Muharrem Karanfilci yazdı…
Eskiler bilir; 1980’lerin başından başlayarak 2000’li yılların sonuna kadar devam eden, “kuş serisi” arabalar vardı. Şimdi üretimi durdu. Onun için isim yazmada bir sakınca olmadığını düşünüyorum. Hâlâ trafikte varlığını sürdürenler var. Kimileri de hurda teşviki çıkarılmasını bekliyor. Serçe, Şahin, Doğan, Kartal ismiyle yıllarca milletimize hizmet etti mi diyeyim, yoksa araba diye milletin gözünü mü boyadılar, bilemedim.
Bunu şimdilerde gizli tanık isimlerine benzetiyorum. Meşe, Ladin, Çınar, Zeytin gibi ağaç isimleri bana hep bu kuş isimlerini çağrıştırır. Bu şekilde bir şeyleri adlandırmak, bir devlet politikası mıdır? “Buradan devam edelim, seriye bağlayalım,” düşüncesi size de çok özensiz ve saygı çerçevesinin dışında gelmiyor mu? “Halk nasıl olsa biz ne verirsek satın alır,” mantığının içinde, biraz da pis pis bir gülüş yok mu? Derin felsefe…
Neyse efendim; 90’ların başında insanımız ithal arabalarla tanışmaya başlayınca, bu araçların popülaritesi kalmadı. Zaman içinde de üretimleri durdu. Şimdi yedek parçalarını bulmak için bile sanayi sanayi gezmek gerekir.
İşte bu kuş serisi araçlardan, en çok Şahin ile Doğan birbirine benzerdi. Doğan arabası, Şahin’e göre özellikleri itibarıyla daha çok tutulurdu. Elbette fiyatı da biraz daha pahalıydı. Doğan arabasına sahip olmak, çok da havalı bir şeydi. Hatta makam arabası ya da “Resmi Hizmete Mahsustur” yazısıyla kamuda bile kullanılırdı. Şimdi o da kalmadı.
Doğan arabasını alamayanlar ya da parası yetmeyenler, illa araba alacaklarsa gider Şahin alırlardı. Ona da modifiye yaptırır, hatta motoruna sanayiden çıkma Doğan motoru taktırırlar, Doğan arabasına benzetirlerdi. Böylece aynı havayı ve performansı yakalayacaklarını düşünürlerdi.
Elbette günü gelince de satarlardı. O dönemler internet filan yoktu tabii… Dijital ortamda bir şey satmak, insan aklının dışındaydı. Aracını satacak olanlar gazetelere ilan verirdi. Gazetelerin ilan sayfası diye, ayrıca bir bölüm olurdu. Araba alacak olanlar da o ilanlara bakardı.
İşte o ilanlarda en çok “Doğan görünümlü Şahin” başlığı atılırdı. Hemen hemen her Şahin arabası olan, satacağı zaman bu başlığı kullanırdı. Meşhur sözdü. Bir şeyi bir şeye benzetmek anlamında hâlâ kıyıda köşede kullanılır.
Bildiğiniz üzere Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD’de Trump’la görüştü. Şu meşhur CAATSA yaptırımları ile ilgili olarak da görüşme yapıldığı açıklandı. Ardından Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da açıklama yaptı.
Bildiğiniz üzere, S-400 hava savunma sistemlerini Rusya’dan aldıktan sonra, beşinci nesil savaş uçağı F-35 ortaklığı programının dışına atılmıştık. CAATSA yaptırımları sonucu da dördüncü nesil F-16 savaş uçaklarının revize edilmesi ve yenilerinin tedarikiyle ilgili olarak ülkemize ambargo konulmuştu.
Yapılan bu tarihi hatanın giderilmesi, uzlaşılması konusunda diyalog kurup görüşmelerin yapılması gerekirken, biz burnumuzdan kıl aldırmayıp, yalandan delikanlılık yapmaya karar verdik.
“Biz de o zaman kendi muharebe uçağımızı kendimiz yaparız,” diyerek, seçimler öncesi tribünlere oynayıp, yüzde yüz yerli ve millî uçağımız Kaan’ı uçurduk. Biz göklerde, bayramlarda Kaan uçağını beklerken, Hakan Fidan’ın açıklamasıyla bunun uçurmak değil, üfürmek olduğunu anladık.
Meğerse yüzde yüz yerli ve millî diye tanıtılan Kaan uçağına, F-16 motoru takılacakmış. Onu da ABD vermiyormuş. Yani uçak filan yok ortada…
İşin daha da tuhaf tarafı, bir de olmayan bu uçaklardan Endonezya’ya 48 adet satmışız. Bu satışın ya da anlaşmanın bir teslim süresi vardır herhalde… Bir de durduk yere, giderayak Endonezya’ya tazminat filan ödemeyelim!
Tıpkı Doğan görünümlü Şahin gibi, Kaan görünümlü F-16 uçağımız olacakmış. Bu uçağın, Doğan arabası gibi çıkma motoru filan da yok ki, gidip bir yerlerde taktıralım da uçsun… Kaan nasıl uçar, bilmem. İşin uzmanları çalışıyordur mutlaka… Bildiğim bir şey varsa, o da uçan şeyin milletin vergileri, umudu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin saygınlığı olduğudur.
Hayal kırıkları ülkesi güzel ülkemde, yine elimiz böğrümüzde, hevesimiz kursağımızda kaldı. Yok, olmaz. İllaki her işimiz böyle çetrefilli olacak.
Evet, bu da gol olmadı.
Yine kandırıldık.
Sayın Karafinci yazınızdaki “Yapılan bu tarihi hatanın giderilmesi….” cümlesindeki hata olarak tanımladığınız şeyi açıklayabilir misiniz?