Cem Gürdeniz yazdı…
Uluslararası hukukta yapılan bir antlaşmayı uygulamanın en eski kuralı “Pacta Sund Servanda” (Ahde Vefa)’dır. Bu kural devletlerin yazılı anlaşmalar sonucu verdikleri taahhütlere sadık kalma ve uygulama yükümlülüğü getirir. Diğer taraftan tarih sahnesinde pek çok kriz ve savaş, bu temel ilkenin ihlali ve yok sayılmasıyla ortaya çıkmıştır.
AHDE VEFA VE GÜVEN
Ahde vefa, genel anlamda yazılı anlaşma taahhütleri için geçerli bir hukuki kavram iken, iyi niyet ve karşılıklı güven de devletlerarası ilişkilerde en az ahde vefa kadar önemlidir. Bir devletin bu kapsamda güvenilirlik veya iyi niyet endeksi dalgalanma ve değişkenlik için girdiğinde dünya devletler ailesi içinde her geçen gün prestij kaybına uğrar. Bu bir canlının kan kaybı gibidir. Hayatta kalır ancak etkinliği çok azdır veya yoktur. Devletler güven vermez bir konuma girdiğinde diplomatların da işi zorlaşır. Zira devletleri adına yaptıkları açıklamalar, verdikleri notalar ciddiye alınmaz. Zig zag ve yalpalanmalar içinde giden bir dış politika okulunu temsil ettiklerinden sözlerinin değeri kalmaz.
DÖNEKLER VE TARİH
Özellikle kriz ve savaş zamanlarıyla, tarihsel dönemlerin sonlanıp yeni dönemlerin başlamasında keskin dönüş ve ihanetler yaşanır. Tarihte bu tip döneklik ve ihanetlerin pek çok örneği vardır. Birinci Dünya Savaşı başında Osmanlı Donanması için İngiltere’ye sipariş edilen ve parası ödenen iki dretnotun -personeli gemileri donatmaya hazırken- devir teslimin Churchill tarafından iptal edilmesi önemli bir örnektir. Sovyetler ile Hitler Almanya’sı arasındaki 1939 Saldırmazlık Paktının 1941‘de Almanya tarafından tek taraflı iptali ve Sovyetlere karşı başlatılan Barbarossa Harekatı; 1980’de Rogers Planı ile Yunanistan’ın NATO’ya dönüşü için Türkiye’nin onay vermesi karşılığında dönemin Yüksek NATO Komutanlığının ve Yunanistan’ın Türkiye’ye taahhüt edilen hiçbir vaadi karşılamaması; ABD’nin 2018’de İran ile BM gözetiminde varılan 5+1 JCPOA Nükleer Anlaşmasından geri çekilmesi değişik örneklerdir. Son olarak ABD’nin Afganistan’dan çekilme kararı da gerek önceki Afgan Hükümetine gerekse NATO müttefiklerine karşı tipik bir ahde vefasızlık örneğidir. Son 20 yılın her NATO zirvesinde tekrar edilen Afganistan taahhüdü, önce Trump sonra Biden tarafından hiçbir NATO müttefikine danışılmadan sonlandırılmıştır. NATO Atlantik Konseyi de bu kararı onaylamıştır. Buradan bir kez daha görüyoruz ki NATO, ABD’nin hedef ve çıkarlarına göre hareket eden bir örgüttür. NATO’yu demokratik bir örgüt olarak görmek çok yanlıştır. Diğer taraftan AB’nin Türkiye’ye verip tutmadığı taahhütleri bu köşeye sığdırmam mümkün değil. Verdiğim örneklerden de görüleceği üzere güvensizliklere neden olan taraflar genelde güçlü olanlar ya da güçler arasında sıkışarak kaypak politika uygulayanlardır. Ancak bu konuda en kötü sicile batı dünyasının sahip olduğunu söyleyebiliriz.
TÜRKİYE’NİN GÜVEN SORUNU
Türkiye’nin de bu konuda sicili özellikle 2002 sonrası bozuk. Türkiye ve Suriye ilişkilerinde vizesiz sınır geçişleri döneminden savaşan taraflara dönülmesi; Çin ile yapılan hava savunma füzesi sözleşmesinin 2015 G-20 Antalya zirvesinde tarafımızdan tek taraflı iptal edilmesi öne çıkan örnekler. Diğer bir alan da şüphesiz Rusya ve ABD politikamız. 15 Temmuz 2016 FETÖ darbe girişiminden sonra Rusya ve Çin ile yakınlaşan Ankara, Türkiye’nin kenar kuşaktaki üstün coğrafi konumunu büyük bir kaldıraç olarak kullandı. Ancak dış politikanın din temalı etki alanında yürütülmesi Mısır ve İsrail ile ilişkileri bozarken, iç savaşların devam ettiği Suriye ve Libya’da sahadaki durumu karmaşık bir hale soktu. Bu süreçte gerek Rusya ve Çin, gerekse ABD ile ilişkilerde ciddi güven dalgalanmaları yaşandığı bir gerçek. Bu alanda Çin için Uygur; Rusya için Kırım sorunları hassasiyet yaratıyor.
ÇOK TARAFLI DIŞ POLİTİKASININ SORUNLARI
Türkiye çok taraflı dinamik bir dış politika uygulaması içinde ABD, Çin ve Rusya arasında bir denge sağlamaya çalışsa da, bu sürecin ciddi yalpalamalar geçirdiğini görüyoruz. Arka kapı diplomasisinde verilen vaatler ve sözlerin resmi ilişkilerde ne kadar yer aldığını bilemiyoruz. Devlet arşivlerine geçmesi gereken görüşme kayıtlarının da mevcut olup olmadığını bilmiyoruz. Ancak görünen şu ki, 15 Temmuz 2016 sonrasından bugüne gelen süreçte büyük güçler zig zag çizen denge politikamız nedeniyle Türkiye’ye güvenmiyor. FETÖ kumpası ve PKK’ya yönelik destekte rol oynayan ABD sorumluluğunu iki taraf da biliyor. Ancak bu sorumluluk yüküne rağmen ABD halen büyük devlet tahakkümü uygulamaya ve Türkiye’ye baskı yapmaya devam ediyor. Bu baskılar S- 400 bahanesiyle CATSAA yaptırımları; Halk Bankası ve Ziraat Bankası davaları üzerinden de siyasi saiklerle yürütülen hukuk baskısı ile devam ediyor. Ancak söz konusu yaptırım ve hukuk davaları Türkiye gibi 21. Yüzyıl dünya jeopolitiğinde merkezi rol oynayan bir devleti esir almamalıdır. Bu durum çok belirgin ve maalesef Türkiye’yi küçük düşürücü durumlara sokuyor. Örneğin NATO zirvesi sırasında Türkiye ve ABD devlet başkanları arasında dışişleri bürokratları olmadan yürütülen ikili görüşme sonrası Kabil Havaalanı koruma sorumluluğunu almaya istekli bir Ankara görüyoruz. Türkiye’nin çok ciddi yakıcı sorunlarla uğraştığı bir dönemde bu gelişme kamuoyunu şaşırtıyor. Daha sonra ABD’nin çekilme kararı sonrası Taliban’dan kaçan Afgan adamların sınırımızdan içeri girdiklerini görüyoruz.
RUSYA’NIN TAVIR DEĞİŞİKLİĞİ BEKLENEBİLİR
Bu gelişmeler Türkiye ile ABD arasında yeniden başlayan bir yakınlaşmanın işaretleri mi derken, 22 Ağustos 2021 tarihinde Rusya’da yayınlanan “Azerbaycan Zaferinde Rusya’nın Rolü” başlıklı bir makalede (http://www.4pt.su/en/content/moscows-role-azerbaijan-victory) Ankara’ya şu mesaj veriliyor: “Putin’in Karabağ konusunda karar vermesi, Paşinyan’ın politikası ve Ermenistan’daki Amerikan yanlısı ve Batı yanlısı lobinin eylemlerine cevaben oldu. Nasıl bir karar olduğunu şimdi anladık. Karar tamamen farklı olabilirdi. Ve korkarım ki bu durumda, Türkiye-Azerbaycan ittifakı bu konu ile ilgili bugünkü sonuçları alamazdı… Ancak Moskova’nın Suriye’de, Libya’da, Irak’ta ve şimdi de Azerbaycan’da birçok şeye göz yuman bu politikası, bizim zayıflığımızın değil, geniş kapsamlı bir jeopolitik hesabın sonucudur… Ankara çok kutuplu bir dünyayı seçerse, ‘Kulübe hoş geldiniz ve tüm tarafların isteklerini tartışalım’ deriz. Tek başına emperyalist genişleme ya da NATO’nun çıkarlarına yönelik yeni bir hizmet girişiminden bahsediyorsak, bu yapıcı olmamaktan ziyade bir intihardır…” Bu makale ile Türkiye’ye Ukrayna üzerinden ABD ile tehlikeli yakınlaşma için ciddi bir ikazda bulunuluyor. Rusya’nın bir güvenlik devleti olduğunu hatırlarsak özellikle Ukrayna ve Gürcistan’ın batı etki alanına girecek her türlü girişime silahlı güç kullanarak karşı koyacağı söylenebilir. Rusya’nın Kırım’dan vaz geçmeyeceğini ABD çok iyi biliyor. ABD’nin Kırım politikasının temelinde yatan gerçek, Rusya’nın Karadeniz havzasında meşgul edilmesidir. Bu çerçevede Kırım üzerinden Türkiye’yi yanına çekerek kenar kuşağın konsolidasyonunu hedeflediği göz ardı edilemez. Gerek NATO’nun Karadeniz’de yaptığı saldırgan kapsamlı hava ve deniz tatbikatlarına katılarak ve Ukrayna’ya silah satarak, gerekse 23 Ağustos 2021 tarihinde Kiev’de ABD yönlendirmesinde yapılan Kırım Platformu Zirvesine Dışişleri Bakanını yollayarak Türkiye, ABD’nin yanında olduğunu açıkça göstermiştir. Hatta Türkiye bu zirvede Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin temsil edildiği masaya da oturarak tarihi bir ilke de imza atmıştır.
ABD TEHDİTLERİ TAM YOL DEVAM
Türkiye ABD’nin Karadeniz ve kenar kuşaktaki çıkarlarına bu denli hizmet ederken, 23 Ağustos 2021 tarihinde ABD’nin önde gelen neocon yazarlarından M. Rubin, Washington Examiner gazetesinde “Türk dronları ABD Dışişleri Bakanlığının iktidarsızlığını açığa çıkarıyor– Turkish drones expose State Department impotence’’ başlıklı bir makale yazdı. Makalede baştan aşağı Türkiye’nin dron gücü hedef alınıyor ve bir nevi aba altından sopa gösteriliyor. Rubin’in devleti temsil etmediği ancak Türkiye karşıtı cephede önemli yere sahip olduğu biliniyor. Türkiye ABD’ye bu kadar yakınlaşırken, Rubin neden bu makaleyi tam da Kırım Platformu Zirvesinde yazıyor.
ÇİN’İN FİNANS PROJELERİNİ DONDURMASI
Aynı günlerde Çin’in Türkiye’deki önemli alt yapı yatırımlarının (Üçüncü Köprü, İstanbul Havaalanı vb.) finansmanından çekildiğini öğreniyoruz. Türkiye artık büyük güçlerin hiçbirine güven vermiyor. Kendi jeopolitik çıkarlarını tatmin edecek taahhütleri ABD baskısı ile yerine getirmiyor. ABD’ye açıkça Kral Çıplak diyemiyor.
ÇÖKEN HEGEMONYAYA BAĞLANMAK
ABD hegemonyasının çöküşe geçtiği bir dönemi yaşıyoruz. 2008 ve 2012 finans krizleri; Covid pandemisi ile mücadelede sergilenen zayıf yönetim; 2019 George Floyd olayları ve 2020 seçimlerinde Kongrenin basılması gibi olaylardan sonra Afganistan çekilmesinin tam bir skandala ve trajediye dönüşmesi ABD’nin düştüğü gerileme ve çöküşün somut delilleridir. Üst düzey ABD yetkilisi geçen haftalarda, Çin saldırısı olduğunda Tayvan’ın savunmasına tam olarak katılamayacaklarını söyledi. Washington, Almanya’nın direnişi sonrası Kuzey Akım II boru hattı projesi üzerindeki yaptırımlarını geri çekti. Geçen hafta eski İngiltere Başbakanlarından Tony Blair, ABD’nin Afganistan’dan müttefikleri ile istişarede bulunmadan geri çekilme kararını eleştirirken Biden için “Embesil” kelimesini kullandı. ABD’nin jeopolitik arenada gerilemesinin somut işaretlerine rağmen Türkiye’nin ısrarla ve son dönemde özellikle Karadeniz cephesinde güven kaybedici ve Rusya ile kutuplaşmaya neden olacak hamlelerde bulunması düşündürücüdür. Diğer yandan Mavi Vatan cephesinde de Doğu Akdeniz’de uzun süredir ara verilen sismik ve sondaj faaliyetlerinin başlatılması gerekir. 2019 Kasım’ında Libya ile yapılan deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşması sonrası BM’ye deklare ettiğimiz Kıta Sahanlığı sınırlarımız artık mühürlenmiştir. Bu saha içinde sadece askeri tatbikat yapmak yetmez. Sismik ve sondaj faaliyetleri ile bölgenin sahiplenilmesi önem arz etmektedir. Neredeyse son on aydır faaliyet kaydedilmemektedir. Bu durumun devamı iç ve dış kamuoyunda Türkiye’nin AB ve ABD baskısı altında geri adım attığı algısını uyandırmakta, Türkiye’yi Mavi Vatan’da yeni baskılara açık hale getirmektedir.
ABD, ASYA GÜÇLERİ İLE DENGELENEBİLİR
Halen Türkiye’nin en yakıcı sorunu Suriye ve Afganistan’dan gelen geçici koruma statüsündeki göçmenlerin yarattığı fiili durumdur. Bu sürecin barış ve istikrar içinde sonlandırılması, doğrudan günlük hayatımızı ve güvenliğimizi etkilediğinden her vatandaşın beklentisidir. Diğer yandan PKK, PYD/YPG ve FETÖ ile mücadele, KKTC’nin bağımsız varlığının devamı, Mavi Vatan’ın Ege ve Doğu Akdeniz’de kapsamlı sahiplenilmesi hayati savunma ve dış politika önceliklerimiz olmaya devam etmektedir. Türkiye bu yakıcı sorunları ABD politikalarına uyumlu hale gelerek çözemez. Dayatılan emperyal çözümün aktörü olur. Türkiye’nin küresel dengelerin değiştiği ve yeni dünya düzeninin kurulduğu şu günlerde ABD ve AB baskısını ancak Asya güçleri ile aşabilir. Bunun için de güven vermesi gerekir. Usanmadan hatırlatalım. 100 yıl önce Mustafa Kemal, Kafkas Seddini bu yöntemle kırdı.
sayin amiralim,
ukrayna ve gurcistan topraklarinin bir bolumunu isgal eden Rusya iken bizim bu iki ulkenin toprak butunlugunu savunmamiz ilkesel olarak dogrudur.abd nin ihanetleri hainlikleri sebebiyle rusyanin etrafindaki ulkelere karsi tacizkar tutumuna onay vermemiz gerekmez diye dusunuyorum.
Her zaman Türkiyede iktidarlarımız gerçek olmayacak vaatler ile kandırıldı ve Batı isteğini bizden aldı. Mesela GKRY’nin a
AB’ye üye olması garanti anlaşmasına göre yasaktır ama AB bizim İktidara AB’ye üye olmak vaadi ile Türkiye’nin vetosunu engelledi , AB’ye üye olduk mu? Hayır. Suriye Savaşı’nda bizi bize ilgili olmayan savaşa soktular ve toprak genişletmek vaadi ile bizi kandırdılar, oldu mu? Hayır. Sadece faturası bize kaldı. Yunanistan natoya geri dönmesi için n bizim onayımızı istiyordu ve vaatler ile yine kandırdılar ve besbelli ki Batı yine gerçekleşmeyen vaatler ile Rusya karşıtı savaşa bizim İktidarı kandırmış ve yine eskisi gibi Batı ve ABD başta olmak üzere Ukrayna ve Rusya arasında bir savaş başlatacak ve zararı faturası Osmanlının Almanya yanlısı olduğu gibi yine bize kalacak ve elbet Rusya buna karşı Ermenileri Yunanistanı GKRY’yi İran’ı ppkyi bize karşı destekleye bilir. Şunu bilin ki ABD hiçbir savaşı yenmek ve bitirmek için başlatmıyor, sadece kaos yaratıp ve kendisi kaçıyor ve ortadaki b.ku sözde müttefiklerine bırakıyor, Karadeniz ve Ukrayna savaşıda öyle olacak. Bu savaşta ABD Batı ve Rusya hiçbir şey kaybetmez, sadece ortada yıkılmış bir Türkiye ve Ukrayna kalır, Rusya bu savaşta Ukrayna’nın Rus topraklarını işgal eder ve Türkiye’yi de cezalandırmak için Batı ile rekabette sevr antlaşmasına dayalı bizi parçalanma bir plan ortaya koyar, ve batının tam istediği şu. Buna karşı çıkmak sizin göreviniz sayın general ve amirallerimiz.
Öldüremeyeceğin düşmanı korkutsan o seni öldürür. Eğer bizdede 8000 atom bombası ve 3800 savaş uçağı ve 15000 tank olsa değil Gürcistan Ukrayna’ya yardım, direk Rusya’ya saldırın derim ama en kutsal şey öz vatanımızdır, Ukrayna Gürcistan Filistin falan değil. Biz Ukrayna ve Rusya ile arasında arabulucu olarak sorunu çözmemiz çok iyi olur çünkü eğer Rusya kendisi bu sorunu çözmese, ABD’nin doğu batıya yığınak yapmasına ve doğu Avrupa ülkelerini AB’ye ve natoya üye olmalarına sebep olacak ve bu Rusya için bizden Ukrayna’dan daha zararlı olur.
hatirlatmak gerekirse 1- rte yi kim iktidara getirdi
2- rte diyarbakirda abd nin bop projesi esbaskani oldugunu soylemedimi
3- ve daha neler neler
rte ve yonetimi abdye karsi ahde vefayi en iyi uygulayan…….
Tanzimat’tan beri Batı’nın sözünden katiyyen çıkmadık. bundan sonra da Batı’nın dediklerinin dışına çıkmamız beklenmesin.
Sayın Gürdeniz, yazdıklarınızın tümüne katılıyorum. Ancak akepe çıkar amaçlı bir suç örgütüdür, kendi çıkarına göre davranır, ülke çıkarına göre değil. 20 yıldır öyle hukuksuz işler yapmışlardır ki, yargılanmamak için tek çareleri ne pahasına olursa olsun yönetimde kalmaktır. Bunun için yapmayacakları şey yoktur. Türkiye Cumhuriyetinin çıkarları ile akepenin çıkarları 180 derece farklıdır. İşte bu yüzden ya Türkiye bunlardan kurtulacaktır yada akepe Türkiye’yi felakete sürükleyecektir.