Muharrem Karanfilci yazdı…
Bazen bir ülkenin futbol sahasındaki görüntüsü, o ülkenin futbol yönetiminin aynasıdır. Bazen skor tabelası, basın toplantılarından daha fazla şey anlatır. Bazen de 90 dakika, yıllardır anlatılan masalların sonunu getirir.
Belçika 3, Türkiye 0… Üç gol. Sıfır puan. Ve yine bol miktarda açıklama… Bizim futbolumuzda nedense maç bittikten sonra futbol hiç bitmiyor. Asıl maç ondan sonra başlıyor. Herkes doğal olarak konuşuyor. Bir tek futbol konuşmuyor!
Türkiye, UEFA Uluslar Ligi A Grubu’nda önce Fransa’ya 1-0, ardından İtalya’ya 4-1, şimdi de Belçika’ya 3-0 yenildi. Üç maçta sekiz gol yedik, yalnızca bir gol atabildik ve henüz puan alamadık. Biz bu filmi daha önce Dünya Kupası’nda gördük mü? Gördük. Aynı filmi aynı kişiler mi oynadı? Evet, yine aynı kişiler sahnedeydi. Peki, değişen ne oldu? Hiçbir şey! Aynı kişilerle daha kaç film çevireceğiz? Farklı bir sonuç mu bekliyoruz? Neyi zorluyoruz?
Montella, maçtan önce futbolcuların haksız eleştirildiğini söyledi. Haklı olduğu taraflar elbette olabilir. Çünkü sahaya çıkan her futbolcuyu tek tek suçlamak kolaycılıktır. Ancak futbolun da bir matematiği vardır: Üç maç… Üç mağlubiyet… Yenilen sekiz gol… Atılan bir gol… Sıfır puan… Bu matematiğin içinde yalnızca futbolcuları suçlamak ne kadar yanlışsa, teknik direktörü, federasyonu ve sistemi tartışmanın önünü kapatmak da o kadar yanlıştır.
Çünkü Millî Takım, yalnızca sahaya çıkan on bir futbolcudan ibaret değildir. Millî Takım bir sistemdir. O sistemin başında teknik direktör vardır. Üstünde federasyon, arkasında altyapı, önünde hedef vardır. Bütün bunların üzerinde ise Türk futbolunun yönetim anlayışı bulunur.
Bir zamanlar futbolun meşhur bir sözü vardı: “Galibiyetin bin babası vardır, mağlubiyet öksüzdür.” Montella da bu sözü bize yeniden hatırlattı. Fakat bizim futbolumuzda işler biraz daha farklı. Bizde mağlubiyetin de babası vardır. Bu kez sorumluluk, teknik direktörle federasyonun kapısına dayanıyor.
A Ligi’ne alışık değilmişiz! Doğrudur. Türkiye, tarihinde ilk kez UEFA Uluslar Ligi A Ligi’nde mücadele ediyor. Fakat Avrupa’nın en üst seviyesinde oynamaya alışık olmamak, o seviyede futbol oynayamamayı sonsuza kadar açıklayan bir mazeret olamaz. A Ligi’ne çıktıysanız A Ligi’ndeki takımlarla oynayacaksınız. Fransa gelecek, İtalya gelecek, Belçika gelecek. Sonra çıkıp “Bunlar çok güçlü.” diye şaşırmanın ne anlamı var?
Bu, üniversiteye girip derslerin zor olduğundan şikâyet etmeye benziyor. Üstelik biz yıllardır “Avrupa’nın en iyileriyle yarışacağız.” demiyor muyuz? Soruyorum, demiyor muyuz? Diyoruz! O zaman yarış başlayınca neden koşmak yerine rakibin ayakkabısına bakıyoruz?
Belçika maçında da aynı tablo karşımızdaydı. Rakip, zaman zaman topu bize bıraktı. Biz de topa sahip olduk. Ancak topun bizim ayağımızda olması, futbolun da bizim kontrolümüzde olduğu anlamına gelmiyordu. Topa sahip olmakla oyuna sahip olmak aynı şey değildir. Pas yapmakla oyun kurmak aynı şey değildir. Rakip yarı sahada görünmekle pozisyon üretmek aynı şey değildir. Futbolun en acı tarafı da burada başlıyor. İstatistiklerde top sizin olabilir ama skor tabelası rakibindir. Çünkü futbolun sonunda kupaları istatistikler değil, sahadaki sonuçlar kazandırır.
Başarı varsa “Biz yaptık.” Başarısızlık varsa “Çocuklar sahadaydı.” Başarı varsa sistem vardır. Başarısızlık varsa şanssızlık… Başarı varsa proje vardır. Başarısızlık varsa “Daha zaman var.” Ne güzel memleket!
Futbolda kriz yönetiminin en kolay yolu, zaman kazanmaktır. Biraz daha zaman, biraz daha sabır, biraz daha kredi… Sonra yine “Geleceğin takımını kuruyoruz.” Gelecek bizim futbolda nedense bir türlü gelmiyor! Asıl mesele de burada. Biz Türk futbolunda sürekli geleceği konuşuyoruz: Genç takım, yeni jenerasyon, yeni yapılanma, yeni sistem, yeni hedef… Ama bir türlü bugünü oynayamıyoruz. Sanki gelecek dediğimiz şey bir futbolcunun bonservisi gibi: Bugün kötü ama ileride değerlenir!
Bu ülkenin futbolcusunda yetenek var kardeşim… Bunu inkâr etmek mümkün değil. Avrupa’nın önemli kulüplerinde oynayan, dünyanın büyük sahnelerinde kendisini gösteren oyuncularımız var. Arda Güler gibi, Ferdi Kadıoğlu gibi futbolcularımız var. Avrupa’da forma giyen daha nice oyuncumuz bulunuyor. Dolayısıyla mesele artık “Türkiye’de futbolcu yok.” meselesi değildir. Mesele, eldeki futbolcu kalitesinin nasıl bir takım yapısına dönüştürüldüğüdür.
Bireysel yetenek ile takım organizasyonu arasında kocaman bir uçurum varsa, o uçurumun sorumluluğunu yalnızca futbolcuya yükleyemezsiniz.
Şimdi yine aynı filmi izleyeceğiz. İstifa sesleri yükselecek, federasyonun tavrı konuşulacak, futbolcuların performansı tartışılacak. Sonra önümüzdeki maçın heyecanı başlayacak ve Türk futbolu yeniden umutlanacak. Çünkü bizim futbolumuzun en güçlü oyuncusu, hiç kuşkusuz, umuttur! Ne kadar yenilirsek yenilelim umutlanıyoruz. Ne kadar kötü oynarsak oynayalım, “Bir sonraki maça bakacağız.” diyoruz. Ne kadar sistemsiz olursak olalım, “Bu jenerasyon çok iyi.” diye kendimizi teselli ediyoruz.
İşte burada Millî Takım ile Türk futbolunun genel yapısı birbirine bağlanıyor. Ben artık buna yalnızca futbol meselesi diyemiyorum. Çünkü futbolun içinde futbol dışı o kadar çok şey var ki… Hakem tartışmaları… Kulüp başkanlarının bitmeyen adalet çağrıları… Bahis iddiaları… Şike tartışmaları… Federasyon kavgaları… Kurullar, cezalar ve sürekli birbirini suçlayan futbol aktörleri… Sonunda herkesin kendisini mağdur ilan ettiği bir futbol düzeni!
Mesele, Türk futbolunun kendisine hangi soruları sorduğudur. Benim sorum çok basit: Biz gerçekten ne yapmak istiyoruz? A Ligi’nde kalmak mı? Avrupa’nın üst düzey takımlarıyla yarışmak mı? Dünya Kupası’nda başarı elde etmek mi? Avrupa Şampiyonası’nda derece yapmak mı? Yoksa her turnuvaya katılıp ardından “Önümüzdeki maçlara bakacağız.” demek mi? Eğer hedef büyükse, hesap da büyük olmak zorundadır. Büyük hedeflerin küçük mazeretleri olmaz.
Belçika bizi üçledi. Ama mesele üç gol yemek değil. Mesele, üçüncü golden sonra bizim hâlâ neyi savunacağımızı bilemememiz. Ben artık geleceği savunmak istemiyorum. Çünkü Türk futbolunun geleceği, yıllardır bugünün arkasına saklanıyor. Her başarısızlığın önüne “gelecek” kelimesini koyuyoruz. Ancak geleceğin de bir sabrı var.
Belki de artık soruyu değiştirmek gerekiyor. “Buradan nasıl çıkacağız?” Çünkü Türk futbolunun asıl maçı daha başlamadı. Üstelik o maçın rakibi Belçika, İtalya veya Fransa değil. Rakip, yıllardır değişmeyen futbol aklımız!
O akıl değişmedikçe, ister Montella olsun ister başka bir teknik direktör; ister mevcut federasyon olsun ister başka bir yönetim… Sonuç değişsin diye beklemek, aynı filmi tekrar tekrar izleyip finalinin değişmesini ummaktan farksızdır. Biz futbolu değiştirmeden yalnızca futbolun kahramanlarını değiştiriyoruz. Sonra da her yenilgiden sonra bir suçlu arıyoruz.
Mağlubiyetin babasını bulmaya çalışıyoruz.
Oysa belki de gerçek sorun şudur: Bu futbolun babası çok, sahibi yok!










