Kavalalı Mehmed Ali

Kavalalı Mehmed Ali

Yazarı Khaled Fahmy, 'Kavalalı Mehmed Ali' 200 sayfa. Türkçe'de Kavalalı üzerine doyurucu bilgiler bulamayacağınız için kitap bir 'nimet'. II. Mahmut dönemini de 'mukayeseli' okuma şansı veriyor. Sıradan bir Osmanlı askerinin hükümdar oluşunu hatta Mısır Milli Tarihi'ni nasıl başlattığını anlatıyor.

Mehmed Ali'nin memlük beylerinin kökünü kazıması Mısır Tarihi'nde yeni bir başlangıç. İşte burada ilk defa duyduğum bilgiler var. II. Mahmut'un on binlerce yeniçeriyi öldürüp yeniçeriliği tarihten kazımasına ilham veren bu olay olduğu söyleniyor.

Kitabın ana konusunun dışına çıkıp şaşırtıcı eğlenceli bilgiler de öğreniyorsunuz. 20. yüzyıl petrol çağıydı, ancak, 19. yüzyıl 'pamuk-şeker'. Senede üç kez ürün veren Nil Vadisi Mehmed Ali'nin Fransız ve İngilizler'e pamuk ve şeker satmasına ve zenginleşmesine ve okullar dokuma tezgahları hastaneler vs. açmasına imkan veriyor.

Osmanlı'da Batılılaşma ve yenileşme hareketlerinin Mısır'la atbaşı gittiğini iddia edenler var ama dokuma tezgahları hastaneler okullar konusunda Mısır'ın Mehmed Ali sayesinde daha önde gittiğini iddia edenler de var.

Mehmed Ali'nin derdi Osmanlı'nın tayin ettiği eyalet valiliği konumunu değiştirmek, ölümünden sonra valiliğin kendi soyu-çocuklarına geçmesini sağlamak, yani hükümdarlığını ilan etmek!

Oğlu İbrahim Paşa Suriye'de Nizip'te Osmanlı'yı bir kaç defa mağlup edip Anadolu içlerine kadar ilerler, işte o meşhur 'Kütahya Andlaşması' tarihi değiştirir ve Osmanlı'dan bir ferman kopartıp, Mısır valiliği Mehmed Ali'nin soyuna geçirilip hükümdarlığı 'tescil' olunur.

Mısır'ın bin yıl Türk idaresinde kalmasının bir sebebi 'Arap köylülerin' askerlik yapmayı sevmemesi. Akıl almaz işkence, zulüm, tehdit'e rağmen kimse askerlik yapmıyor. Yapanlar bir kaç ay sonra kaçıyor. Hatta köylüler oğullarını askere göndermemek için gözlerini kör ediyor ya da tetik çeken parmaklarını kesiyor.

Eğlenceli tarihi bilgiler de öğreniyorsunuz, mesela, daha önce ayaklanan Vahhabiler'i bastıran İbrahim Paşa, sonra, Anadolu içlerine gelir, Osmanlı'dan Adana'yı ister. Ve Adana'ya karşılık takas olarak Mekke ve Medine'nin idaresini Osmanlı'ya vermeyi teklif eder.

Burada duralım, Adana için Mekke ve Medine'yi takas. Neden?

Çünkü Adana'nın pamuk tarlaları var!

Mısır, nihayet pamuk gibi anlamlı işler anlamlı projelerle uğraşmaya başladığı için kör talihini yener.

1952'de Cemal Nasır Mehmed Ali hanedanlığına son verdiği zaman dahi Mısır'ın milli tarihini bu yüzden Mehmed Ali'yle başlatılmasına hiç itiraz etmez.

İnsanlar ve ülkeler yoksulluktan gerilikten zavallılıktan bir gün yorulurlar ve kendilerini aşma ihtiyacı hissederler. Ve ülkelerine ve kendilerine bir 'değer' katma insanların ve ülkelerin en büyük savaşı haline gelir?

Buradaki değer 'maddi' değerdir, Mekke ve Medine ise manevi değer.

Ancak bu maddi değer de yetmez, çünkü Mehmed Ali yönetimi baskı ve zulümdü, insanların elinden özgürlüğünü alırsanız herşeyini alırsınız, tembelliği rüşveti ataleti vurdumduymazlığı aşamazsınız.

Kavalalı Mehmed Ali Paşa hanedanlığının parası, nüfuzu, statüsü, prestiji, bu hanedanlığa yalancı bir özgürlük verir, ve Mısır çok kısa sürede neden İngilizler'in oyuncağı haline gelir.

Yani hem maddi değer katkısı hem sosyal haklar ve özgürlükler atbaşı gitmeli, işte ikiyüzyıldır tartıştığımız ve sağcı muhafazakar kitlelere anlatamadığımız sorun bu.

Yeni Cumhuriyet'in ve Mustafa Kemal'in de aşmaya çalıştığı buydu.

Dün itibariyle bir haber okuduk, Türkiye buğday ithalatında birinci, oysa ülkemiz, tüm komşu ülkelerden daha çok büyük ve eşsiz ovalara sahip bir ülke?

Ya da Diyanet Başkanı hala elinde kılıç Ayasofya minberine çıkıyor, şöyle hayal edelim, Diyanet İşleri Başkanı, elinde kılıç değil, kitleleri uyandırmak için elinde 'orakla' kürsüye çıkmış olsa?

Ve şöyle söylemiş olsa, arkadaşlar manevi değerlerimizi elimizde tutabilmek için maddi değerler üretebilmeli kimseye muhtaç olmamalıyız.

Ya da çoklu işlevi olan İsviçre çakısıyla çıkıp çakının teknik marifetlerini halkımıza anlatması dahi ülkemiz ve dinimiz açısından daha hayırlı olurdu. Çünkü manevi değerlerimizi ayakta tutabilmek için maddi zenginliğe ihtiyacımız var.

Mesela, Diyanet'in kullandığı devasa bütçenin kaynakları nereden geliyor?

Maddi zenginlik ve üretimi güya hepimiz biliyoruz, ama niye hayata geçiremiyoruz. Bildiklerimizi hayata geçiremiyorsak kısaca hiç bilmiyoruz, demektir.

Yani Diyanet Başkanı ne yiyoruz ne tüketiyoruz bu kadar insan nasıl besleniyor, bütçesi nereden geliyor vs. biliyor mu?

Ne yediğini bilmeyen insanlar hangi namazı kılar?

Biliyorsa halka müslümanlara kitlelere neden söylemiyor!

Açlık çekmemişler sürünmemişler, bütün şahsi masraflarını dahi devlete ödettirmişler, bir elleri yağda bir elleri balda, ter dökmemişler, hasat beklememişler, bu kuru yakıcı mevsimde ağacı otu tarlayı kurutan samyelinin acısını hiç tatmamışlar, Roma'nın katolik papazları gibi giymişler fiyakalı desenli simli cübbeleri çıkmışlar kürsüye, almışlar ellerine tören (süs) kılıçlarını, hala meydan okuyor küfrediyorlar?

Kime, maddi üretim olmadan bağımsızlığımız olamaz diyen Cumhuriyet'i kuran kahramanlara!

Ancak düşmandan kurtarılmış arsaların arazilerin vakıfların üstüne çöker nüfuzunuza geçirirsiniz, ama, bu arazilerin üstüne tek bir eser koyamazsınız.

İki yüzyıldır doksan bin camii yaparsınız ama hepsi kopyadır kendi geleneğimize inancımıza uygun yeni kabilinden tek bir camii inşa edemeyiz.

Sonra gider Batı medeniyetinin en büyük sembollerinden biri Ayasofya'da bu ne gülünç manzara döner bıçağıyla hava yapıyorsunuz.

Neden? Çünkü cenk cihad hilafet vs. gibi kavramlar üzerinden kahramanlığa ihtiyacınız var!

Sonunda, Ayasofya'ya tüm tarihimizi aşan, tüm camiilerimizden, dini ve milli eserlerimizden daha büyük bir 'kutsallık' bahşedersiniz!

Fikir ve inançlarımızın köküne dair çok temel-sarsılmaz fikirler öğrenebilmek yani Siyaset felsefesi, tarih felsefesi yapabilmek için, bazen, kendimize, olmayacak sorular sorup ikisinden birini seçim yapmaya zorlayarak değerlerimize dair çok şey öğrenebiliriz. 

Şimdi soralım, birinden birini yıkmak zorunda olsak, acaba Süleymaniye Camii'ni mi yıkarız yoksa Ayasofya'yı mı?

Bu topraklarda hiç kimsenin eli Süleymaniye Camii'nin tek taşını yıkamaz, ama, diyelim, mecburuz ikisinden birini illa yıkacağız, bu topraklarda yaşayan her insanın tartışmasız ilk tercihi Ayasofya olacaktır.

O halde?

Manevi değer seçiminiz de yanlış.

Çünkü bu olmayacak felsefi test sorusu 'fetihle aldığınız değil' kendi 'ürettiğinizi kendinize ait hissettiğinizle' ilgili.

Selimiye'den sonra ürettiğiniz bir şey bulamayınca açıp vakıf hesaplarını ecdad mirasından bize başka ne kalmış didikleye didikleye sonunda elimize kılıcı alıp Ayasof minberine çıkıp nara atmanız, gülünçtür.

Beleş yiyen asalak yaşayan sayın Ali Erbaş ve taifesi!

Dünkü haber Türkiye buğday ithalatında birinci diyor, elinize o hayali kılıçları alıp hayali tehditler yapıp yobaz ayaklanmaya benzin dökeceğinize Sandıklı, Çukurova Biga, Turgutlu, Silvan, Harran, Pasinler, Niksar, Konya, Eskişehir, Ankara, Çukurova, ve yüzlerce ovalardan birinde elinize 'orak' alabilseydiniz, işte o zaman, imanınıza inancınıza inanırdık?

Kardeşlerim, huşuyla ibadet etmek ve hiciv ve mizah, her ikisi de insana uzaktan dışardan bakabilmeyi sağlar.

Mesela Tanrı'nın huzurunda ruhunuz bedeninizden uzaklaşır kendinize hayatınıza daha ötelerden bakabilerek aklınızı ve bedeninizi terbiye edersiniz, mizah da öyledir, başınıza gelebilecek gülünç komik vakalara dışardan bakıp kendinizi eğitmiş olursunuz.

Keşke, Ali Erbaş, Ayasofya'da elini kılıcı aldığı o Cuma günü, ruhuyla Ayasofya'daki o kürsüdeki varlığına biraz uzaklaşıp kendine bizim gibi dışardan bir bakabilse..

İnanın, namazı o zaman makbul olur.

İbadetleri kendilerini iki cihanda sigaya çekecek inancı onlara vermiyorsa bizlerin yapabileceği bir şey yok.

Türkiye'nin belediyelerine imarlarına arazilerine vakıflarına beleş ve yağmalarına sığmayan o hazdan şişmiş .ötlerine değil Türkiye dünyanın en büyük iç mekanlarından birine sahip olan Ayasofya'yı sığdırmak mümkün değildir.

Ego şişmeye görsün, biraz tarih bilgisi olsaydı, şişmiş egoları efendilik taslayıp halkı asayişi kardeşliği uygarlığı tanımadan böbürlenenlerin balonlarını o aynı kılıcın ters tepip patlattığını görür okur anlar, haktan adaletten yana daha halim salim bir mümin müslüman oluverirdi. Yediği ekmek hangi tarladan kimin alın terinden geliyor, önce onu anlardı.