Depremler salgınlar, savaşlar, kara kış ve Kıbrıs’ta milli düşmanın ağzıyla konuşan cumhurbaşkanları, gırla gidiyor, Allah sonumuzu hayır etsin.
Süper Lig’de sezon başlarken Galatasaray’da milli marş söyleyebilecek tek milli oyuncusu yoktu ve onbiri de yabancı bir kadroyla sahaya çıkıyor Türkiye’yi utandırıyorlardı. Herkes, ‘bu yabancılara bu kadar para verilir mi?’ diyordu. Şimdi, ikinci yarı başladı, Galatasaray’ı ‘kurtaran’ ve her maçı alıp götürüp sürükleyen iki milli topçu: Adem Büyük, Ömer Bayram.
Yabancı oyuncu transferleri havaalanlarında ne büyük reklam ne büyük cümbüş ve gürültüyle karşılanmıştı, tantanalı görkemli imza törenleri, futbol medyası ‘yabancı’ları yere göğe koyamıyordu.. Sonuç, karşılanmaları imza törenleri transferleri hiç de ‘büyük olay’ gibi sunulmayan sessiz sakin hatta dudak bükülerek transfer edilmiş iki milli topçu, harika oyunlarıyla o yabancı futbolculara ödenen paralarla bugün iflasın eşiğine gelmiş Galatasaray’ın itibarını kurtarıyor!

İKİ
İnşaatta sıvacılık yapan doğulu bir çocuğun Kürtçe türkü söyleyen videosu düşünce ünlü sanatçı Zülfü Livaneli 18/19 yaşlarındaki bu gencecik yoksul çocuğu bulur, vaatlerle İstanbul’a davet eder, sahneye çıkartacağım, meşhur edeceğim diye.
Dün inşaat işçisi Murat Akbaşlı’nın Zülfü Livaneli’ye verdiği cevabı gazeteler yazdı, pek sakin ve alçak gönüllü bir dille, ‘Başkalarına yardım edin, ben köyümden mutluyum, sahneye çıkmak istemiyorum’ dedi.

Gencecik yoksul bir köylü çocuğundaki şu büyük ‘özgüvene’ bakar mısınız?
Henüz çokça karşılaşmadığımız bir kültürün büyüklüğüdür bu.
O kadar yüksek bir kültür ki, kendisine sunulan İbrahim Tatlısesler, Mahzun Kırmızıgüller, Özcan Denizler, Küçük Emrahlar vs. gibi şaşaalı bir ‘kültürü’ elinin tersiyle itiyor. Oysa yüz yıldır bu doğulu çocukların beyinlerine işlendi bu büyük Türkiye rüyası. Onların keşfedilip İstanbul’a getirilip meşhur olması elli yıldır magazin basının manşetlerini doldurdu.
Bugüne kadar bu yalancı ‘rüyaya’ kim karşı koyabildi, kim reddedebildi.
Ancak güçlü insanlar güçlü kültürler ‘meydan okuyup karşı koyabilir’.
Dünya güzeli bu doğulu ve yoksul çocuğun sahne şöhret ve para vs. davetine karşı koyuşu, bu çocuğu yetiştiren ailenin ve köyünün henüz filmlerde romanlarda tanımadığımız kendinden emin büyük ‘kültürünü’ ortaya koyuyor.

Bu yoksul çocuğa, ‘Şehre gel ve bize ‘acılarını’ anlat, şehre gel ve o yanık sesinle şöhret ol’ deniyor. Ve yüzyıldır büyük şehir, sahne, şöhret, vs. cazibesine kimseciklerin dayanamayacağı bilindiği için basınımız yazarımız arabesk bu kader kültürünü habire aralıksız zevkle pompalıyor. Sonra bu doğulu çocuğun yoksulluğunu lime lime ediyorlar sonra aşklarını acemiliklerini (denyo ve kıroluklarını?!) rezil rüsvay çarşaf çarşaf, işte bu hayatları paramparça edip bir millet aklınca eğleniyor ve buna ‘kültür’ ve ‘sanat’ diyor.
Şimdi, bu sahte dünya tersine döndü, çünkü, inşaatlarda mala sallayan sıvacı çocuğun büyüklüğüne, kendine güvenine büyük şehre ve şöhrete karşı meydan okuyuşuna ve kendisine yardım eli uzatanlara karşı ‘saygılı ve alçak gönüllü’ itirazındaki güzelliğe bakın.
Bir ülkeyi bir kültürü ‘büyük’ yapan milli kültür milli değer işte budur, bu kendine güvendir. Parıltıya gösterişe ekrana ışıklara şehre kadınlı kızlı paralı hayata vb. Sunulana, vaade aldanmayan bir ‘kültür’.
Bu kaya gibi ‘sağlam’ kültürlü çocuklar bu ülkenin en büyük mutluluğu ve ‘garantisidir’, asıl keşfedilmeyi bekleyen derinlerimizde yatan ‘elmas’ madenleri bu çocuklardır.
Birileri onların yoksul giysilerini yanık türkülerini zayıf bedenlerini kimsesizliklerini görüp hep ‘kurban’ olarak seçiyordu, hayret, bu sefer bu doğulu çocuk ne biliyordu da modern dünyanın bu en büyük sinsi tuzağına gelmedi.
Tabii önce şöyle anons edilir: ‘Bu büyük ses, bu büyük değer yitip kaybolmasın!’ Sonra? Aslında yaldızlı parıltılı simli ‘elinden tutar şöhret ederiz’ davetlerini fare kapanı gibi önlerine sürüyorlardı. Üstelik çocuğun el değmemiş yoksulluğunu gösterip ‘hayırsever’ ‘hami’ ‘büyük üstün insan’ oluveriyorlardı. Ne fiyakalı apolettir bu: Ben keşfettim. Ben buldum. Ben sanatçı yaptım.
Bizler devrimci derken, kastettiğimiz bu yoksul köylü çocuğun kendine sunulanları reddeden derin güvenini arıyor, işaret ediyoruz. Bin tane muhteşem roman ve sinema yazıp çekseniz, bu yoksul çocuğun elinin tersiyle iten kültürüyle boy ölçüşemezsiniz.
Bunlar modern dünyanın artık en büyük sorularıdır: Kahraman, bilinen tanınan ekranda sahnede olan büyük paralar kazanan büyük takipçileri olanlar mı?
Yoksa, asıl kahraman, kendi halinde bir köşede yoksulluğunu çalışarak kendi bilekleriyle yeneceğine, kimsenin yardımı olmadan kendi hayatını kendi imkanlarıyla kurabileceğine inanmış, köyünü ve o küçük dünyasını ‘dünyaları verseniz’ asla aldanıp değiştirmeyecek çok nadir bulunan bu yoksul çocuk mu?
Yeni bir dünya yeni bir Türkiye yepyeni bir ‘kültür’ kurulacaksa işte bu bir kenarda acımasız hayatla sessiz sedasız kendi bilekleriyle savaş veren ve vahşi kapitalizmin hikayelerinde müfredatlarında ve sanat eserlerinde asla tanıtılıp öne çıkartılmamış asıl kahraman bu köylü çocukların iradesiyle kurulacak.
İçimizde hâlâ bu çağda ve bu gencecik yaşta ve bunca yoksulluğa rağmen paranın ve şöhretin varlığını kültürünü insanlığını ezip paramparça edeceğine inanmış birileri var, bu ne büyük müjdeli mucizevi bir haber.
Bu yoksul çocuk, parçalanmış acılı kaderli arabesk bu hayata yüz vermedi, bu ulaşılmaz, granit gibi ‘sağlam’ bu kültür, eksikliğini çektiğimiz asıl-gerçek ‘yoksulluğumuz’.
Asıl yoksul olan zengini sanatçısı ünlüsü!
O köylü çocuğun neşesi bütün servetlerin şöhretlerin ulaşamayacağı kadar uzak ve mutlu bir yerde!
Bu yüzden el değdiremediğimiz bozamadığımız saflığı ve içinden geldiği gibi çıplaklığıyla söylediği o türküler, bu ülkenin en ‘yüksek’ değeridir!
ÜÇ
Oscar ödüllerinde dünyamız için çok sarsıcı gelişmeler var. Parazit’in bütün ödülleri toplayacağını önceden söylemiştik. Parazit ödülleri topladı, nedir Parazit, üst-alt zengin-fakir vahşi kapitalizmin sınıf savaşını ve birbirinden acımasız nefretini konu ediniyor. Sizce de vahşi kapitalizmin ana karargahında sınıf savaşının büyük ödülü alması çok manidar değil mi?
Hemen peşinden Joker filminin ödüllendirilmesi? Joker de Parazit gibi sınıf savaşını konu ediniyor. Yoksul dipte kalmış yaşayıp yaşamadıkları belli olmayan üst sınıfların varlığından yoksulluğundan habersiz insanların hayatını konu ediniyor. Öyle bir yoksul sınıf ki dünya görüşleri hedefleri eğitimleri yetenekleri hiç yok. Çok heves ettiği rüyasını kurduğu halde sağlığı, ailesi, geçimi, vücudu, elleri vb. yani sıfır ‘imkanlar’ı olan bir palyaçonun sapık bir katile dönüşmesi ve sonra zenginlere karşı yoksulları isyana sürüklemesi anlatılıyor.
Her iki film de üst sınıf düşmanlığı, her iki film de isyan ayaklanma, her iki filmde altta kalanların hırsızlıktan ve öldürmekten başka şansları kalmadığını anlatıyor!
Sizce de bu sol sosyalist gerçekçi toplumcu direnişçi isyancı bu ‘tema’nın en büyük ödülleri alması şaşırtıcı değil mi?
Sinemanın tartışmasız en büyük ustası Martin Scorsese, Amerikan Tarihi’nin ‘Amerikan Sineması’ olduğunu söyler. İşte bu Amerikan sineması, bu sefer, Amerikan tarihinin artık nostaljik kahramanlarına ödül vermek yerine, Parazit ve Joker’i seçmesi? Bu şu demek, Paris sokaklarında Şili’de Lübnan’da Irak’ta vb. kitleleri ayaklandıran neyse, Oscar Akademi jürisi, bu ‘ayaklanmayı’ ödülleriyle şık ve görkemli salonlarında sürdürüyor, çok çok çarpıcı bir gelişme?
Jojo Rabit, film dahi olamayacak basitlikte, hiç bir şeye benzemeyen yine bir yahudi filmi. Yahudiler bir şekilde her Oscar töreninde II. Dünya Savaşı ve Hitler temalı bir filmle ödül alması artık bir Oscar kuralı haline gelmiş, ciddiye almayın. Ancak daha önce de söz ettik 1917, gerçek bir savaş karşıtı film, fazlasıyla hak ediyordu.
Ancak, Joker filmi üstünde çok konuşulacak bir film, çok etkileyici, çok. Kullandığı ilaçlarla kahkaha hastası olan palyaçonun komedi olamayan trajedisi, çok derin işlenmiş. Bir otorite olarak TV programcısı, bir otorite olarak psikiyatristi ve akıl hastası annesi, semboller, şifreler, çok ustaca!
Filmin özeti, son sahnede, adam akıllı dövüldükten sonra kanayan ağzı ve burnundan gelen kanı dudaklarının kenarından kırmızı boya niyetine çekip ‘kanla palyaço makyajı’ yapması, bugüne değin izlediğimiz modern topluma yapılmış en sert eleştiri!

DÖRT
Tsunami Jopanların bilimlerine çok güvenen kibirlerini kırmıştı, virüs salgını da Çin Komünist Partisi’nin hiç değilse burnunu sürtsün diye bekliyoruz, nafile.
Çin elçilikleri propagandaya algıya çoktan başladı, Çin hükümeti şu önlemleri alıyor, bunu yapıyor, diye. Kendinize gelin sorun insanlığın sorunu insanın sorunu. Çin hükümetinin ‘salgın’ konusunda tedbir ve bilgilendirme ve başarılarını konuşacak bir yerde hiç değiliz.
Çünkü konumuz insanı dışlayan vahşi kapitalizmde.
İşte Amerika soya, nişasta, mısır, şurup, fastfood, ketçap, krema, hormon, katkı maddesi, hormon, derken, obeziteyle boğuşuyor, çünkü insan sağlığı yiyecek endüstrinin insafına terk edildi.
Pek tabii endüstriyel konserveler içecekler ekonominin ‘hızla’ kalkınmasında ‘motor’ oluverdi. İnsanı insanlıktan çıkardı. Hava su bir dilim ekmek dahi dünyanın en büyük sorunu haline geliverdi. Her şey fiyatlandı. Düşünün bir fabrika bir milyon insanın tüketeceği ürünleri bir günde üretiyor. Denetim kontrol içeriklere laboratuvarların yasal olarak hakim olması mümkün değil.
İnsanı ve kamu hizmetlerini merkeze almayan vahşi kapitalizm nihayet insan türünün doğanın kıyametvari sonuna gelip dayandı.
İnsanı ihmal eden aynı vahşi kapitalizm Çin Modeli’yle daha da acımasız hale geldi, tazminatsız sigortasız ucuz işçilik Çin için bulunmaz nimetti, bu ucuz işçilikle fiyatları düşürüp güya dünyadaki dengeleri değiştirdiler. Bir de açlıkla boğuşan yoksulluğun tarihinden çok tuhaf bir kültürü dünyaya bela ettiler.
1960’lı yıllarda Kültür Devrimi’nde Çinliler ’20-30 milyon açlıktan öldü’ der, Batılılar bu rakamı 60 milyona, CIA 80 milyona çıkartır. Milyonların hepsi açlıktan ölmedi, salgınlar gırla gitti ve o yıllarda hangi salgınlar milyonları öldürdü? Kayıt kuyut istatistik dahi yok, şimdi ‘insanlık’ hesap sormasa yine kayıt kuyut olmayacak insanlar neden nasıl ölüyor bilemeyeceğiz.
Açlık korkusu önce aklınıza gelmeyecek her şeyi yiyebilme kültürünü getirdi, sonra, Çin bu acayip lezzetleri Çin lokantalarıyla tüm dünyaya ‘lezzet’ olarak sunmaya başladı. Evet, Japonlar suşiyle, Türkler döneriyle, İtalyanlar makarna pizzasıyla vs. küreselleşen dünyanın hızlı tüketiminde yer buldu, ancak, Çin’i dünyaya tanıtan Çin lokantaları, artık buraya kadar. Bir ekonomik dev olarak Çin buraya kadar, çünkü dünyaya kabul ettirebileceği lezzeti, sanatı, sineması sıfır, önce şunu kabul edelim, Çin kalkınması obezite dengesiz hormonlu ve baskıcı bir kalkınma.
Her kültürün ‘tabuları’ vardır, yasakların ortak yanı ‘tiksinme’ kültürüdür, her kültür, yıkanmayan temizlenmeyen pis çürümüş kokmuş ve atasının dedesinin hiç denemediği egzotik hayvanları yemeyi kabul etmez. İnsanlığın ortak tiksinme kültürünün otoritesi insanoğlunun burnu ağzı dili ve gözleridir. Şöyle bir koklar bakar ve iğrenip, yemez.
Büyük açlık yıllarında Çinliler fareleri de dahi yediler. Göçebe kültürün çok iyi bildiği çok aç kalınınca yenilebilen bizim Yozgat Bozok Yaylası’ndan Karadeniz yaylalarına kadar dağ sıçanları değil, yedikleri boklar içinde lağım faresi.
Bizim kültürümüzde haşlama, işkembe, kelle paçayı düşünün, kemikler iç organlar iç yağlar aşırı şekilde saatlerce haşlanarak kaynatılarak yenir. Çinliler buldukları her şeyi ‘kaynatarak’ dezenfekte edeceklerine inanmışlar, bir de haşladıklarının içine makarna ekleyip doyurucu hale getirip milli yemek, milli lezzet haline getirmişler ve kaç zamanlar bu lezzetler alternatif mutfak Uzak Doğu mutfağı diye övülüyor, ha..tir.
Bütün kültürlerin tabuları yani ‘murdar’ı vardır, kokan çürüyen şeyler yenilmez, atanın dedenin bilmediği denemediği hayvanlar hiç yenilmez, halk kültürü ve dini inançlarınız, koruyucu sağlık gibi yüzyılların deneyimini önünüze koyar, milli kültürünüz milli tarihiniz aynı zamanda milli iradenizdir.
Bir de diğer yanı, bizim pazarlarımıza bir günde yüzbin kişi girip çıkıyorsa, Çin’deki bir pazara bir günde milyonlar girip çıkıyor, milyonlarca balık milyonlarca tavuk milyonlarca böcek. Kurutulmuş dondurulmuş ya da haşlanmışsa aklınıza gelip gelmeyen her şey akıllarınca ‘güvenilir’ hale gelebiliyor, ha..ktir.
Aksine virüs salgınını fırsat bilip vahşi kapitalizme karşı eleştirilerimizi çok köklü sürdürmeliyiz, görüyorsunuz işte, artık devletlere kontrolsüzlüğe karşı eylemleri insanlar kitleler değil virüsler yapmaya başladı.
Virüs salgınını fırsat bilip insanın kutsallığını baş tacı etmeli insanı yeniden siyasi ve sosyal tartışmanın içine çekebilmeliyiz, kamunun görevlerini hatırlatmalıyız, kamucu politikaları siyasete sokabilmeliyiz, başka çıkış yok, işte yirmi yıl önceki Sars salgınında ülkemizde yüzmilyonlarca tavuğu öldürdük.
Her şeyi haşlamak ve her şeyi kurutarak hijyen mümkün değildir ve sizler bizler sessiz kalırsak gözü dönmüş hızla kalkınmak isteyen vahşi kapitalizm insanlara her şeyi yedirerek her şeyi kirleterek kalkınmasından bakın işte hala zırnık geri atmıyor, aksine ilaç şirketlerinin holdinglerinin otoritelerini ekrana çıkartıp konuşturup kıyamet gibi salgınları dahi normalleştirmeye çalışıyor.
Çok açık bir gerçek, artık insanlar endüstriye ve otoritelerine ve denetimlerine güvenmiyor, çok açık bir gerçek, insanlar, insanı, denetimi, tazminatı, sağlığı ihmal eden vahşi kapitalizmin hızına, hırsına, aç gözlülüğüne kalkınmasına hiç inanmıyor, iğreniyor, para düşkünlerinden tiksiniyor.
Ve vahşi kapitalizm insanlığı kıyametin sınırına getirmişken hâlâ kalkıp pek de başarılı önlemler alıyor diye Çin Komünist Partisi’ni övenleri hâlâ kalkmış ilaç şirketlerini, endüstriyel yiyecek kakalayan holdingleri bilim kisvesi altında övmek, deliliktir, hepimizi Joker filmindeki rüyaları çok büyük ama yeteneksiz, çirkin, halsiz, beyni dağılmış bir şekilde kendileri lüks ve korunaklı villalarda yaşarken bizleri sapık bir katil olmaktan başka şans bırakmayan bir yere bıraktılar.
Ve diğer yanda, dün sana sıcak parayı veren Dünya Bankası, şu tohumları şu tahılları şu ürünleri ekmeyeceksin diyerek seni ota tohuma ete dahi muhtaç hale getirdiğini unutma. Bugünkü muhalefet daha bismillah demeden kalkıp sıcak paranın kaynaklarına koşmasını henüz vaktimiz varken bugün neden eleştirmiyor sorgulamıyoruz? O sıcak para tarımda sana neyi dayatıyor ve dayattı, siyaset olarak açılımlarla dün başına hangi felaketleri açtı ve hâlâ ne yapmak istiyor!











Güzel yazı teşekkürler.
Yalnız ben olsam, yanık sesiyle kürtçe şarkı söyleyen doğulu çocuğa ithafen, böyle bir yazı yazmak için fazla acele etmezdim.
Artık kimsede öyle sözünün arkasında duracak mertlik kalmadı. Yarın bir bakarsınız Acun’un programında “acılı kurdish celebrity” oluverir.
Virgül koymasına lütfen birazcık dikkat edin. Makale okunmasını kolaylaştırın. Her makale onlarca virgül hatası, zor okunuyor, yanlış anlaşılıyor
Cyrano De Bergerac haklı…
“Her şey çok güzel olacak!” aldatmacası gibi, bu “meşhur etme” metodu da bir oyun. Zülfü Livaneli, düğmesine basılmadan, böyle konularda asla maydanoz olmaz. Yakında ne deniyordu hani, bilmem nesi çıkacaktır.
Haa, yazının tümünü okudum mu, hayır!
Nihat Genç’in yazıları, ne yazık ki bir çeşit postmodern salataya dönüştü.
Kafayı şeyapıyor ve yoruyor.
Naçizane fikrimdir, redaksiyon sansürler veya koyar… Bilemem.
Çin’in büyümesini nasıl balon olarak gördüğünüzü anlamadım? Bugün üretimde dünya lideri, teknoloji transferi yapan değil bizzat teknolojiyi geliştiren de Çin. Hatta bir doktor olarak günümüz büyük bilimsel tıp atılımlarının da ciddi bir biçimde Çin’den çıkmaya başladığını görüyoruz. (CRISP-R gibi). Hal böyleyken Çin gelişmesini balon olarak görmek çok insafsızca.
Yemek kültürü konusuna da katılmıyorum, Çin coğrafyasının önemli bir bölümü büyük baş hayvan yetiştirmeye müsait değil, yine biliyoruz ki insan için protein çok değerli ve önemli bir besin kaynağı olmuş tarihte. Dilimizde sırf protein içeren gıdayı diğerlerinden ayırt etmeye yarayan ve bunun için evrimleşmiş reseptörler bulundu (Gıda firmaları bu reseptörü uyaracak maddeleri çer çöp her şeyin içine koyarak, beyninizde “gerçek” gıda almış, algısı oluştururlar). Sizin kültürünüz beyninize göre şekillenir ve beyin bir şekilde protein istiyor! O zaman Çin tarihinde ve günümüzde böcek, fare, yılan yenmesini çok görece bir kültürel bakış açısıyla eleştirmek kanımca doğru değil. Şahsınıza söylemiyorum Nihat Bey ama, Fransızların restoranında kurbağa bacağı ve salyangoz yemek daha havalı oluyor sanırım birçok kimse için…
Chp , IMamoglu ve Kilicdaroglu’nu elestirmemissiniz bu yazida. O yuzden okumadim.
Nihat Genc,Imamoglu’nun Erzurum’a gidisini haniminin Demirtas’inkitabi icin hazirlanan programina gidisini hakaretlerle elestirmis,Bakiyorumda kacgündür acaba yazacak mi diye bekliyorum ama nafile,cünkü Nihat Genc sadece CHP’ye karsi görevlidir.Turizm Bakani’nin haniminin ANI HARABELERI’nde yapmis oldugu soytariliktan hic bahsetmiyor.Belli ki AKP’liler Nihat Genc’e tabu, yazamaz.Yazmasi icin CHP’li birisi olmasi lazim ki Nihat Genc’e malzeme ciksin.
Nihat Abi ne diyor, ne anlatıyor siz ne diyorsunuz? Kesinlikle anlama sorununuz var, kesinlikle! Adam yüzde yüz gerçekçi bir soru sorup gelecekte ortaya çıkması oldukça muhtemel ülke sorunları hakkında bir “bilinç uyandırmaya”, buna “şimdi”den set çekmeye çalışıyor açıkça. Bak ne diyor: “güzelliğine bakın: “Ve diğer yanda, dün sana SICAK PARA’yı veren Dünya Bankası (ister Küreselci Sermaye deyiniz, ister International Money Fund/IMF deyiniz, Ister Chatam House deyiniz, ister Küresel Oligarklar Yuvası deyiniz, ister Rotschild, Rockefeller, vs. Familyalarının Uşakları deyiniz, hangisi hoşunuza gidiyorsa) şu tohumları şu tahılları şu ürünleri ekmeyecesin diyerek seni (Türkiye) ota tohuma (GDO ve tarımda tekelleşme eleştirisi) ete muhtaç hale getirdiğini unutma! Bugünkü muhalefetin (geleceğin olası iktidarının) daha bismillah demeden kalkıp SICAK PARA’nın kaynaklarına (Chatam House, Küreselci Semayenin Tapınağına) koşmasını “henüz vakit varken” (testi kırılmadan, yani güzel Ülkemiz Türkiye emperyalist sermayeden akacak sıcak para ile prangaya vurulmadan önce) bugün neden ELEŞTİRMİYOR SORGULAMIYORUZ? O sıcak para tarımda sana neyi dayatıyor ve dayattı? Siyaset olarak açılımlarla (İngiliz-Amerikan istihbaratı güdümündeki ve kontrolündeki Kürt Açılımı, Oslo olayı vs.) dün başına hangi felaketleri açtı ve hala ne yapmak istiyor? (Puşt puştluğundan vazgeçer mi?) Şimdi, Nihat Genç’in bu soruları, eleştirileri ve sorgulamaları yersiz mi, zamansız mı, haksız mı, uyduruk mu, palavra mı, alevli postmodern salata mı yoksa bu ülke, bu millet Küresel Sermaye’nin altına yatan nice siyasetçinin, akademisyenin, gazetecinin, askerin, bürokratın, işadamının yediği haltların, işlediği günahların bedelini acı acı ve tekrar tekrar ödemedi mi? Siz Nihat abiyi nerenizle okuyorsunuz? Yahu adam bir önceki yazısında uzun uzun size, bize herkese “aktör” bağlamında gerçeğin algılanışını anlattı ki yorumlardan anladığıma göre, hiç bir şey anlamamışsınız, boş beleş okumuşsunuz. E çünkü zihniniz formatlı! Zihin özgür olmayınca yeni durumu (muhalefetin iktidara gelebilme durumu, yeni durumlardan sadece biri!) geçmiş ezberler, kalıp düşünceler üzerinden düşünür ve doğal olarak “olanı”, “gerçeği” göremez! Görememeyince ne olur? Cevap basit: Uydurur! Tıpkı, Nihat abinin bir önceki yazısında bahsettiği deneyde olduğu üzere, kolu kopmuş adamın, olmayan koluna batırılan iğneden acı duyması gibi! Bu da tıpkı şuna benziyor: Henüz iktidar bile olmayan! CHP’nin Nihat Genç tarafından “iğnelenmesi” bile, CHP sever okuyucuya acı veriyor! Demek ki iktidar olsa CHP, ilk sansürlenecek, itibarına saldırılacak kişi, Nihat Genç olacak! Adam ülke küresel sermayeye peşkeş çekilmesin diye bas bas bağırırken, biri onun noktalama işaretlerini kullanmaması ile meşgul, diğeri Nihat Genci AKP yandaşlığı ile suçlar, öbürü CHP eleştirisinden gocunur, küser. Noktalama işareti anlamaya engel değil, hiç değil! Asıl engel formatlanmış ideolojik zihinlerin gerçeklikten zorunlu kopuşu. Beyler bayanlar, sene 2020 oldu ve Türkiye siyasetine dair çok fazla yeni, yepyeni ve çarpıcı gerçekler ortaya çıktı/çıkmakta. Öyle ki ülkemizi ve dünyayı bu ideolojik kafalarla, ideolojik ezberlerle asla doğru okuyamazsınız, anlayamazsınız. Bakın şöyle bir dünyada yaşıyoruz, iki gün önce veryansında verilen bir haberden örnek size: “PYD önderlerinden Salih Müslim Fransa’da Türkiye’yi NATO’ya şikayet etti” Güler misin ağlar mısın? Şimdi bu haberi ideolojik açıdan okuyan kafa ne anlar? Ne anlayacak, kafası allak bullak olur, hiç bir şey anlamaz! E bu da normaldir çünkü ideolojik okuyucunun zihni ikiye bölünmüş durumda: Bir yerde kötü adamlar, vahşi kapitalistler, küresel sermayeciler, emperyalistler ve zihnin öte yanında ise işte iyi insanlar, devrimciler, emperyalizm karşıtı komunistler, sosyalistler falan. Şimdi kafa böyle olunca zihnin doğru çalışması, çıplak gözle görülen gerçeği görmesi elbetteki imkansız! Gerçek diyalektikle geliyor: ” Kapitalizm ve Küreselciliğin, kendi varlığını garanti altına almak için yapay olarak ürettiği ve tabi ki başından sonuna kadar kontrolü altında tuttuğu anti tezi olarak sosyalist hareketler, gerçekte emperyal düzenin temel yapıtaşıdır, yani, kapitalist sistemden memnun olmayan kitlelerin yine kapitalizmi destekleyici kontrollü bir araca sisteme dönüştürülmesidir” diyorum. Şimdi yeni okuma: “Kapitalizmi güçlendirme aparatı olarak sosyalist PYD örgütü önderlerinden Salih Müslim, Küreselciliğin en büyük kapitalist askeri oluşumu olan Nato’ya, Küresel sermayenin tekerine en cılız haliyle bile çomak sokma potansiyeline sahip olan Türkiye’yi şikayet etti!
Nihat beyin yazılarında çok farklı bakış açıları sunduğuna, böylelikle dünyaya bakış açımızı zenginleştirdiğine kuşku yok. Ama bu sayfayı takip ettiğimden bu yana AKP iktidarına, uygulamalarına, dününe bugününe Cumhurbaşkanına adam akıllı bir eleştirisini okumadım. Ne geçmisteki açılım, ne FETÖ ilişkisi ve bugün hala kollanmaları, güncel siyasi olgular hakkında. YCHP imamoğlu-Kaftancıoğlu eleştirileri haklı elbette. Ama AKP ye eleştirisi çok sınırlı, olunca da bazı yazarlar vb.üzerinden. Böyle olunca da nesnelliğini kaybettiğini düşünüyorum.
Çin konusunda kalkınmasının o kadar kof olduğunu düşünmüyorum. Ancak bu kalkınmanın temelinde özellikle ucuz iş gücü ve bu iş gücünün uluslararası tekellerle işbirliği içinde amansızca sömürülmesine dayandığı konusunda çok ciddi kanıtlar var.
Salgın konusunda ise bu hastalığa neden olan virüsün doğal olarak bazı hayvanlarda ortaya çıkan ve bir miktar değişime uğrayan bir virüs olmadığı konusunda çok ciddi makaleler var. Özellikle ABD savunma bakanlığı ve bağlı kurumlar bazı firmalar ve üniversiteler ve dünya geneline yayılmış laboratuarlar ile birlikte bio-silahlar geliştirmeye çalışıyor. Bunlardan biri yarasalarda belirlenen bazı virüslerin gen denetimi yoluyla çok tehlikeli ve bulaşıcı bir hale getirilmesi. İşin içinde ABD savunma bakanlığı tarafından yönetilen kurumlar, Duke üniversitesi, bu üniversitenin salgının başladığı yerdeki Wuhan Üniversitesi ve viroloji laboratuarıyla işbirliği Kazakistan’da ABD tarafından fonlanan araştırma kuruluşu ve başka kurumlar yer alıyor. Yoksa bazı ekzotik hayvan türlerinin yenmesi ile ilgisi yok. Kaldı ki bazı tür özellikle yaşlandırılmış, kokmaya başlamış peynir balık gibi ürünler Avrupa’da da yaygın olarak tüketiliyor.
Bkz. https://www.unz.com/wwebb/bats-gene-editing-and-bioweapons-recent-darpa-experiments-raise-concerns-amid-coronavirus-outbreak/
Agziniza saglik numan bey. Tek sunu anlasak yetecek..Iktidar yanlis diye muhalefet dogru olacak diye bir genelleme yapilamaz. Ust yapi aptal degil ki birini ele gecirdiginde digerini bos biraksin..Kulagimizin arkasina kadar giriyorlar..Takim tutma isini birakmazsak kutuplasma devam eder…
Numan kardeşim. Stefan Zweig da yıllar boyu hem kendisini, hem ülkesini, hem de edebiyatı eleştirdi. Yazılarının bugün bile güzel okunmasının sebebi, uzun makaleleri virgül, cümle, syntax ı düzgün kullanılmasından.
Burada yazara eleştiri yapmıyoruz, sayfa, makale formatında yardımda bulunan arkadaşlara sesleniyorum.
Daha çok, daha seri okunması için, bilgilendirmeniz lazımken, kalkmış kendi bazında eleştiri yapıyorsun.
Kes sesini, gerçek yazarlar makalelerini yazsın, bizler okuması için, paylaşalım, yardımcı olalım.
Tekrarlıyorum, virgül, cümle akışı için çok değerli, ama küçük bir çizgi.
Selamlar.
Güngör Bey, emriniz olur; sizin güzel hatırınız için sesimi keserim ne demek. Tabi yazdıklarınızı
okurken noktalama işaretlerinin doğru kullanılması yönünde ortaya koyduğunuz parlak fikirlerinize de hayran oldum. Ne var ki noktalama işaretlerinin kullanımı noktasında bu denli hassas, duyarlı olan birinin en azından anlatım bozukluğu içermeyen cümleler kurmasını, hatta gereksiz yere noktalama işareti kullanmamasını beklerdim. E madem ki güzel dilimiz Türkçe konusunda duyarlıyız, bu durumda ben de sizin anlatım bozukluğu içeren bir iki cümlenizi düzelteyim bari. Anlatım bozukluğu içeren cümlenize örnek Güngör Bey: “Yazılarının bugün bile güzel okunmasının sebebi, uzun makaleleri, virgül, cümle, syntax ı doğru kullanılmasından.” Doğrusu şöyle olmalı Güngör Bey: “Yazılarının bugün bile keyifle (burada güzel kelimesinin kullanmanız semantik’ açıdan sorunlu) okunmasının sebebi yazarın uzun makalelerde (burada gereksiz virgül kullanmışsınız Güngör Bey) virgülÜ, (aslında noktalama işaretlerini demeniz gerekirdi!) cümleleri doğru kullanmasındandır.” Gördüğünüz üzere Güngör Bey epey “hırpalanmış” cümleniz bu düzeltmelerle az çok adam oldu. Tabi burada “syntax ı” şeklindeki kullanımınızın hem dilbilgisi hem de cümlede anlam bakımından uygun olmadığına da bir gönderimde bulunmak isterim. Ayrıca Türkçe alfabade olmayan x gibi bir harfi kullanmanız de hani pek de şık olmamış. Üstelik, “sentaks” kelimesi yerine Türkçemizdeki “sözdizimi” kelimesini kullanmamanız size ayrı bir hava da katmamış. Neyse, bu tarz sorunlara bu kadar vakit ayırdığım için kendime kızmakla birlikte, Türkçe için buna değer elbet. Selamlar Güngör Bey, Türkçe için yükselen sesimi kıstım şimdi!
Sayın Genç.
Milli Takım ve Fenerbahçe kaptanı Emre Belözoğlu içinde 1-2 cümle etseniz de aydınlanasak.
Yoksa Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe ye transfer ettiği ve takım kaptanı yaptığı Belözoğlu için edecek cümleniz yok mu?