin planlı bir şekilde birleştirilmesi ahrete kalmadan dünya hayatında kesilebileceği korkusunu zihinlere çivilemek içindir. İtaatle ahreti, korku ile de bu dünyayı ipotek altına alma girişimi, bireyi ve toplumu zihinsel harakiriye hazırlamaktan başka bir şey değildir.

İnsan, başka canlılarda olmayan zihnine, canlı varlıktan kültürel varlığa ulaşırken, tam da bu noktada harakiri uygulamaktadır. Oysa korku ve itaate, canlı düzeyindeki varlıkların direndikleri bilimsel bir bulgudur.

Biyoloji, tıp ve anatomi uzmanlarından öğreniyorum: Bitkiler ve canlılar, yaşam ve gelişme alanları daraltılırsa, baskılanırsa ve başka türlü yaşamaya zorlanırsa, iki yol izliyorlar: İlki, sonuna kadar direnmek. İkincisi ise, direnemedikleri zaman yok olmak.

Herhangi bir bitki veya canlı, kendi doğal koşullarına bağlı olarak yaşayabiliyor ve ayakta kalabiliyor. Canlı davranışı, atom moleküllerinden başlayarak evrensel varlık bütünlüğüne uzanan çizgide, inorganikten en üst bilinçsel düzeye kadar, karşılıklı etki-tepki örüntüsü içinde etkileşmektedir. Bilinçsel etkileşim alanındaki insan, en yoğun etki-tepki örüntüsü içindedir. Bu gerçeklik bizim kabul ya da reddimize bağlı değildir. Varlıkların ve aralarındaki sınırların temeli, işte bu etkileşimselliğe bağlı olarak oluşmaktadır. [1]

Şimdi bakalım.

 Bitkiler ve canlılar, dışarıdan dayatılan hiçbir korku ya da baskı etkisine, boyun eğme ve öylece yaşamını sürdürmek gibi pasif bir tepki vermiyor. Ya direniyor ya da yok oluyor. Dayatılan koşullara direnmeleri, doğalarından, yaratılışlarından kaynaklanan kendiliğinden bir davranış tarzıdır.

Peki, insan da bir canlıdır. Korku-itaat onda, canlı ve bitkilerdeki gibi etkin bir tepkiyi, direnmeyi doğuruyor mu? Soruyu biraz daha açalım: İnsan salt bir canlı mıdır? Canlının ötesinde bir varoluşundan söz edebilir miyiz? Öyleyse o nedir?

Evet, insan da canlılardan biridir. Şimdi burada biraz duralım: İnsan hem canlı; biyolojik bir varlık, hem de kültürel bir varlıktır. Yalnız canlı varlık düzeyinde bile bitki ve diğer canlılar gibi itaate-korkuya doğal olarak direnme şansına sahiptir. Ayrıca kültürel varlık olarak öteki canlılara göre daha fazla avantajlıdır. Öyleyse hem canlı hem de kültürel varlık olarak insan, bitki ve canlılara göre çok daha dirençli ve korunaklı demektir. Buna rağmen nasıl oluyor da, itaat ve korku karşısında onlardan daha dayanıksız olabiliyor?

İnsanın bu avantajlı durumu, paradoksal olarak aynı zamanda bir takım riskleri de beraberinde bulunduruyor. Canlılar ve bitkiler, sadece “bulundukları evren”de yaşıyorlar. Oysa kültürel varlık olarak insan, bundan başka bir de “gördüğü evren”de yaşıyor. Çifte evrendeki çatışmalar, onun doğrudan doğruya düşünce ve yaşamını kökünden etkiliyor.

“Gördüğü evren”, yalnız kendisinin değil, hatta büyük ölçüde çevresinin, toplumun ona hazırladığı evren oluyor. Canlılar dünyasının bir varlığı olarak “bulunduğu evren”in biyolojik koşulları, kendiliğinden sınırlanmadığı ve türdeşlerinin de aynı canlılık koşullarını yaşadıkları için burada hangi sınırları koyarsanız koyun, yeme-içme, üreme, öldürme, dışkılama vb. tüm canlı davranışlarıyla zorunlu olarak muhatap olabiliyor. Oysa “gördüğü evren”, kendinin ve türdeşlerinin oluşturduğu yapay bir evrene ve bu evrenin yine yapay koşullarına denk geliyor. Bu iki evrende birden yaşamak, itaatle direnme, korku ile cesaret arasındaki yaman çelişkiler içinde kalmak demektir. Başka bir deyişle insan, bilinçli canlı olarak bu çelişkileri fark etmek ve aşmak imkânlarına sahiptir.  Öteki canlılar ve bitkiler için böyle bir çelişki yoktur. Onlar tek bir evrende, “bulundukları evren”in doğal koşullarıyla biçimlenmişlerdir. “Görünen ya da algılanan bir evren”leri yoktur.

Peki, insan canlı düzeyinde rahat ve özgür iken, “görünen evren”de neden sorunlar yaşar?

Bu sorunun en büyük nedeni korku ve itaatle oluşturulmuş “gösterilen evren”dir.

Furkan Vakfı sitesinde 60 prensip sayılır. Başka tarikat ve cemaatlerde olduğu gibi Furkancıların prensiplerinde de çok büyük farklılık yoktur. Neredeyse tümünde “korku-itaat” birlikte tekrarlanır. Müritleri ve “aday taraftarları”, bu prensipler üzerinde sürekli korku evrenine çekilir. Cemaate, liderine, buyruklarına ve taleplerine karşı gelinemez. Gelinirse, yakmaya hazır cehennem, öfkelenmeye hazır Tanrı, şefaatinden yoksun kılmaya hazır Peygamber, feyzinden nasiplenmeyi kesmeye hazır lider, ahrette azap ve dünyada, canlı olarak yararlanabileceği her türlü imkândan yoksun bırakmak üzere ağabeyler, ablalar, halifeler vardır. Prensipler, kişiye korku vererek, dünyevi imkânlardan yoksun kalacağını; itaate davet ederek, hem ahrette hem dünyada, ona, korkusuz ve itaatsizlere nasip olmayacak sınırsız maddi-manevi zenginliklere gark etmeyi telkin etmektedir.

 “Bulunulan evren”de, Türk toplumuna “gösterilen evren” budur. Bulunulan evren doğa ya da Tanrı’nın her canlıya eşit şekilde sunduğu biyolojik koşullardan oluşurken, “görünen evren”, bu prensiplerle “gösterilen evren”e dönüştürülür; kültürel varlık, zihinsel bir çıkmaza sokulur. “Gösterilen evren”de yaşamak için, zihnin aktif olmasına, etkin işlemesine hacet yoktur; o zaten size prensiplerde geçen korku-itaatten oluşan demir kubbeyle yaratılıp önünüze konmuştur. Kul yapısıdır. Ama Tanrı yapısı evrenle çatışma halindedir; böyle bir durumda mürit, Tanrı yapısı “bulunulan evren”e “gösterilen evren” i yeğlemekle mükelleftir. Çünkü tarikat-cemaat liderlerinin yarattığı bu evren, Tanrı’nın evreninden daha kutsal ve daha gerçekçidir. Tarikat-cemaat yapısı budur.

Furkancıların birkaç prensibine bakalım:

“Her kardeşimiz; kâfirlere, münafıklara ve cahillere karşı dikkatli ve tedbirli olmalı ve bilmeli ki tedbirsizlik en az hainlik kadar tehlikelidir.”

“Katılması gereken dersleri aksatmak, dini aksatmaya başlamanın başlangıcıdır.”

“Her kardeşimiz, kendisinden büyük kardeşinin, kendinden yapmasını istediği şeylere karşılık, “olur, yaparım abi” veya hocam” diyerek karşılık verip itaatin ne olduğunu göstermeli ve sözü uzatmamalıdır.”

“her kardeşimiz, kendisine bir görev verildiğinde o görevi cenneti kazanmak için bir fırsat olarak görmelidir.

“her kardeşimiz, cemaatine karşı sorumluluk duygusu içinde olmalı ve verilen görevi yapmak için koşuşturmalıdır.”

Her kardeşimiz, hizmetle ilgili sorunları sadece konuşması gereken kişilerle konuşmalı, dışarıda konuşmamalı….”

“Hizmette başarılı olmanın beş sırrı: Sancı, itaat, fedakarlık, kardeşlik, çalışkanlık.”

İtikatta ve amelde Ehl-i Sünnet’e, özellikle bağlı bulunduğu mezhebe uymalı, sapık fırkalardan kendisini ve arkadaşlarını korumalıdır.”

Az önce yazdığım felsefi çerçeveye göre bu prensipleri yeniden okuyun.

Birey, bir kültürel varlık olarak “cemaat mensupları ile kardeş”tir; derse katılmak cenneti, katılmamak cehennemi gerektirir. İlki itaati, kincisi korkuyu körükler. Yapılması istenen şey, sadece emreden kişinin “gördüğü evren”e ait sırdır. Emredilen ise, “gösterilen evren”e mahkûm olduğu için, verilen emri yerine getirmekten başka bir şey yapamaz. Etkileşimi doğuran etki-tepki örüntüsü bilinçli varlık insanda en yüksek düzeyde olması gerekirken, müritleşen kişi, bu etkileşimi “yalnız kardeşleri ile “ sınırlı tutacaktır. Bırakın bir dini, aynı din için hangi mezhebe bağlı olacağını bilen Cemaat belirler. Kendileri dışındakiler kardeş değil, kendi mezhepleri dışındakiler de sapıktır. İşte size  “gösterilen evren”. Cennet, cemaatin sunduğu “gösterilen” evren”de yaşayıp, onun koşullarına göre davranış geliştirildiği takdirde mümkündür, bu ise itaati gerektirir. Korku da bu evrenin dışına çıkmakla başlar. O halde korku ve itaat cemaatlerde sürekli birbirini besler; gerekli kılar.

Zihniniz, en az bitki kadar direnmeye başlamıştır ama gözle görülmez; aklı çalıştırmakla fark edilebilir.

Canlı olarak “bulunduğumuz evren”, olgusal, gerçek, vazgeçilemez doğal bir evrense de, cemaat liderinin “gösterdiği evren” bundan üstündür; legaldir, meşrudur ve olması gerekendir. 

Peki ya bağlıların zihinsel durumu ne olacak?

Bağlılar, kültürel varlıklar olarak “görünen evren”ini özgürce yaratmak; zihinsel işleyişi sonuna kadar etkinleştirmek gibi birey olmanın temel koşullarından yoksun bırakıldıkları için, onlara “gösterilen evren” verilir. Mürit, kendisinin etkin rolü olmadığı bu “gösterilen evren”de mahpus gibidir; bu mahpusluk zihinsel harakiriye çoktan dönüşmüştür. Ölüm, canlı varlığın ortadan kalkması anlamına gelse de, zihinsel harakiri, canlı olarak yaşayıp kültürel olarak ölmek anlamına gelir. Mürit hala biyolojik olarak canlıdır; “görünen evren”dedir, ama zihinsel olarak “gösterilen evren”e için için sürekli yabancılaşmaktadır. Bu yabancılaşma karşısında cemaat-tarikat liderleri, “İslam’ı daha iyi yaşa; bize sorgusuz itaat et ve kork, sorun çözülür” diyerek, “gösterdikleri evren”in sınırlarını gittikçe daraltırlar: Mensubiyet, kişinin boğazını gittikçe sıkan ip gibidir. Ama zihin sürekli intihar telkinleriyle baskılandığı için, kolay fark edilmez.

Türk insanı, “görünen evren”de canlı, “algıladığımız evren”de insan olduğunu fark ettiğinde, zihinsel harakiri değil, en az bitkiler ve canlılar gibi, direnmeyi, eleştirmeyi, düşünmeyi ve yaşamayı seçecektir.

Bu tercih, doğrudan cemaatlere karşı olduğu gibi, onların “evren”inden seslenenlere de en canlıca, en insanca ve en kültürlüce yanıt olacaktır.

[1] www.uzayzaman.com