Muharrem Karanfilci yazdı…
Ülke olarak tuhaf bir zamanın içinden geçiyoruz. Herkesin her konuda fikri var ama neredeyse hiçbir konuda net bilgi yok. Bir tarafta bilgi kirliliği, diğer tarafta sisler içinde kalan anlaşmalar, diplomatik temaslar, müphem açıklamalar… Derin bir çelişkinin tam ortasındayız. Kime inanalım? Neye güvenelim?
Gelin görün ki bir konuda hepimiz çok netiz: Vatan sevgisi.
Çünkü vatan, bizim için sadece bir toprak parçası değil; uğruna şehitler verdiğimiz, gelecek nesillere emanet bırakmakla sorumlu olduğumuz kutsal bir değerdir. Bu yüzden hangi anlaşma yapılırsa yapılsın, hangi protokol imzalanırsa imzalansın, her bir maddenin kırk kere düşünülerek masaya yatırılması gerekir. Çünkü bu sadece bugünün değil, doğmamış çocukların da meselesidir.
Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Amerika Birleşik Devletleri’ne bir ziyaret gerçekleştirdi. Ziyaret sonrası yapılan açıklamalar dikkat çekiciydi. Dikkat çekici olan açıklamaların içeriği ile birlikte, kaynağıydı. Zira biz bu anlaşmalarla ilgili bilgileri ne yazık ki kendi yetkililerimizden değil, Beyaz Saray’dan öğrenebildik.
En çarpıcısı da şu cümleydi:
“O bize istediklerimizi verecek, biz de ona meşruiyet vereceğiz.”
Şimdi sormak lazım:
Bu ülkenin Cumhurbaşkanı, halkın oylarıyla seçilmemiş midir? Meşruiyetini milletten almamış mıdır?
Millet bile olmayan; bir başka ülkenin başkanı, kadim bir milletin Cumhurbaşkanı’na nasıl “meşruiyet” verir?
Bu ifade, sadece siyasi bir densizlik değil, aynı zamanda Türk milletinin onuruna yapılmış bir hakarettir. Ve bu millet, bunu asla unutmayacaktır.
Ancak mesele burada da bitmiyor.
Cumhurbaşkanı yurda döndükten sonra Meclis açıldı, yasama yılı başladı. Bu süreçte muhalefetin tavrı da en az Beyaz Saray’ın söylemi kadar düşündürücüydü. Meclis açılışına katılmayan CHP ve İşçi Partisi dışındaki sözde muhalefet partileri, Cumhurbaşkanı ile çay içip sohbet ettiler. Fotoğraflar servis edildi. Gülüşmeler, espriler, kakara kikiri…
Peki soruyoruz:
Bu neyin görüntüsüydü? Temsil mi, teslimiyet mi?
Muhalefet partileri, adeta bir Stockholm Sendromu içinde hareket ediyor. Yani kendisini baskılayan güce karşı sempati besleyip onunla aynı masada bulunmayı bir “başarı” gibi pazarlıyor. Oysa muhalefetin görevi DEM’li çay içmek değil, hesap sormaktır.
O masada oturup sormanız gereken şunlardı:
– Bu anlaşmaların içeriği nedir?
– ABD’nin “meşruiyet” söylemi ne anlama geliyor?
– CAATSA yaptırımları kalkacak mı?
– F-16 ve F-35 programlarındaki son durum nedir?
– Türkiye’nin kıymetli madenleri, yer altı kaynakları, Gazze ve Filistin politikası masaya geldi mi?
Bunları sormuyorsanız, halkın temsilcisi değil, sistemin susturulmuş figüranlarısınız demektir.
Millet bu çelişkileri görüyor ve not ediyor.
Zira temsil yeteneğini kaybetmiş bir Meclis’te, milletin oyları bir partiden alınıp başka bir partiye taşınıyorsa, artık kimsenin “Ben muhalefetim” deme lüksü kalmamıştır. “Ben buradayım” diye resmin içine girmeye çalışmakla, çay içmekle, gülümsemekle bu iş olmaz. Mazinizde Altılı Masa gibi büyük bir kumpas, beraber yürüdüğünüz yollar, tutulmamış sözler var. Halk unutmuyor.
Şimdi size bir teşbihle bitirmek istiyorum.
Osmanlı döneminde bir kayıkçı varmış. Bu adam, Anadolu yakasından Avrupa yakasına yolcu taşırmış. Çapkınlığıyla meşhurmuş. Bir gün bir kadın arkadaş, bu dedikoduları duymuş ve “Ben nasıl bindiysem öyle inerim, bana bir şey olmaz,” diyerek kayığa binmiş. Kayıkçı gülerek kürekleri çekerken, iki de bir mırıldanıyormuş:
— Derler, derler…
Kadın dayanamamış:
— Neden gülüyorsun, ne derler kayıkçı?
Kayıkçı cevaplamış:
— Siz şimdi bu kayığa bindiniz ya… Vermeseniz de “verdi” derler!
Evet…
Bu yüzden, kimin kayığına bindiğinize dikkat edin.
Siyasette de, hayatta da…
(Hikâye için tüm kadınlarımızın ve bu konuda haklı olarak hassasiyet gösteren tüm insanlarımızın affına sığınırım. Umarım, hiçbir şeyin aslında göründüğü gibi olmadığı ve maruz kaldığımız haksızlıklar konusunda da farkındalık oluşturur).