Karantina ve sonrası Türk toplumu… Bilim, din ve kültür çelişir mi?

Karantina ve sonrası Türk toplumu… Bilim, din ve kültür çelişir mi?

Başımızdaki koronavirüs salgını, Türk toplumunda bazı kavramları yerinden oynatıyor mu?

Konunun tıbbi tarafında Bilim Kurulu, sosyal tarafında yeni kurulan Toplum Bilimleri Kurulu yer alıyor.

Meseleyi yalnız tıp bilimi açısından görenler, “bakın, artık insanlığın kurtuluşu ve geleceği yalnız bilime bağlıdır; bunun dışında herhangi bir yol aramanın ne kadar boş ve yararsız olduğu bir kez daha kanıtlandı” diyerek, neredeyse bilimi 19. Yüzyıldaki gibi tekrar çağımızın yeni dini ilan ederlerken, nerede haklı, nerede haksızlar, bakalım:

1000 yıl süren Orta Çağ’da tarihsel değerler dizisi din, özellikle Hıristiyanlıktı. Ama bütün Orta Çağ’ı Hıristiyanlıkla özdeşleştirmek haksızlık olur. Çünkü Rönesans’ın tohumlarını içinde saklayan yine aynı Orta Çağ’dı. Öyleyse, her çağda olduğu gibi o çağda da “karanlık” ve “aydınlık” dönemler oldu. Ama Aydınlanma, Orta Çağ’ı baştan sona karanlıklar dönemi olarak yaftaladı. Bu yafta örgün ve yaygın öğretimler yoluyla zihinlerde kurumsallaşmış karanlık bir çağ yarattı. Aydınlanma kendine yer açmak ve 19. Yüzyılın yeni dini olarak bilimi ikame etmek için, sadece Orta Çağ’ı değil,R.G. Collingwood’un ‘Tarih Tasarımı’nda dediği gibi, tüm geçmişi “aydınlanmamış”, “barbar” ve “karanlık” sıfatlarına mahkûm etti. Böylelikle Orta Çağ’ın dini Hıristiyanlık yerine, Yeniçağ’ın dini “bilim”di. Romantizm, bilime değil belki ama bilimcilik ideolojisine karşı çıktı. Jean Jacques Rousseau, Aydınlama’nın bilimcilik ideolojisiyle “karanlıklara ve barbarlığa” gömdüğü geçmişin duygudaşlıkla soruşturularak pekâlâ incelenmeye değer olabileceğini göstermeye çalıştı. Ayrıca Aydınlanma “tekbiçimli” ve “değişmez” bir şey olarak kurguladığı insan görüşünü yumuşatmalı idi. Oysa Rousseau, Aydınlanma’nın bu despotik insan tanımını ve despotun halk için iyi olduğunu bildiği bir şeyi halka zorla dayatmak yerine, halkın istencinin önemsenmesi gerektiğine inanıyordu.

Bu sorun, insanın doğası ve özgürlüğü etrafında şekillenir. Rousseau bilimciliğe karşı romantik bir toplumsallık görüşüyle karşı çıkar. Felsefi olarak bakıldığında mesele sosyolojik bakıştan da geniş ve derindir. İnsan tek biçimli değil; karmaşık ve gerilimli bir varlıktır. Onun varoluşsal ve yaşamsal özellikleri, Varoluşçu felsefenin tam merkezinde tartışılır. 20. yüzyılın başlarından itibaren bilimin baş döndürücü hızla ve güçle insanın doğaya “egemenliği”ni kanıtlamış olması, felsefenin kenarda köşede bırakılmasını, daha doğrusu insanı ihmal etmesini beraberinde getirmiştir. İhmalden de öte, I. ve II. Dünya savaşlarıyla artık bilimin, insanın biyolojik gereksinimlerinin çoğuna cevap veren bir üstünlük ideolojisine dönüşmesi, kendisini yaratan insana özgürlüğü, erdemi ve mutluluğu değil, felaketi getirebilmiştir.

Peki, kısaca söylersek, bilim tehlikeli midir?

Bilim özce tehlikeli değildir; ancak Aydınlanma’nın insanı tekbiçimli-biyolojik varlık olarak tanımlayan bir bilim, insanın egemen olduğu değil, egemenliğine girdiği bilimcilik haline gelir. Din ile dincilik arasındaki fark neyse, bilim ile bilimcilik arasındaki fark da odur.

Öyleyse, bilimi savunurken, bilimcilik ideolojisi ile Türk toplumunu bir arada tutan, sosyal psikolojik dayanışma ve barış dinamiklerini besleyen kültürel değerlerini hedef almak, Korona’ya karşı milletçe verdiğimiz mücadeleyi akamete uğratıp hepimizi dahası felaketle yüz yüze bırakabilir. Koronayı yensek de sonrasında bilimcilik karşısında savaşı kaybedebiliriz. Çünkü bilimcilik, gerçek bilimi ve bilimsel gelişmeleri, yarattığı ideolojik propaganda ile gölgeler. Virüsten kaynaklanan korkunun ve sonrasıyla ilgili yarı-bilimsel yarı-kehanetsel tahminlerin, virüsten daha büyük korku objeleri yaratması bunun göstergelerindendir.

Şu günlerde Korona ile savaşan “bilim”dir; bilimcilik değildir. Korona günlerinden sonra da bilimin değeri ve güvenilirliği sürmelidir. Bu güvenilirliği sarsacak olan tehlike, dincilik olduğu kadar da bilimcilik olacaktır.

Din cephesine gelelim.

Ülkemizde bir kısım insanlar, bilim ile dini karşı karşıya getirirler. İkisini kıyaslarlar; Korona günlerinde hangisi sorun çözer, hangisi çözmez? Sorularıyla meşgul olurlar.

Öncelikle şu noktaların altını çizeyim:

Din ile bilim aynı değildir.

Bilim deneysel, somut, kesin ve nesnel sonuçlara varmayı hedefler; çoğunlukla da başarır. Araştırma ve olgusal soruşturma bitmez; sürekli yeni bulgular ve sonuçlara doğru ilerleme kaydedilir. O halde bilim ilerlemeci, deneyci ve nesnel sonuçlara ulaştırıcı kesin bilgiyi elde etmeye çalışır. Elde ettiği bazı bulgular yanlış çıkarsa, araştırma sürecini ve yöntemini baştan gözden geçirir. Şu halde bilimsel sonuçlar “yanlışlanabilir”. Bu yönüyle bilim, “dogmatik” değildir; araştırmaya açık olan bir şey zaten dogmatik olamaz.

Bilim belirli ülke ya da toplumlar tarafından üretilse de bütün insanlığa aittir. Renk, dil, din ve kültür farkları bilim için sorun teşkil etmez.

Bilim, bilimsel bilgi peşindedir. Bu bilgi, inanmamızı değil, onu bilmemizi gerektirir. Şu halde bilmek ile inanmak aynı şey değildir. Bilgiye inanmak, inancı bilmek ters orantılıdır. Üstelik inanılacak şey, bilindiği için değil, inanıldığı için değerlidir. Bilinen şey ise, inanıldığı için değil, bilmeye konu olduğu için değerlidir. Bu ise, iki değer birbirinden farklı kulvardadır, demektir. Buna göre, her şey “bilgi”nin konusu olmadığı gibi, “inanma”nın da konusu değildir. Başka bir deyişle, “bilgi”yi inanç, “inanç”ı bilgiye dönüştürmek zordur. Ama bu ikisini çatıştırmak ya da birinin yerine diğerini tercih edecek bir indirgemeciliğe savrulmak, insan varoluşunu ya “bilgi”den ya da “inanç”tan ibaret görmek demektir. Oysa insan bilgiye zorunlu olsa da inanca da gereksinim duyar.

İnanç sadece dinlerle sınırlı değildir. Çok genel bir kavramdır. Bir dine inanırız (veya inanmayız), arkadaşımıza, ailemize, dostumuza inanırız. Ekmek yapan fırıncının bize “sağlıklı” ekmek yaptığına inanırız. Türk milletine inanırız, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ülkemizin göz bebeği olduğuna inanırız. Birbirimize, konuya komşuya inanırız. Bunlara “inanmak” için her zaman “bilme”miz gerekmez. Burada inancı kaldırınca geriye kalan “bilgi”, bizimle yaşam arasındaki bağı kendi başına kuramaz.

Kısaca inanmak hem günlük hem de ömürlük yaşamımızda her an gereksinim duyabileceğimiz bir edimdir. Yanlışıyla doğrusuyla inanç yaşamımızda büyük yer tutar. Bu elbette insanlığın zararına olan inançların masumiyeti anlamına gelmez. Karışıklığı önlemek felsefi kültürün ve felsefi sorgulamanın görevidir.

Dine gelince,

Her din evrensel olduğunu savunur ama hiçbir din fiilen bilim gibi evrensel değildir. Sadece mensuplarına hitap eder ve onları bağlar. Mensupları ile diğerleri arasında kategorik ayırım yapar. Yalnız bağlılarına müjdeler verir, bağlısı olmayanlara felaket senaryoları sunar.

Bilimden ilk farkı budur.

Din “dogmatik”tir. Dogma, doğruluğu deneyden geçirilmeyen ve olduğu gibi benimsenen; tartışmaya ve sorgulamaya açık kapı bırakmayan bir ülkü ya da kabul demektir. Dogmatizm felsefe tarihinde Sokrates, Platon, Aristoteles, Descartes ve Hegel gibi akılcı dogmatikler; John Locke ve David Hume gibi deneyci dogmatikler, Bergson ve Gazali gibi sezgici dogmatikler tarafından temsil edilmiştir. Şu halde dogmatizm, büsbütün bir dinin ya da inancın tutumu değildir. Bilimde, akılcılıkta, sezgicilikte ve inançta, kısaca her görüş ya da kanaatte yer alabilir. Örneğin bilimcilik bir dogmatizmdir. Kaldı ki dogmatizm sırf olumsuz bir anlam da içermez. Örneğin genel olarak felsefede etik ilkeler dogmatiktir; “erdem iyidir”, “öldürmek kötüdür”, “insanlar birbirine saygı göstermelidir”, “adalet herkese lazımdır” gibi kavram ve yargılar dogmadırlar. Bunlar tartışılmazdır. Ancak deneysel bilgi ya da bilimsel bilgi olduğu için değil, belki insan varoluşunun deneye dayanmayan kabulleri ve onlara olan “inanç”olması sebebiyle böyledir.

Din, bilmeyi değil inanmayı önceler. Neye inanması gerektiği, araştırma konusu değil, inanma konusudur. Teslim olmak ve denilenleri yapmak, inancın doğasının gereğidir.

Din baştan sona dogmatiktir; araştırmak ve sorgulamak, dinin temel metinleri için değil, o metinlerle ilgili görüş ve yorumlar için geçerlidir.

Yorum ve görüşler hakkındaki araştırmalar, dini metinleri farklı anlama olanakları sunar ama değiştirme yetkisi vermez.

Dinde “iyi” ve “kötü”, insanüstü bir güç tarafından belirlenir. Oysa bilimde iyi –kötü değil, doğru-yanlış nitelemeleri geçerlidir.

Öyleyse din ile bilim farklı kategorilerde yer almaktadır. Bu farklılıkları birbirinin yerine koymak, karıştırmak, ikisini de anlamsızlaştırır. Bilim söner, din istismar edilir.

Kültüre gelelim:

Bilim ile din tüm farklılıklarına rağmen kültür kavramı içinde yer alır. İkisi dâhil, bir toplumun ekonomik üretim ilişkilerini, yaşadığı coğrafya ile olan ilişkilerini, sanatı, edebiyatı, ağıtını, acısını, sevincini ve tutkusunu somut ve soyut kalıplarla ifade eden bilim, kültür bilimidir. Kültürü oluşturan bu öğeler arasındaki alış-verişler, etkileşimler, değişmeler ve gelişmeler kültür felsefesinin takibiyle tespit edilip tartışılır. Din ve bilim kültürü oluşturan başat öğeler olunca, ikisi de bir toplumun kültürü olmak paydasında bir araya gelmiş olur.

Öyleyse bilim insan yaşamını kendi başına eksiksiz dolduramaz; doldurduğu alan deneysel ve olgusal araştırmaları ve bulgularıdır. Ne var ki, doğal olarak bilim kendi kültürel etki alanını da yaratacak ve ilerledikçe, genişletecektir. Bu ise, hurafelere, sapkın inançlara ve din istismarına yol açacak boşluklara müdahale edecek akılcı ve nesnel bir bakış açısı yaratmasıyla mümkün olacaktır. Ancak bunu yaparken “dinleşme” sınırından uzak duracaktır. Aynı şemsiye kavram olan kültürün altında bir araya geldiği din ya da genel olarak inanç için, insan yaşamında gereksinim duyulan bir inanç alanın da olabileceğini fark edecektir. Neden? Çünkü bilim tarafsızdır. En genel anlamda inancı temsil eden din de, tıpkı bilim gibi toplumda kültürel etki alanları yaratacaktır. Bu etki alanlarını bilim değil kültür felsefesi denetleyecektir. “Scientific Knowledge” yani “bilimsel bilgi” Batı’da sadece pozitif-olgusal ve deneysel bilgi yerine kullanılır. Bilim bu anlamda özel, indirgenmiş ve tanımlayıcıdır. Oysa ülkemizde “bilimsel” kavramı, bu özel anlam kastedilip genel anlamda kullanılmaktadır. Yani her türlü bilgi, inanç ve değer sanki “scientific knowledge” olmak zorundaymış gibi, sanki her türlü bilgi, koronavirüsün aşısını bulmakla mükellefmiş gibi bir hava estirilmektedir. Bilime başvurmadan dua ile virüsü yenmek ne kadar mümkünse, insan varoluşunu sadece bilimle tanımlamak da o kadar mümkündür.

Toparlamak gerekirse, yaşamakta olduğumuz korona günleri milletçe göğüslemekte olduğumuz ama mutlaka üstesinden geleceğimiz pek çok zorlukları içeriyor. Ancak ben, asıl zorlukların dini bilime, bilimi dine ya da tersi tercihe zorlayacak söylemlerin doğuracağı kültürel kafa karışıklığı ve anarşisi olduğunu düşünüyorum. Neden birini diğerine tercih edelim? Hurafeleri ortadan kaldırmak için, Türk kültürünü parça parça bölmemiz mi gerekiyor? Dincilerin, din esnafı ve fetö gibi terörist örgütlerin üstesinden gelmenin yolu, Türk toplumunun-dindar olsun ya da olmasın-inanç kültürünü bilimle karşı karşıya getirmek olmamalıdır. Fetö örneğinde olduğu gibi, İslam dinini Türk milletinin zararına silah gibi kullanan daha pek çok mihrak, grup ya da kişiler olabilir. Ama bunların hiç birisi, “aşıyı bilim buluyor, din de bulsa ya” gibi ciddiyetsiz, cahilane ve ukala bir tutuma sürüklememelidir.

Kültür öğeleri arasında yaratılacak bu çatışma, Korona’dan sonra Türk toplumunu ayrıştırmaktan başka bir yere götürmez. Bilimin sağcısı solcusu olmadığı gibi, inancın da sağcısı solcusu olmamalıdır. Korona’dan sonra bir de “Bilimciler” ile “Dinciler” gibi yeni bir ayrışmaya ülkemizin ne tahammülü ne de hoşgörüsü olacaktır.

Bilim Kurulu ile Toplum Bilimleri Kurulu şimdiden bu sorunu fark ederek çalışmalarını birbirini destekler nitelikte sürdürürse ulusal birliğimiz için önemli bir görevi yerine getirmiş olacaklardır.

Hatta Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı din görevlileri, Cumhurbaşkanı’nın “Tekâlif-i Milliye” çağrısını “Vezaif-i Milliye” (ulusal görevler) kabilinden yorumlayarak, aç, biilaç, yoksul, düşkün, dar gelirli, yetim, fakir, fukara ve garip gurabaya el uzatmak için sahaya inmelidir.

Artık bu saatten sonra “pire için yorgan yakan” millet imajından kurtulmamız gerekir. Marshall Berman’ın dediği gibi, bundan böyle “katı olan her şey buharlaşacaktır.”