Emekli amiraller iddianamesini (!) takdim ederim

Av. Mihriban Ünal yazdı...

Emekli amiraller iddianamesini (!) takdim ederim
Emekli amiraller iddianamesini (!) takdim ederim

Büyük şair, ressam, düşünür Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Büyük Şehirleri Takdim Ederim, Evlerimizi Takdim Ederim, Gökyüzünü Takdim Ederim gibi isimler verdiği şahane şiirleri vardır. Bu şiirlerden ilki şöyledir:

Sana büyük şehirlerden bahsedeceğim

En büyük camiler orda kurulur

En küçük mezarlar orda kazılır

En kara yazılar orda dizilir

Yüksek minarelerde sela verilir

Civar hanelerde zina edilir

Büyük şehirlerde yalan söylenir tosunum

Halbuki küçük köylerin

Mezarlığı bile yoktur

Büyük şehirlere bağlanma Mehmedim

Öyle bir şehre yerleş ki

Küçük fakat bizim olsun

Sokaklarında tanımadığın yüz

Ensesine şamar atamayacağın kimse dolaşmasın

Her ağacına elin

Her karış toprağına terin değsin

Ve kuytu evlerden birinde

Senden habersiz ölenler olmasın

Ben de devasa adalet saraylarından bahsedeceğim size, en büyük(!) iddianameler (!) orda yazılır, en küçük adamlara orda rastlanır, en kara kumpaslar orda kurulur, yüksek kürsülerde hükümler verilir, civar otellerde pazarlık edilir, büyük saraylarda yalan söylenir milletim, halbuki küçük evlerin televizyonu bile yoktur!

Amiraller hakkında yazılan ve iddianame demeye dilimizin varmadığı 181 sayfalık bir acayip metni okuduk! Dikkatimizi çeken ilk şey, iddianamenin(!) sonunda, 177. sayfada. Burada bir Yargıtay kararının çok küçük bölümüne yer verilmiş, ancak özellikle bu kararın hangi karar olduğuna değinilmemiş, kararın hangi tarihte, hangi esas ve karar numarası ile ve hangi Yargıtay dairesi tarafından verildiğinden de ne hikmetse hiç söz edilmemiş!

O halde biz söyleyelim, ilgili karar Balyoz kumpas davası ile ilgili Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin 04.06.2021 tarih ve 2016/5925 E., 2021/3893 K. sayılı ilamıyla verdiği bozma kararı! Kararda özet olarak bazı sanıklar bakımından, “Efendim her ne kadar darbeye teşebbüs suçu oluşmamışsa da TCK m.316/1 gereği ‘suç için anlaşma suçu’ oluşmuştur” deniyor ve Balyoz kumpas davası amiraller iddianamesine(!) bağlanıyor! Sanki birileri Balyoz kumpasından beraat eden amiralleri bu iddianame(!) ile cezalandıralım amacı güdüyor!

İddianamede(!) göze çarpan başka bir husus, konuyla ilgili çeşitli il ve ilçelerden çok sayıda vatandaş ve sivil toplum örgütü tarafından suç duyurularında bulunulduğunun ve bu suç duyuruları üzerine açılan tüm soruşturma dosyalarının birleştirildiğinin belirtilmesi.

Bakıldığında Türkiye’nin 80 ayrı il ve ilçesinden yapılan suç duyurularının tamamının nasıl oluyorsa “Devletin Güvenliğine ve Anayasal Düzene Karşı Suç İşlemek İçin Anlaşma”  suçunun işlendiği iddiasıyla yapıldığı ve dernek ve çeşitli sivil toplum örgütlerinin üye sayısı dışında yaklaşık 650 kişinin aynı anda suç duyurusunda bulunduğu görülmektedir ki, ülkemizde 15 Temmuz gibi bir ihanet yaşandıktan sonra dahi bu kadar kişinin bir araya gelerek organize şekilde aynı yönde suç duyurusunda bulunmadığı da dikkate alındığında yapılan suç duyurularının bir kanaldan ve organize şekilde yönetildiği, amirallere karşı linç kampanyası yürütülerek husumet güdüldüğü anlaşılmaktadır.

İddianamede(!) insanı hayrete düşüren bir başka husus, soruşturmanın CMK m.160/1’deki “Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar.” şeklindeki düzenlemeye dayanarak resen başlatıldığının belirtilmesidir.

 Peki yargı her konuda bu kadar hassassa(!) ve adeta buluttan nem kapıyorsa niçin aynı hassasiyet göğsünü gere gere yabancı ülkelerdeki değişik unsurlara gerilla eğitimi verdiğini söyleyen, yeni bir devlet ve güvenlik teşkilatı kurmaktan bahseden SADAT/ASSAM için gösterilmiyor? Faaliyetleri Anayasa’nın 174. maddesine aykırı yasa dışı cemaatlerle ilgili yargı neden harekete geçmiyor? Hangi gerekçeyle sarıklı, cüppeli amiraller(!) emeklilikle ödüllendiriliyor!?

O halde sadece masumane bir basın açıklaması yapan ve ifade özgürlüğünü kullanıp kaygılarını dile getiren emekli amirallerin hukuk tarihine yüz karası olarak geçecek ve düzenleyenleri de tarih ve hukuk önünde hesap vermek zorunda bırakacak iddianame (!) ile hedef yapılmasının özel amacı nedir? Türk Milleti bu soruları önce vicdanına sonra ilgililere sormak zorundadır!

İddianameden(!) devam edelim, 30. sayfada emekli amiraller ima edilerek yer verilen “Bugüne kadar yürütülen soruşturmalar kapsamında alınan ifadelerde isimlerinin geçip geçmediği konusunda gerekli araştırmanın yapılması” şeklindeki ifadeden ne kastedilmektedir? Bu kişiler FETÖ kumpaslarına maruz kaldıkları için yeniden intikam mı alınmaya çalışılıyor? FETÖ ile mücadele eden vatansever kişilerle mi uğraşılıyor? Bugüne kadar yürütülen soruşturmalar ifadesi FETÖ’nün kumpas davalarına mı karşılık gelmektedir? Türk yargısı kendini feshetmemek için bu sorulara cevap vermeye mecburdur!

İddianamedeki(!) tuhaflıklar bununla da kalmıyor ve “Kamuoyuna Yansıyan İlk Tepkiler” başlıklı bir bölüme yer veriliyor. Oysa hukuk, kamuoyundaki tepkilere göre şekillenmez, aksine bu tepkiler ne olursa olsun maddi gerçeği ve somut delilleri arar, aramak zorundadır.

İddianamede(!) böyle bir bölümün yer alması bile, ortada hiçbir somut delilin olmadığı iddianameye(!) toplumsal destek perdesiyle gerekçe oluşturma amacı taşındığını gösteriyor. Böyle yapılmak yerine savcılık tarafından hakkıyla açık kaynak araştırması yapılsaydı iddia edilenin aksine çok sayıda vatandaşın Montrö Sözleşmesi’nin tartışmaya açılmamasını ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin FETÖ ve benzeri terör örgütlerinden korunmasını istediği, bu konuda kaygı duyduğu görülürdü.

Ayrıca iddianamede(!) “Kamuoyuna Yansıyan İlk Tepkiler” başlığıyla yer verilen açıklamalarda kamuoyundan bahsedilmişse de düşüncelerine yer verilen ve iddianameye(!) dayanak yapılan kişi ve kurumlar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yardımcısı Fuat Oktay, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’dır.

Buradan da görüleceği üzere iddianame hukuka ve somut delillere göre değil, siyasetçilerin kanaat ve beklentilerine göre hazırlanmıştır ve kamuoyu görüşü değil, siyasilerin istekleri dikkate alınmıştır. Burada hayret verici başka bir husus da sabah akşam birbirlerine ağır hakaretler eden ve uzlaşmaz görülen tüm bu siyasetçilerin söz konusu olan vatansever amiraller olunca aynı noktada hemen görüş birliğine varmış olmalarıdır. Acı olansa Türk Yargısı’nın ne yazık ki siyasallaşması ve buna alet olmasıdır.

İddianamede(!) ayrıca geçmişte yaşanan tüm darbeler ile 15 Temmuz’dan da bahsedilerek duyuru metninin muhtıra şeklinde değerlendirildiği belirtilmiştir ki, ömürleri FETÖ ve benzeri örgüt mücadeleleriyle geçen emekli amirallerin basın duyurusunu 15 Temmuz, 12 Eylül gibi ihanetlerle karşılaştırmak trajikomiktir! Bu husus da iddianamede hukuka aykırı olarak kara propagandaya başvurulduğu ve suç uydurulmaya çalışıldığı izlenimi uyandırmaktadır.

Bununla birlikte iddianamede(!) şikayetçiler, T.C. Cumhurbaşkanlığı ve T.C. Milli Savunma Bakanlığı olarak belirlenmiştir, ancak soruşturmaya dayanak yapılan TCK m.312’deki “Hükümete Karşı Suç” düzenlemesi adından ve gerekçesinden de anlaşılacağı üzere devletin yürütme organına (Anayasa m.8 gereği Cumhurbaşkanı’dır.) karşı işlenebilen bir suç olması sebebiyle Milli Savunma Bakanlığı’nın şikayetçi olarak kabul edilmesi de iddianamedeki(!) hukuka aykırılıklardan biridir.

Yine iddianamenin(!) hemen başında Devletin Güvenliğine veya Anayasal Düzene Karşı Suç İşlemek İçin Anlaşma suçunun işlendiği ileri sürülerek sanki TCK’nin 302 ila 315. maddelerinde düzenlenen 13 ayrı suç için (TCK’nin Dört ve Beşinci Bölümünde yer alan suçlar.) TCK m. 316/1’deki: “Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçlardan herhangi birini elverişli vasıtalarla işlemek üzere iki veya daha fazla kişi, maddi olgularla belirlenen bir biçimde anlaşırlarsa, suçların ağırlık derecesine göre üçyıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.” şeklinde düzenleme doğrultusunda suç için anlaşıldığı izlenimi yaratılmışsa da iddianamenin(!) en sonundan TCK m. 312/1’deki: “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.” şeklinde düzenlenen suçun kastedildiği anlaşılmaktadır. Burada da hukuki belirsizlik yaratılarak savunma hakkının kısıtlanmaya çalışıldığı görülmektedir.

İddianamedeki hususlar objektif olarak ve her türlü baskıdan uzak değerlendirildiğinde, emekli amiraller tarafından tamamen basın ve ifade özgürlüğü çerçevesinde yapılan duyurunun, cebir ve tehditle Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını engellemeye çalışmak için anlaşmakla uzaktan yakından bir ilgisinin bulunmadığı, aksine duyurunun özellikle Montrö konusunda uluslararası kamuoyu baskısı karşısında hükümetin elini güçlendirdiği ve iç cephede güçlü bir hava yaratarak bu konularda taviz verilmeyeceğinin beyanı olarak anlaşılması gerektiği açıktır.

Ayrıca duyuruyu imzalayan herkesin de bu kasıtla ve iyi niyetle hareket ettiği ve kimsenin herhangi bir suç için anlaşma kastının bulunmadığı, ilgili tüm kişilerin hür iradesiyle metni imzaladığı, bu anlamda hiçbir baskı görmediği ve herhangi bir hiyerarşi ile hareket etmediği iddianameden anlaşıldığı gibi, iddianamede yer verilen tanık beyanlarından tek biri dahi aleyhe değildir ve dosyada suçun işlendiğini gösteren hiçbir delil yoktur.

Öyleyse ifade açıklamak ve kamuoyunu bilgilendirmek dışında hiçbir kastı olamayan metnin hükümeti devirmek suçu için anlaşma suçuna kadar götürülmesi hangi vicdan ve hukukla izah edilebilir!

O zaman muhtıranın anlamını iddianameye yazan ve onu bile çarpıtanlara karşı biz de adaletin, hukukun, vicdanın, vatanın, vatan sevgisinin, egemenliğin, millet olmanın, bağımsızlığın, cumhuriyetin anlamını hatırlatalım!