E Tuğg. Mustafa Köse yazdı…
7 Eylül 2026 sabahı Diyarbakır’ın Kulp ilçesinden gelen bir haber, uzun süredir zihnimi meşgul eden güvenlik korucuları konusunu yeniden önüme koydu. Güvenlik korucusu Mehmet Sevinç’in cansız bedeni, Turgut Özal Mahallesi’nde bulunan bir istinat duvarında asılı hâlde bulunmuştu.
İlk saatlerde sosyal medyaya ve bazı haber sitelerine, Mehmet Sevinç’in “duvara çakılı hâlde bulunduğu” yönünde ifadeler yansıdı. Kulp Güvenlik Korucuları Şehit ve Gazi Yardımlaşma Dayanışma Derneği Başkanı daha sonra bu iddianın gerçeği yansıtmadığını açıkladı. Diyarbakır Valiliği de olay yerindeki bulgular, kamera görüntüleri, telefon incelemesi, tanık araştırmaları ve ön otopsi raporu üzerinden Mehmet Sevinç’in intihar etmiş olabileceğinin kuvvetle muhtemel görüldüğünü bildirdi. Açıklamanın son cümlesinde ise ayrıntılı adli soruşturmanın devam ettiği belirtildi.
Kesin sonucu, tamamlanacak adli soruşturma ortaya koyacak. Fakat cevap bekleyen sorular ortada duruyor: Benim zihnimi asıl kurcalayan, görevi gereği silaha erişimi bulunan bir korucunun neden yerleşim alanı yakınındaki bir istinat duvarını ve böylesine alışılmadık bir yöntemi seçtiği sorusudur. İlk haberlerde birbirinden bu kadar farklı ifadeler nasıl ortaya çıktı? Olayın bütün yönleriyle aydınlatılması ve nihai adli tıp raporunun açıklanması, kamuoyunda oluşan kuşkuları giderecek mi?
Mehmet Sevinç’in ölümü, korucuların tasfiyesinin ve silahsızlandırılmasının açıkça konuşulduğu bir dönemde meydana geldi. PKK sempatizanlarının ve örgüte yakın çevrelerin koruculara yönelik tehditkâr söylemleri giderek artıyor. Bu ortam, soruşturmanın bütün yönleriyle tamamlanmasını ve ulaşılan nihai sonucun kamuoyuyla paylaşılmasını daha da önemli hâle getiriyor.
Bugün bir korucunun ölümü, taşıdığı siyasi ve toplumsal anlamlarla birlikte değerlendiriliyor. Ben bu habere bakarken aynı soruyu soruyorum:
Korucular güvende mi?
KIRK BİR YILIN KARŞILIĞI SOPA MI?
Türkiye’de güvenlik koruculuğu sistemi, PKK terör örgütünün köylere yönelik kanlı baskınlarının yoğunlaştığı dönemde kuruldu. Takvimler 1985 yılını gösteriyordu. Teröristler geceleri köylere giriyor; kadın, çocuk, yaşlı demeden insanları katlediyor, gençleri zorla dağa götürüyor, hayvan sürülerine el koyuyor, bölge halkının bütün geçim kaynaklarını kurutmaya çalışıyordu. Yüksek tepelerden köylere, karakollara ve askerî birliklere havan ve roket saldırıları düzenleniyordu.
Coğrafyanın çetin, köylere ulaşımın güç, yolların ve haberleşmenin son derece yetersiz olduğu o yıllarda bölge halkı ağır bir tercihle karşı karşıya kaldı: Bir tarafta köyüne, insanına zulmeden PKK, diğer tarafta devleti, vatanı ve bayrağı vardı. On binlerce insan devletinin yanında durdu. Silaha sarıldı, köyünü savundu, Türk askerinin yanında yürüdü ve teröristle çatıştı. Bedelini de canıyla ve kanıyla ödedi.
Aradan kırk bir yıl geçti. Bugün siyaset sahnesinden korucuların elindeki silahların alınarak kendilerine sopa verilmesi ve köylerinde hayvan otlatmaları yönünde sözler duyuyoruz. Bu sözlerin ardından özür dilendi. Fakat söylenen cümle hafızalara kazındı. Hayvancılık, alın teriyle yapılan onurlu bir iştir. Hakaret, kırk bir yıllık onurlu mücadelenin bir silah ve sopa denklemine sıkıştırılmasında yatıyor.
Korucunun taşıdığı silahı devlet verdi. O silah, milletin güvenliği için devletin emriyle taşındı. Korucular köyünü, komşusunu, askerini, karakolunu ve bayrağını o silahla savundu. Şimdi birileri çıkıp korucunun silahını alarak eline sopa vermekten söz ediyorsa, önce korucuların kırk bir yılda ödediği bedeli hatırlamak zorundadır. Kaç korucu şehit oldu, kaçı sakat kaldı? Kaç ailenin evi basıldı? Kaç çocuk babasız, kaç anne evlatsız kaldı? Kaç korucu kendi maaşıyla teçhizat aldı, kar yağışı altında üs bölgelerine ikmal götürdü, günlerce ve haftalarca ailesinden ayrı yaşadı?
O DAĞLARDA BİRLİKTE YÜRÜDÜK
Korucular hakkında konuşanların çoğu televizyon ekranlarından, siyasi parti kürsülerinden veya Ankara’daki çalışma odalarından sallıyor. Biz ise o korucularla dağlarda birlikte yürüdük. Şırnak’ta, Hakkari’de, Gabar’da, Cudi’de, Bestler-Dereler’de, İkiyakalar’da, sınır hattında ve Irak’ın kuzeyinde aynı mücadelenin içinde bulunduk. Bir komutan olarak onların araziyi nasıl okuduklarını, bir kayanın arkasından hangi patikanın geçtiğini, hangi vadinin nereye açıldığını, karın hangi geçidi kapattığını ve teröristin hangi güzergâhı kullanabileceğini nasıl bildiklerini gördüm.
Harita üzerinde birkaç santimetre görünen bir mesafe, arazide saatlerce süren intikal anlamına gelir. Kesik çizgiyle gösterilen bir dere yatağı, baharda geçit vermeyen bir sele dönüşebilir. Yazın kullanılan patika, kışın metrelerce karın altında kalabilir. Korucu o araziyi çocukluğundan beri tanır. Hayvan otlatırken yürüdüğü patikayı, suya giderken geçtiği dereyi, mağaraların giriş çıkışını, hangi tepenin hangi köyü gördüğünü bilir. Bu bilgi bazen onlarca silah ve araçtan, bazen en gelişmiş teknik imkândan daha kıymetli hâle gelebilir.
Üs bölgelerine araç yolunun ulaşmadığı günleri yaşadık. Malzemenin katır sırtında taşındığı, traktörlerin birbirini çekerek ilerlediği yollar gördük. Karın metrelerce yükseldiği, personelin onlarca kilometre yürümek zorunda kaldığı zamanlarda korucular askerle birlikteydi. Önümüzde, yanımızda, ardımızda yürüdüler, yükümüzü paylaştılar, tehlikeyi bizimle birlikte göğüslediler.
Bağlı bulundukları karakolun ve İl Jandarma Komutanlığının sorumluluk sahasındaki görevlerde defalarca yer aldılar. Kimi zaman sınırı geçtiler, Irak’ın kuzeyindeki üs bölgelerinde haftalarca ve aylarca kaldılar. Türk askeri için korucu, araziyi bilen bir göz, bölgeyi tanıyan bir rehber, ateş altında güvenebileceği ve sırtını yaslayabileceği bir silah arkadaşıydı.
Bu gerçeği ancak o dağlarda görev yapanlar bilir.
GÖREV YERİ AYNI ZAMANDA EVİDİR
Koruculuğun en ağır taraflarından biri, görev alanıyla hayat alanının iç içe geçmiş olmasıdır. Asker, polis ve jandarma personelinin görev yeri zaman içinde değişebilir; birlikler yer değiştirir, tayinler çıkar, görev süreleri tamamlanır. Korucu ise aynı coğrafyada yaşamaya devam etmek zorundadır. Göreve başladığı köy, çoğu zaman emekli olacağı yerdir. Operasyona çıktığı arazi, hayvanlarını otlattığı ve ailesinin geçimini sağladığı arazidir. Görev dönüşünde girdiği ev, terör örgütünün de bildiği evdir.
Teröristler onun adını, ailesini, evini, tarlasını, hayvanını ve geçim kaynağını bilir. Korucunun görevi belirli bir saatte başlayıp sona ermez. Operasyondan döndüğünde de korucudur. Silahını bıraktığı anda bile terör örgütünün nazarında korucudur. Çocukları okula giderken, ailesi hayvancılık veya ticaret yaparken, kendisi bir seçimde aday olurken aynı kimlikle karşılarına çıkar.
Dağın başında başlayan baskı korucunun ticaretine, hayvanına, ailesine, siyasi tercihine ve şehitlerinin mezarına kadar uzanıyor. Korucu aileleri, şehit yakınlarının mezarlıklara Türk bayraklarıyla giderek anma yapmalarına dahi engeller çıkarıldığını anlatıyor. Aynı günlerde yıllar önce ölen PKK’lı teröristler için taziye çadırları kuruluyor, örgütün paçavraları ve elebaşının posterleri sergileniyor.
Korucunun ömrü, göreve başladığı günden emekli olduğu güne kadar terörle mücadelenin içinde geçiyor. Emeklilik de tehdidi ve geçmişi ortadan kaldırmıyor. Böylesine ağır bir hayatın karşısına bugün “Silahını bırak, eline sopa al” cümlesi çıkarılıyor.
KORUCULAR NEDEN HEDEFTE?
PKK, kırk yılı aşkın süredir yürüttüğü terör faaliyetlerini Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Kürt vatandaşlarımız arasındaki bir mücadele gibi göstermeye çalışıyor. Korucuların varlığı bu propagandayı yerle bir ediyor. Çünkü korucular o bölgenin insanlarıdır. Aynı köylerde doğmuş, aynı dili konuşmuş, aynı toprağı ekip biçmiş, aynı dağlarda hayvanlarını otlatmışlardır. PKK’nın temsil ettiğini ileri sürdüğü insanların arasından çıkmış ve örgütün karşısında durmuşlardır.
Devletinin yanında duran Kürt, Zaza, Arap ve Türkmen vatandaşlarımız, terör örgütünün bütün iddialarına canlarıyla cevap vermiştir. PKK bölge halkını temsil etseydi, o halkın çocukları silahlarını PKK’ya çevirir miydi? PKK bölge halkının hakkını savunsaydı köyleri basar; kadınları, çocukları ve yaşlıları katleder; kundaktaki bebeklerin canına kıyar mıydı?
Korucular, PKK’nın en büyük yalanını varlıklarıyla çürütüyor. Bu nedenle örgüt yıllarca korucuları ve ailelerini hedef aldı. Bugün silahların sustuğu söylenen bir dönemde aynı hedef gösterme faaliyeti başka kelimelerle sürdürülüyor. Dün kurşunla teslim alınamayan korucular bugün itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor. Dün köylerinden sökülemeyen insanlar, bugün geçmişin “yanlış tarafında durmuş” kişileri gibi gösteriliyor. Dün terör örgütünün karşısında direnen ailelere, bugün “Silahınızı bırakın ve kenara çekilin” deniliyor.
Korucuyu hedef alan her söz, terörle mücadelenin birlikte yazılmış ortak tarihine yöneliyor. Çünkü o tarihin içinde korucu da asker de polis de jandarma da aynı mevzide, aynı ateşin altında yer aldı. Korucuya saldırmak, bölgede devletinin yanında duran Kürt vatandaşımızın iradesine saldırmaktır. Onları hedef alanların asıl rahatsızlığı da buradadır. Korucular var oldukça, PKK, Kürt vatandaşlarımız adına konuştuğunu ispatlayamayacaktır.
KÖY KANUNU’NA SIĞMAYAN MÜCADELE
Güvenlik korucuları kırk bir yıldır 442 sayılı Köy Kanunu’nun hükümleriyle görev yapıyor. Bu süre içinde görevleri köy sınırlarının çok ötesine geçti. Köyünü korumak için silahlanan insanlar, zaman içerisinde jandarma birlikleriyle operasyonlara katılan, sınır ötesindeki üs bölgelerinde görev yapan ve terörle mücadelenin ağır yükünü taşıyan güvenlik unsurlarına dönüştü.
Mevzuatta güvenlik korucularına aylık, emeklilik ve sağlık hakları ile operasyon tazminatı tanınıyor. Korucu camiasının sahadan aktardığı gerçekler ise geçim sıkıntısını, düşük emekli aylıklarını, görev yüküne karşılık gelmeyen tazminatları ve gönüllü korucuların belirsiz durumunu gösteriyor.
Korucu temsilcilerinin verdiği bilgilere göre yaklaşık 47 bin güvenlik korucusu 22 ilde görev yapıyor. On binlerce emekli korucu en düşük emekli aylıklarıyla geçinmeye çalışıyor. Yaklaşık 30 bin gönüllü korucunun durumu ise yıllardır çözülemiyor. İki bin şehit, üç bin gazi verdiğini ifade eden bir camia, hâlâ kendisine asker, polis ve bekçiler gibi açık bir statü verilmesini bekliyor.
Bugün sınır ötesinde görev yapan korucuya operasyon tazminatı ödeniyor; günlük hayatını sürdürebileceği ücret ise asgari ücret seviyesinde kalıyor. Yıllarca kar altında, mayınlı arazide, pusuda ve çatışmada görev yapan insanların emeklilikte yıpranma payı ile insanca yaşayabilecekleri bir aylık talep etmeleri fazla mı görülüyor? Korucular verdikleri hizmetin ve ödedikleri bedelin karşılığını yıllardır bekliyor. Köy Kanunu’nun birkaç maddesi, kırk bir yıllık mücadelenin yükünü artık taşıyamıyor.
‘TERÖRSÜZ TÜRKİYE’ Mİ, ‘TERÖRİSTLİ TÜRKİYE’ Mİ?
Korucuların silahsızlandırılmasının ve tasfiyesinin açıkça konuşulduğu günlerde, kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak bilinen 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun TBMM’de kabul edildi; Cumhurbaşkanının onayının ardından yürürlüğe girdi.
Kanunda belirtilen istisnalar dışında PKK/KCK terör örgütüyle bağlantılı ve kapsamına giren suçlar bakımından soruşturma ve kovuşturmalar ile mahkûmiyet hükümlerinin infazının ertelenmesi öngörülüyor. Bu hükümler, örgütün fiilî varlığına son verdiği ve bütün silah ve mühimmatını teslim ettiği yönündeki güvenlik kurumları tespitini teyit eden MGK kararının Resmî Gazete’de yayımlanması şartına bağlanıyor. Erteleme süreleri yeni bir terör suçu işlenmeden tamamlandığında soruşturmalar hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi, davaların düşmesi ve cezaların infaz edilmiş sayılması mümkün hâle geliyor. Belirli şartlarla bazı hak yoksunluklarının kaldırılmasının da yolu açılıyor.
Kanunun yürürlüğe girmesini takip eden günlerde örgütün sembolleri, posterleri ve sloganları meydanlarda yeniden görünür hâle geldi.
Sürece karşı çıkanlara hassas bir dil kullanmaları, söylediklerine dikkat etmeleri ve süreci sabote edecek açıklamalardan kaçınmaları yönünde uyarılar yapılıyor. Yıllar önce televizyon programlarında söylenmiş sözler dosyalardan çıkarılıyor; sosyal medya paylaşımları nedeniyle soruşturmalar açılıyor; millî hassasiyetlerle yapılan açıklamalar tehdit gibi gösteriliyor.
Terör örgütü sempatizanlarının dili giderek sertleşirken terörle mücadele edenlere ve bu gidişata itiraz edenlere susmaları telkin ediliyor. Adına “Terörsüz Türkiye” denilen bu gidişatı ben “Teröristli Türkiye” süreci olarak adlandırıyorum. Teröristle mücadele edenlerin susturulmaya çalışıldığı, PKK/KCK bağlantılı suçlarda soruşturma, kovuşturma ve infazın ertelenmesine imkân tanındığı, örgüt destekçilerinin posterlerle ve sloganlarla meydanlara çıktığı bir Türkiye’ye “terörden arınmış Türkiye” denilebilir mi sizce?
TERÖRİST ‘ŞEHİT’MİŞ!
Diyarbakır’da farklı tarihlerde ölen 49 PKK’lı terörist için toplu taziye programı düzenlendi. Alana terör örgütü elebaşının büyük posterleri asıldı ve ölen teröristler “şehit” olarak anıldı. Başka şehirlerde ve ilçelerde de yıllar önce ölmüş teröristler için taziye çadırları kuruluyor, örgütsel sloganlar atılıyor ve terör örgütünün dili yeniden topluma kabul ettirilmeye çalışılıyor.
Yürütülen sürece karşı çıkanlara “hassas dil” tavsiye edenler, bu görüntüler karşısında hangi dili kullanıyor? PKK’lı bir terörist “şehit” kabul edilecekse onun açtığı ateşle toprağa düşen askerimize, polisimize, jandarmamıza ve korucumuza ne diyeceğiz? Aynı çatışmada iki taraf birden şehit olabilir mi? Köy basan, öğretmen öldüren, işçi servislerini tarayan, kundaktaki bebeğe kurşun sıkan terörist ile onun karşısında köyünü, insanını, vatanını savunan korucuyu aynı kelimenin içine nasıl koyacaksınız?
Teröristler için taziye çadırları kurulurken korucu şehitlerinin Türk bayrağıyla anılmasına neden engeller çıkarılıyor? Terör örgütünün elebaşını övenler serbestçe konuşurken, vatanını ve bayrağını savunanlara neden “Dilinize dikkat edin” deniliyor? Bu sorular cevapsız kaldıkça yürütülen sürece yönelik güvensizlik daha da büyüyecektir.
KULP’TAKİ KUŞKU
Şimdi yeniden Mehmet Sevinç’in ölümüne dönelim. Bir güvenlik korucusu istinat duvarında asılı hâlde ölü bulundu. Valilik, eldeki ilk bulgular üzerinden intihar ihtimalini kuvvetli görüyor; ayrıntılı adli soruşturma ise sürüyor.
Bu olay, korucuların tasfiyesinin açıkça konuşulduğu, örgüt sempatizanlarının koruculara yönelik söylemlerinin sertleştiği ve yıllar önce ölen PKK’lıların “şehit” ilan edildiği bir ortamda meydana geldi. Böyle bir ortamda insanların aklına başka ihtimallerin gelmesi şaşırtıcı mı? Koruculara “Silahlarınızı bırakın”, “Köşenize çekilin”, “Artık size ihtiyaç kalmadı” denilirken bir korucunun böylesine sıra dışı biçimde ölü bulunması nasıl hiçbir soru doğurmasın?
Mehmet Sevinç gerçekten kendi iradesiyle mi hayatına son verdi? Ölümünde başka bir kişinin müdahalesi ihtimali bütün yönleriyle araştırıldı mı? Böylesine sıra dışı bir ölümün korucular üzerinde yaratabileceği gözdağı etkisi de değerlendirildi mi? Bu soruların cevabını olay yeri bulguları, kamera kayıtları, tanık ifadeleri, telefon incelemeleri ve kesin adli tıp raporu verecektir.
Soruşturma tamamlandığında ölüm nedenine ilişkin nihai değerlendirme ve bu değerlendirmeye dayanak oluşturan temel bulgular kamuoyuyla paylaşılmadığı takdirde, bazı soruların yürütülen siyasi sürecin zarar görmemesi adına cevapsız bırakıldığı yönündeki kuşku büyüyecektir. Gerçeğin bütün yönleriyle ortaya çıkarılması, Mehmet Sevinç’in ailesine karşı taşıdığımız sorumluluğun da gereğidir.
KORUCULARIN SAFI BELLİDİR
Bana ulaşan korucu evlatlarından biri mesajının sonunda, “Al bayrağımız için can verdik. Yine vermeye hazırız” diyordu. Bir başka korucumuz ise bütün imkânsızlıklara rağmen yıllarca dağlarda görev yapan arkadaşlarını anlatırken, “Önce vatan, sonra evlat dediler” cümlesini kuruyordu. Korucuların kırk bir yıllık mücadelesi bu iki cümlede saklıdır.
Onlar bu vatan ve bayrak uğruna ölümü göze aldıklarını defalarca gösterdiler. Şehit verdiler, gazi oldular; evleri basıldı, aileleri hedef alındı, geçim kaynakları ellerinden alınmaya çalışıldı. Bütün bunlara rağmen köylerini terk etmediler, silah arkadaşlarını yalnız bırakmadılar ve devletlerinin yanında durmaktan vazgeçmediler. Bundan sonra ödenecek bir bedel varsa onu ödemeye de hazırlar.
Vatanı için ölümü göze almış insanları neyle korkutacaksınız? Tehditle susturamaz, itibarsızlaştırarak saf değiştirmeye zorlayamazsınız. Korucuların nerede durduğu bellidir. Onlar dün de Türk bayrağının altındaydı, bugün de oradalar, yarın da orada olacaklar.
Korucular asker, polis ve jandarmayla omuz omuza yazdıkları terörle mücadele tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır. Onları hedef alan her söz, Türk milletinin terörle mücadele iradesine yöneliyor.
Devlet, en karanlık gecede askerinin yanında yürüyen vatan evladını, korucusunu gün ağarınca arkasında bırakmaz.










