Muharrem Karanfilci yazdı…
Hafta içi, Avrupa kupaları maçları oynandı. Keşke oynanmasaydı. Annemizin liginde, mangalda kül bırakmayan takımlarımız, Avrupa kupalarında hiçbir varlık gösteremediler. Demokraside, özgürlük alanlarında, yaşam standartlarında, eğitimde, ekonomide ve birçok alanda, her geçen gün Avrupa’dan uzaklaşan ülkemiz, futbolda da buna ayak uydurdu.
Çarşamba günü, Fenerbahçe’nin maçı vardı. Geçen hafta, ilk maçı Kadıköy’de 0-0 berabere tamamlayan temsilcimiz, rövanş maçında Portekiz’de, rakibi Benfica’ya 1-0 yenilerek, Şampiyonlar Ligi ön eleme maçında, kalifiye olamayarak elendi. Bundan sonra Avrupa macerasına, Avrupa Ligi’nde devam edecek.
Milyonlarca dolar yatırım yapan, Türk milletinin nazarında şaibeli Chobani gibi yoğurt firmasını sponsor yapıp, içine hıyarları serpiştirince, iyi cacık olacağına inanan Ali Koç, Kırşehir’de maden arayacağına, madenin öz kaynaklarda olduğunun, Türk evladının da bundan daha başarılı olunacağının idrakine varmalı. Uzun lafın kısası bu anlayışla, ne Fenerbahçe’den, ne Chobani’den bir cacık olmaz.
Yıllarca önce dönemin en popüler Teknik Direktörlerinden Joachim Löw, Fenerbahçe’de teknik direktörlük yapmıştı. Daha sonra, Alman Milli Takımı’nın başına geçti. Basın toplantısında bir Alman gazetecinin “Alman Milli Takımı’nda başarılı olabilecek misiniz, bu tecrübeye sahip misiniz” sorusu üzerine, Löw;, kendinden emin bir şekilde “Elbette başarılı olacağım, Ben Fenerbahçe gibi bir kulüpte çalıştım”, cevabını vererek, Fenerbahçe’de çalışmanın ne kadar zor olduğunu ima etmiş ve salonu gülümsetmişti.
Dünyanın en büyük teknik direktörlerinden olan Mourinho, Fenerbahçe’yi anlamaktan çok uzak, paranın büyüsüne kapılmış bir şekilde geldiği, Fenerbahçe’den kovuldu. Fenerbahçe’ye gelmeden önce; Fenerbahçe kimlerle çalışmış, iyi bir araştırma yapması gerekirdi.
Bir başka temsilcimiz Beşiktaş, daha önce Avrupa Ligi ön eleme maçı oynamıştı. Bu maçta savaşta olan Shakhtar takımına elenip, Konferans Ligi’ne düşen Beşiktaş, adını Lozan Barış Antlaşması ile sürekli hatırladığımız, İsviçre’nin Lousanne Futbol Takımı ile eşleşti. Bu maçta rakibini geçip, Lozan antlaşmasında olduğu gibi, taraftarı ile barışmayı amaçlayan Kara Kartal, alçak uçarak, tüylerini İnönü’nün yeşil çimlerine bıraktı. Kendi evinde 1-0 yenilerek, düşecek küme kalmayınca, Avrupa kupalarına veda etti. Çareyi hocanın kellesini uçurmakta buldu. Anlayacağınız savaşla anılan takımla da; barış da olan takımla da başarılı olamadı.
Göğsünde tek Atatürk resmi olan takımımız Samsunspor, Yunan ekibi ile eşleşmişti. İlk maçı Yunanistan’da öne geçtiği maçta, 2-1 yenilerek, umutlarını Samsun’a taşımıştı. Kuralar çekilmeden önce, Beşiktaş’ın elendiği Shakhtar takımını istiyoruz diye açıklama yapan Samsunspor Başkanı, Yunan ekibine yenilerek, Konferans Ligi’ne düştü. 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın arifesinde, Yunan rakibini eleyerek, Atatürklü armasıyla ironi yapacakken, hevesimiz kursağımızda kaldı. Samsunspor, Atina’ya çıkarma yapamadı.
Bir diğer temsilcimiz Başakşehir, Konferans Ligi ön eleme maçında, kendi sahasında yenildiği Romen ekibine, deplasmanda da yenilerek, Avrupa kupalarına veda etti. Ekonomik sıkıntılar yaşayan Romen ekibi Croiova, adeta her iki maçta da İstanbul Başakşehir ile “Başşak” geçti.
Ligde, 3 hafta da 3 teknik direktörün işine, son verildi. Şimdi annemizin liginde kavgalarımıza geri dönebiliriz. Sorunun yapısal olduğunun anlamadan, birbirimizi yıpratabiliriz. Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi Kürt, Arap Türk gibi yaklaşımların yerine, sosyal diretmeler ve yapay gündemleri Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş üzerine de kurgulayabiliriz. Kavga edip, can da verebiliriz.
Neye yarar… Siz kavganıza devam edin. Eskilerin dediği bir laf vardır. Tam da bu güne uygun sanırım.
“El aya çıkıyor, biz hala tezek yakıyoruz.”