Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. Utanmazlığın arkeolojisi: Ahlakın çöküşü ve siyasalın nihilizmi

Utanmazlığın arkeolojisi: Ahlakın çöküşü ve siyasalın nihilizmi

featured

Şahin Filiz yazdı…

İnsanlık tarihinin en kadim duygularından biri olan “utanç”, sadece bireysel bir mahcubiyet değil, aynı zamanda toplumu bir arada tutan en ince ve en güçlü zardır. Utanç, bireyin kendi eylemini bir “ötekinin” gözünden, toplumun ortak vicdanı ve hukukun evrensel terazisi önünde tartmasıdır. Ancak geçtiğimiz günlerde bir siyasetçinin, liyakat ve ehliyetin hiçe sayılmasına yönelik eleştirileri “Evet, utanmıyoruz; yaptıklarımızla gurur duyuyoruz” şeklinde karşılaması, bu zarın sadece yırtıldığını değil, yerine hiçbir insani değerin ikame edilmediği derin bir “ahlaki boşluğun” hüküm sürdüğünü ilan etmiştir. Bu ifade, sıradan bir siyasi itirafın ötesinde, toplumsal dokuyu çürüten, hukuku buharlaştıran ve bireyi kendi içinde bir savaş alanına çeviren “Utanmazlığın Arkeolojisi”ne dair bize dehşet verici veriler sunmaktadır.

 NİETZSCHECİ BİR PERSPEKTİF: KÖLE AHLAKININ İKTİDARI VE HINÇ KÜLTÜRÜ

Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü’nde “Efendi Ahlakı” ile “Köle Ahlakı” arasındaki ontolojik uçurumu anlatırken, köle ahlakının temelinde “ressentiment” (hınç) duygusunun yattığını belirtir. Köle ahlakı, kendi değerlerini yaratamaz; o sadece kendinden olmayan her şeyi “kötü” ilan ederek var olur. Bugün liyakati hor gören, ehliyeti dışlayan ve sadakati tek geçer akçe kılan siyasal İslamcı çizgi, tam da bu Nietzscheci “köle ahlakı”nın modern bir tezahürüdür.

Bu anlayışta liyakat, “eski düzenin” veya “seçkinlerin” bir argümanı olarak görülür ve bu nedenle ona karşı bir hınç beslenir. “Utanmıyoruz” çığlığı, aslında bu hıncın bir zafer nidasıdır. Kendi yetersizliğini, liyakatsizliğini ve etik dışı eylemlerini “dava” veya “kutsal amaç” maskesiyle örten bu zihin yapısı, Nietzsche’nin deyimiyle değerleri tersyüz etmiştir (Umwertung aller Werte). Onlar için artık dürüstlük bir saflık, hırsızlık bir “ganimet”, liyakatsizlik ise “bizden olanın hakkı” haline gelmiştir. Utanmazlık, bu tersyüz edilmiş değerler sisteminde bir “erdem” olarak pazarlanır. Çünkü utanmak için, üzerinde mutabık kalınan bir “üst ahlak” gerekir; oysa bu anlayışta ahlak, sadece siyasal iktidarı koruyan bir kalkandır.

HEGELCİ YARILMA: MORALİTÄT VE SİTTLİCHKEİT’IN ÇÖKÜŞÜ

Hegel, ahlakı iki temel düzlemde ele alır: Bireysel, öznel ahlak (Moralität) ve toplumsal, kurumsal etik yaşam (Sittlichkeit). Hegel’e göre bir toplumun sağlıklı işleyebilmesi için bireyin vicdanı ile toplumun yasaları ve kurumları arasında bir uyum olması gerekir. Ancak siyasetin diliyle şekillenen din temelli ahlak anlayışı, bu iki alanı birbirinden kopararak bireyi korkunç bir içsel savaşa sürükler.

Hegel, tutkuların ve pratik aklın önemini göz ardı eden, sadece formel ilkelere (veya dogmalara) dayanan bir ahlakın, insan doğasıyla çatışacağını savunur. Siyasal İslamcı söylemde ahlak, Tanrı’ya ve dine bağlanarak “dokunulmaz” bir alana çekilirken, pratik yaşamda bu ilkelerin tam zıddı eylemler (yolsuzluk, kayırmacılık, adaletsizlik) sergilenmektedir. Bu durum, bireyin bir tarafının diğeriyle sürekli mücadele ettiği, benliğin parçalandığı bir “şizofrenik” hal yaratır.

Bu yarılma, toplumsal düzeyde “sosyal psikolojik hastalıklara” neden olur. Din temelli ahlak iddiasıyla iktidara gelenlerin, uyuşturucu kullanımının yaygınlaşması, grup seks skandalları ve sistematik hırsızlıklar gibi ağır toplumsal çürümeler karşısında “utanmıyoruz” diyebilmesi, Hegel’in uyardığı o “vicdanın boş kibri”nin en uç noktasıdır. Birey, “Tanrı beni affeder” veya “Bu eylem davamıza hizmet ediyor” diyerek kendi içindeki ahlaki denetim mekanizmasını yok eder. Sonuç hem bireysel hem de toplumsal düzeyde bir “ahlaki anomi” ve nihilizmdir.

 TANRI KAYNAKLI AHLAKIN SİYASAL İSTİSMARI VE HUKUKUN SONU

Ahlakın kaynağını salt dine ve Tanrı’ya bağlayan, ancak bu bağı siyasal çıkarlarına göre eğip büken anlayış, hukukun üstünlüğü kavramını da anlamsızlaştırır. Eğer ahlakın tek referansı “yorumlanabilir” bir dinsel metin veya “kutsanmış” bir siyasi liderse ya da liderlerse, o zaman hukuk sadece bir araç haline gelir. “Utanmıyoruz” diyen zihniyet, aslında “Biz hukuktan ve toplumsal denetimden muafız” demektedir.

Bu noktada ahlak ile hukuk arasındaki ilişki kopar. Hukuk, ahlakın toplumsal sözleşmeye dökülmüş, herkes için eşit işleyen formudur. Ancak “Tanrı kaynaklı ahlak” iddiası siyasetin elinde bir silaha dönüştüğünde, hukuksuzluk bir norm haline gelir. Yolsuzluk yapanın “alın teri”, hırsızlık yapanın “hizmet bedeli” olarak görüldüğü bir sistemde, hukukun adaleti sağlaması imkansızdır. Bu durum, toplumdaki adalet duygusunu yıpratarak “insanın ahlaksal birey olma vasfını” elinden alır. İnsanlar artık neyin doğru neyin yanlış olduğunu evrensel ilkelerle değil, güce olan yakınlıklarıyla ölçmeye başlarlar.

TOPLUMSAL PATOLOJİ: ÇÜRÜMENİN ESTETİĞİ VE SOSYAL YIKIM

Liyakatin dışlandığı, “utanmazlığın” bir siyasal strateji olarak benimsendiği toplumlarda, yozlaşma sadece siyasetle sınırlı kalmaz; toplumsal dokunun her hücresine sirayet eder. Uyuşturucu madde kullanımının artması, cinsel yozlaşmanın (grup seks vb. skandalların muhafazakâr kimlikler altında yaşanması) ve hırsızlığın sıradanlaşması, bu “anlam kaybının” doğal sonuçlarıdır.

Birey, tepedeki otoritenin “utanmıyoruz” diyerek en temel ahlaki normları çiğnediğini gördüğünde, kendi yaşamında da hiçbir kısıt tanımamaya başlar. Eğer başarı çalışmaya, liyakate ve erdeme bağlı değilse; o zaman “en kısa yoldan hazza ulaşmak” tek amaç haline gelir. Bu, toplumu ayakta tutan “gelecek inşası” idealini yıkar. Yerine, günü kurtarmaya çalışan, etik kaygıları olmayan, ruhsal olarak hastalıklı bir kitle bırakır. Siyasal İslamcı temelli ahlak anlayışının, bu çatışmalarla bireyi baş başa bırakması, toplumda derin bir sinizm ve boşluk duygusu (nihilizm) yaratır.

 UTANCI YENİDEN KEŞFETMEK

“Utanmıyoruz” demek, aslında “Biz artık insanlık ailesinin ortak değerlerine ait değiliz” demektir. Bu söylem, sadece liyakati değil, insanın insan olma onurunu da hedef almaktadır. Hegel’in işaret ettiği içsel barışın ve Nietzsche’nin hayal ettiği değer yaratabilen özgür insanın önündeki en büyük engel, bu köle ruhlu, hınç dolu ve kutsalı kendi kirliliğine kalkan eden anlayıştır.

Utanmazlığın arkeolojisi bize göstermektedir ki; ahlakın olmadığı yerde hukuk, hukukun olmadığı yerde adalet, adaletin olmadığı yerde ise insan yoktur. Toplumsal ve psikolojik çöküşten kurtulmanın tek yolu, ahlakı dinsel veya siyasal tahakkümden kurtarıp, onu yeniden evrensel insanlık onuru, dürüstlük ve liyakat temelinde inşa etmektir. Utanma duygusunu yitirmiş bir toplum, bir yığın olmaktan öteye gidemez. Bizim ihtiyacımız olan, yaptıklarından gurur duyan liyakatsizler değil; yapmadığı haksızlıklar için bile sorumluluk hisseden, erdemli ve “utanan” bireylerdir. Çünkü ancak utanan insan, dünyayı daha iyi bir yer yapma iradesine sahiptir.

“Allah her türlü utanmazlığı, kötülüğü, ve azgınlığı yasaklar. Düşünüp ders almanız için size böyle öğüt verir.” (Nahl, 90).

Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” (Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 6; İbni Mâce, Zühd 17)

Utanmazlık, kötülük ve azgınlık, “Türk Milleti’ne ve Cumhuriyetimize yönelik üç temel tehdidi özetlemektedir.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

  1. “ahlakın olmadığı yerde hukuk, hukukun olmadığı yerde adalet, adaletin olmadığı yerde ise insan yoktur.”ülkemizde olduğu gibi..

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!