Muharrem Karanfilci yazdı…
Tarih bazen kendini tekrar etmez; sadece kılık değiştirir. Bir zamanlar doğudan gelen atlıların acımasız gölgesi düşerdi bu topraklara… Şimdi ise aynı gölgeler, kepçelerin, ekskavatörlerin, sondaj kulelerinin metalinde; imza atılan masaların çaresiz başlarında uzuyor.
İstilanın biçimi değişti. Ama niyeti asla değişmedi. Anadolu, tarih boyunca birçok istilaya maruz kaldı. Moğollar istila etti mesela… 13. yüzyıldan beri hâlâ söylenir. İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan da istila etti İstiklal Harbi sürecinde… Çekirgeler bile istila etti bu vatanı… Ama şimdiye kadar böylesi ne görüldü ne duyuldu. Elbet tarih; bu şeklini de yazacak, bu şeklini de konuşacak.
İliç’te toprağın altına inmek için önce toprağın üstünü yok saydılar. Sonra bir gün o toprak, sessizce değil, haykırarak çöktü. Bu sadece bir felaket değildi; yıllarca “olmaz” denilenin “olabilir” diye zorlanmasının sonucuydu. Doğa, kendisine yapılanı geri verdi. Ama bedelini yine insan ödedi. Yine doğa ödedi.
Akbelen Ormanı’nda ağaçlar kesilirken çıkan ses yalnızca motorların uğultusu değildi. O ses, bir ülkenin vicdanının törpülenme sesiydi aynı zamanda… Ormanı korumaya çalışan insanlar, bir ağacın kökü kadar değerli görülmedi. Çünkü bu yeni düzende kök salmak değil, sökülmek makbuldü. İkizköy’de insanlar evlerini değil, hatıralarını savundu. Ama karşılarında sadece bir şirket yoktu. Karşılarında, kararın çoktan verildiğini hissettiren bir düzen vardı. İtiraz edenin “engel”, direnenin “tehdit” sayıldığı bir düzen… Üstelik bu düzen, devletin polisi ve jandarmasıyla zorla sağlanmaya çalışıldı.
Giresun yaylalarında henüz her şey olup bitmiş değil. Ama haritalar çoktan çizildi. Bir yer “potansiyel” ilan edildiğinde, aslında kaderi de ilan edilmiş olur. Çünkü bu çağda bir yerin değeri, üzerinde yaşayanlarla değil; altından çıkarılacak olanla ölçülüyor. Ancak vatan dediğimiz kutsallık, topraktan ne çıkardığınla değil, toprağın üstündekiyle ölçülür. Vatanı sevmek; ağacını, kurdunu, kuşunu, börtü böceğini sevmekle başlar. Altından ne çıkardığını üç beş şirkete satmakla değil.
Ve bütün bu hikâyelerde değişmeyen bir sahne vardır: Bir tarafta toprağını savunan insanlar, diğer tarafta o toprağı “kaynak” olarak görenler. Ve daha nice madene açılan alanlar… Vatanın fiilî toprakları, maden şirketlerinin istilası altında can çekişiyor. Yaşam alanları yok edilirken insanların tapularına el konuyor. Bu istila değil de nedir ki? Bu zulmü bu vatana Moğol yapmış mıdır ki?
Ama asıl kırılma noktası burada da değil. Bana kalırsa asıl kırılma, gücün tarafını seçtiği yerde başlıyor. Bir zamanlar halkı korumak için var olan güç, bugün halktan korunması gereken bir şeye dönüşüyorsa; orada sadece adalet değil, anlam da yer değiştirmiştir. Üniformalar artık bir güven hissi değil, bir mesafe yaratıyorsa; bu sadece bir güvenlik meselesi değildir.
Bu, bir rejim meselesidir. Bir tercih meselesidir. Bir taraf olma meselesidir.
Moğol istilasında şehirler, köyler yakıldı. Bugün kimse ateş yakmıyor. Buna gerek de yok. Çünkü daha etkili bir yöntem bulundu: Yavaş yavaş yok etmek. Parça parça, itirazı bastıra bastıra, alıştıra alıştıra…
Önce bir ağaç kesilir. Sonra bir orman… Sonra bir köy boşalır. Sonra bu normalleşir.
İşte istilanın en tehlikeli hâli budur: Yani normalleştiği andır. Çünkü o andan sonra kimse “neden” diye sormaz. Sadece “sırada neresi var?” diye bekler. Ve belki de bu yüzden artık istilayı tanımakta zorlanıyoruz. Çünkü o, kapıya dayanmıyor; içeri çoktan girmiş oluyor.
Şimdi geriye tek bir soru kalıyor: Bu topraklarda yaşayanlar, kendi öz yurtlarında ne zaman yabancıya dönüştü de topraklarından sürülme noktasına gelindi?
Herkes olan bitene teslim olmuş halde herkes sanıyor ki iktidar değişecek ve iktidar değişince de bu talan sona erecek.