Türk Amerikan ilişkilerinde kaçınılmaz son

Türk Amerikan ilişkilerinde kaçınılmaz son

ABD’nin eski CIA Türkiye istasyon şeflerinden ve de FETÖ’nün teorisyenlerinden, 82 yaşındaki  kıdemli analizci ve ajan Graham Fuller 6 Ağustos 2019 günü kendi adını verdiği internet sitesinde “Türkiye’yi kim kaybetti?” (Who Lost Turkey) başlıklı bir makale yayınladı. Aynı ajanın, 2007 yılında FETÖ’nün kitaplarını da basan TİMAŞ yayınevi tarafından çıkarılan “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” isimli kitabı, tam da kumpas davaların yeni başladığı, iktidarın FETÖ ile Türkiye’yi emperyalizm rotasında her kademede ve her kesimde yeniden şekillendirdiği bir dönemde yayınlanmıştı. 12 yıl ara ile yayınlanan bir kitap ve bir makale FETÖ’nün Amerikalı vaftiz babasının 2007 yılında tasarladığı Türkiye ile 2019 yılında karşılaştığı gerçekler arasındaki uçurumu kısaca tek bir cümle ile özetliyor: ABD kaybediyor.

2007 yılında yazılan kitap, FETÖ’nün kılcal damarlarımıza kadar girdiği, Hükümette ve devlette gizli şekilde dinlenmeyen kimsenin kalmadığı; kumpas kurulacak kişi ve kurumların listesinin elde hazır tutulduğu; medyanın çok az istisna ile FETÖ’ye tüm alçaklık ve yozlaşmışlığı ile teslim olduğu bir dönemde yazılmıştı.

Atatürk’ün halifeliği 1924 yılında kaldırmasının İslam’ın bugünkü zayıflığının ve bölünmüşlüğünün üzerinde ciddi etkisi olduğunu ve tekrar tesis edilmesinin gerekliliğini öne süren bir kitaptı bu. Hayalindeki Halifenin örgüt lideri Fetullah Gülen olduğunu söylememe herhalde gerek yok.

ILIMLI İSLAM ALKIŞLANIYOR, KEMALİZME BAKIŞ NEFRET DÜZEYİNDE

Kitapta 12 Eylül 1980’den sonra artan İslamist politikaları alkışlıyor. Kemalist kurucu felsefeye neredeyse nefret düzeyinde yaklaşan Fuller, özellikle 24 Ocak 1980 kararlarının uygulanması ile neoliberal ekonomik politikalara eklemlenen Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesi ile oluşan yeni siyasi, ekonomik ve kültürel ortamın demokratikleşme için uygun şartlar oluşturduğuna dikkat çekiyor. Yani solun askeri darbe sonucu neredeyse yok edilerek, yerine ılımlı İslam’ın devlet eli ile getirilmesini demokrasinin zaferi olarak görüyor. Nüfusunun % 98’i Müslüman olan Türkiye’de demokrasilerin olmazsa olmazı olan laikliği korumak için gereken kontrol ve dengeyi kaybetmek onun için önemli değil. Atatürk’ten nefret eden emperyalizm için bunu büyük zafer olarak görüyor. Üzücü olan bu zaferi Türkiye’de müesses nizamın da alkışlaması. Böylece İran ve Afganistan’ın 80’lerde kaybedilmesinden sonra Türkiye’yi NATO ve Atlantik yapıya bağlayan Brzezinski çıpasının konsolidasyonu İslamizm üzerinden sağlanıyor. Bu arada üretim ekonomisinden tüketim ekonomisine geçen ve neredeyse bir iki yıl içinde neredeyse tüm ticari tabelaların İngilizce ve Fransızca özenti diline dönüştürüldüğü, sahte AVM cennetlerinin yaratıldığı bir ortamda, bol renkli diziler, arabesk müzik ve radyo kanalları ile depolitize edilen Türk milleti büyük bir çoğunluk ile üretmeden tüketene dönüştürüldü.

Fuller, başta kurtuluş ve kuruluştan uzaklaştırılan,  laik ve ulus devlet yapısını her seviyede sorgulayan söz konusu gelişmeleri siyasal, toplumsal ve ekonomik demokratikleşmeye bağlamıştır. Fuller dolayısı ile kitabında 2001 yılında ABD ve Avrupa Birliği desteği ile kurulan İslamist bir partinin 2002 yılında tek başına iktidara gelmesini büyük bir coşku ile karşılıyor. Kitap aynı zamanda yeni iktidarın siyasi rakipleri olan Kemalistleri ve orduyu kenarda tutabilmek için ABD ile iyi ilişkilere sahip olmak istemesini doğal karşılıyor. ABD ve AB’nin Türkiye’de demokratikleşme ve liberalleşmeye destek vermesinin, Türk İslamistlerin durumunu kuvvetlendirmesine dikkat çekiyor.

Bu kitabın yayınlanmasından sonra yaşananlar aslında Mondros Mütarekesinden sonra yaşananlarla aynı. Yenilmeyeceğine ve değişmeyeceğine inanılan, “Tarihin Sonu” tezine uygun tek kutuplu yeni dünya düzeninin lideri ABD güdümü ve yönlendirmesinde kurgulanan ama en önemlisi kazanılacağından emin olunan büyük bir oyun. Oyunun içinde kimler yok ki!

Fuller 2007 kitabını yazarken Türk tarihini iyi özümsememiş olmalıydı. Bu devletin ABD veya başka bir güç tarafından kurulmadığını; bu toprakların coğrafyanın sunduğu eşsiz şartlar ve tarihsel miras altında her zaman ihanet içinde bulunacak kesimlere ev sahipliği yapsa da, sonunda kazananların gerçek inançlı, saf ve temiz Anadolu halkı olacağını kestirememiş. Zira ona akıl veren ve güce tapan içimizdeki hainlerin ne Kurtuluş Savaşını ne Türklerin fedai geleneğini anlayamayacağını ya da hissedemeyeceğini hesaba katmamış. Neticede bu kitaptan tam 9 yıl sonra teorisyenliği yaptığı sözde altın neslin CIA Müslümanlığı adına 15 Temmuz 2016 gecesi FETÖ üzerinden Türk halkına ateş açabileceğini öngörememiş.

TÜRK HALKI KENDİNE ATEŞ EDENİ AFFETMEZ

Fuller’e hatırlatalım. ABD’nin Türkiye’yi kaybetmesinde ve yapılan değişik anketlerde bu topraklarda tehdit olarak görülen ülkelerin başında ABD’nin yer almasının en önemli nedeni 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde Türk halkı üzerine ateş açılmasıdır. Türk halkı kendine ateş edeni affetmez. Bu durum geleneksel olarak yakın tarihimizde -merhum Erbakan dışında – anti emperyalist tutum sergilememiş İslami kesimin ilk kez ciddi rota değişikliğine gittiğini; yerli, milli ve anti emperyalist bir söyleme geçmesini tetiklemiştir. Türkiye’de ilk defa geleneksel sağ – sol ayırımı yerine “vatansever misin?” “değil misin?” söylemi öne çıkmıştır. Sevr’den 100 yıl sonra gerçekleşen bu durum Türkiye’de yeni bir dönemi başlatmıştır.

15 Temmuz darbe girişiminden 3 yıl sonra, Ağustos 2019 başında yayınlanan makalesinde Graham Fuller, Türkiye’yi kaybetmeyi ABD’nin 1949’da kaybettiği Çin; 1959’da Küba ve 1979’daki İran örnekleri ile kıyaslıyor. ABD karar vericilerinin kör bir sadakat ile kendi kampına bağlı ülkelerin Amerikan etki alanından uzaklaşabileceğine inanmadıklarını ve böyle bir şey olduğunda derhâl günah keçisi aradıklarını belirtiyor.

NATO İTTİFAKI ÖNEMİNİ YİTİRDİ

Fuller, nasıl olduysa 2007 kitabında anlattıklarına hiç değinmeden, Türkiye’nin neden yol ayırımına girdiğini anlatıyor. Soğuk savaş bittiğinden, yani SSCB yıkıldıktan sonra Türkiye’nin yeni bir jeopolitik gerçeklik ile karşılaştığı ve NATO’ya ihtiyacını sorguladığını belirtiyor. Devamında ‘’ABD’de ciddi eleştiri alacağımı biliyorum ancak ABD’nin Avrupa’daki dış politika kontrolünü sağlayan NATO ittifakı, soğuk savaş sonrası önemini yitirdi… Komünizmin ve Sovyetlerin sonu ile Avrupa artık daha az Atlantik… Avrupa’nın önemli bölümü kendini Avrasya’nın parçası hissediyor… Çoğu Avrupa devleti için Moskova, New York’tan çok daha yakın’’

Makalede benzer şekilde Türkiye’nin de kendini geçmişteki imparatorluğun tarihi jeopolitik perspektifi ile yeniden tanımladığına ve Osmanlı İmparatorluğunun yönetim ve etki alanının siyasi ve kültürel olarak Orta Asya, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Balkanlar ve hatta Doğu Afrika’ya kadar uzandığına vurgu yapıyor. “Siyasi ve kültürel bir haritaya bakan biri Türkiye’nin Avrupalı olmaktan çok temelde  Avrasyalı olduğunu görebilir.

CIA AJANI MOSKOVA’YA ARTIK DAHA YAKIN

2007 yılındaki kitabında ABD ve Atlantik sisteme tam bağımlı Türkiye teorisi üzerine, bir de Atlantik sistem içinde FETÖ soslu ılımlı İslam Halifesine sahip Yeni Türkiye Cumhuriyeti kurma hayallerinden, Moskova’ya, New York’tan çok daha yakın söylemine gelen bir eski CIA ajanı.

Devam ediyor: ‘’1991 sonrası RF Türkiye’nin sınırlarında genişlemeci bir İmparatorluk olmaya son verdi… ABD kışkırtıcı bir şekilde Rusya’nın ön kapısına dayanmaya çalıştıkça RF, Çin’e yaklaşarak ABD’nin küresel hegemonya hedefini örselemeye devam etti. Bu süreçte Çin’in vizyoner OBOR* projesi ile Avrasya’yı yeniden şekillendirmesine Türkiye’nin kayıtsız kalması beklenebilir miydi? Gerçekten de NATO’nun Fransa ve Almanya gibi ülkeler gibi Türkiye içinde ABD’nin Avrupa ile ilişkileri yönetmek için bir enstrümandan farkı kaldı mı? Türkiye için NATO ile ilişkileri, S-400 alımı üzerinden zayıflatmak ve hatta NATO’yu terk etmek, kendi güvenliği için kaybedecek çok az şey olduğu anlamına geliyor.‘’

Fuller, hızını alamıyor. Türkiye’nin çift kimliği ile batıyla, özellikle ekonomik ilişkileri koparmasının ya da gelişmekte olan güçlü Avrasya’ya sırtını dönmesinin aptallık olacağını vurguluyor. Makalenin en önemli ağırlık merkezi, şüphesiz Türkiye’nin kendisini Ortadoğu’da büyük karmaşa, savaşlar ve insanlık için felaketler yaratan ABD liderliği ile özdeşleştirmesinin çok zor olduğunu söylemesi.

Benzer şekilde bölgede köklü ve derin bağlarının bulunduğu İran ile ABD’nin kriz siyasetine aracı olmasının beklenmemesi gerektiğinin altını çiziyor.

FULLER’DEN DAVUTOĞLU’NA: BECERİKLİ, ENTELEKTÜEL, DİPLOMATİK MİMAR

Sonuçta Türkiye’de iktidarın 2013’den sonra dengesiz ve baskıcı bir rejime geçerek, değişken bir dış politika uyguladığını belirten Fuller, nedense makalenin hiçbir yerinde FETÖ veya 15 Temmuz 2016 Darbe girişiminden bahsetmiyor. Ayrıca Davutoğlu’nu becerikli dışişleri bakanı ve yeni Avrasya politikasının kilit entelektüeli ve diplomatik mimarı olarak tanımlıyor. Rus uçağının düşürülmesindeki rolü ve Şam’daki Emevi Camisinde namaz kılma hedefi ve Libya’yı kan gölüne sokan süreçteki rolü nedeni ile Fuller’ın bu yorumunu anlamak zor.

Diğer yandan Fuller en vurucu yorumu makalenin sonuna ayırmış. Şöyle diyor:‘’Türkiye’yi ABD’de kimse kaybetmedi. Bu zaten değişik jeopolitik kuvvetlerin bir sonucuydu.’’

‘TÜRKİYE ARTIK KİMSENİN MÜTTEFİKİ OLMAYACAK’

İlave ediyor:‘’Türkler Washington’un bir ürünü olarak korunan veya kaybedilen bir varlık olarak görülmek istemiyorlar. Bundan sonra Türkiye ne kimsenin bir müttefiki ne de İsrail’in dostu olacaktır. Yeni bir hükümetin göreve gelmesi ile Türkiye’nin eski ayarlarına döneceğini kabullenmek de büyük hata olacaktır… Yeni bir lider batı ile ilişkilerde bazı onarımlar yapacaktır ancak kesin olan bir şey Türkiye’nin Avrasya ile derin bir ilişki kurulmasını içeren jeopolitik kaderini izlemeye devam edeceğidir.’’

FULLER’İN YAZISINDAN ÇIKAN SONUÇ: FETÖ TEORİDE İFLAS ETTİ

Evet Fuller’ın yazısı aslında FETÖ’nün ve hayallerinin en azından teoride iflas ettiğinin bir itirafıdır. Fuller, FETÖ üzerinden kurguladığı Türkiye vizyonunda Atlantik sisteme ve ABD’ye en kalın zincirle çıpalanmış bir Türkiye’yi düşlemiş ve bizler gibi ulusal çıkar odaklı ve Kemalist düşüncedeki herkesi kılıçtan geçirmişlerdi. Ama olmadı. Bugün yeni bir konjonktür mevcut. Asya uyandı. Türkiye uyanıyor. Geleneksel olarak Atlantikçi kimliği ile öne çıkan Dışişleri Bakanlığımız bile Yeniden Asya Açılımını ilan edebiliyor.

TÜRK HALKI KENDİNE GÜVENMELİDİR

Türkiye, komşuları ile Batı Asya’da kendi bölgesinin jeopolitik kaderini ele almayı öğreniyor. Türk ekonomisi, demografik gücü ve savunma sanayi 19 ve 20. Yüzyıl şartlarıyla kıyaslanamaz. Yaşanan zor günlerde, bu topraklarda atalarımızın imparatorluk kurduğunu, Kurtuluş Savaşı ve Kuruluş devrimleri ile emperyalizme ilk tokat atabilen ulus olduğumuzu unutmamamız gerekir. Ayrıca, vatan topraklarımız tarihte Türklerden başkası tarafından kurtarılmadı. Anayasamızı başka devletler yazmadı. Sevr’i Lozan ile yırtan, Boğazları Montreux Sözleşmesi ile geri alan, 1974’te Kıbrıs’ta siyasi coğrafyayı değiştiren;  15 Temmuz 2016’da Atlantik tetikçisi FETÖ’ye unutamayacağı ders veren Türk halkı kendine güvenmelidir.

1923-1946 arası döneme yeniden dönebilme artık potansiyel bir vizyon değil, kinetik bir gerçeklik olmalıdır. Bu süreçte Rusya ve Çin ile ilişkilerimizin gelişmesini engellemek için her türlü hile, desise ve kumpasa devam edecek mahfiller olacaktır. Olmaktadır da. Yeni dünya düzeni kurulurken eski tek kutuplu emperyal düzene bel bağlayanlara hatırlatalım. Kenar Kuşak çöküyor. Jeopolitik okuyun. Günceli jeopolitikle harmanlayın. Kışkırtmalara alkış tutmayın. Hem Atatürk’ü savunup hem Atlantikçi olamazsınız. Dümen suyundan ayrılmadığınız AB ülkelerine bilhassa İtalya ve Almanya’daki gelişmelere göz atın.

EMPERYALİZM VAZGEÇMEZ, TÜRKLER TESLİM OLMAZ

Bağımsız savunma, güvenlik ve dış politikayı hedefleyen, karşılıklı çıkar odaklı Yeni Asya Açılımında Türk-Rus ve Türk-Çin ilişkilerinin gelişmesini yeni güçlere boyun eğmeye bağlayan Atlantik eroinmanlarına hatırlatalım. Atlantik sistem bize önce Ergenekon ve Balyoz gibi kumpas davalar ile saldırdı. Daha sonra 15 Temmuz 2016 gecesi ateş gücü ile saldırdı. Bu saldırı, Türkiye, sözde Kürdistan, Mavi Vatan, Karadeniz ve Ege için jeopolitik taviz vermedikçe her koşulda değişik tempo, yöntem ve kapsamda devam edecektir. Bu saldırılar ancak stratejik işbirliği ile aşılabilir. Ajan Fuller’ın bile gördüğü Asya gerçeğini görmek istemeyenlere hatırlatalım. Emperyalizm vazgeçmez. Ancak Türkler de teslim olmaz. Geç kalmadan ve pişman olmadan doğru tarafta yerinizi alın. Atatürk’ün 13 Kasım 1918 günü Kartal İstimbotu üzerinde sarf ettiği 3 kelime, her zaman rehberimiz olmalıdır:
GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER.

* One Belt One Road (Tek Kuşak Tek Yol) projesinin kısaltılmışı.