Şahin Filiz yazdı…
“Bediüzzaman, öyle bir makamdadır ki; onun ilmi doğrudan doğruya ilham-ı Rabbanîdir. O, Ankara’da Meclis’in göbeğinde Mustafa Kemal’e parmağını sallayarak ‘Namaz kılmayan haindir!’ diyebilen, kâinatın tılsımını çözmüş bir allame-i cihandır.”
Necip Fazıl Kısakürek (Son Devrin Din Mazlumları)
HAYATI
Said-i Nursi, 1878 yılında Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde dünyaya gelmiştir. Çocukluk ve gençlik yıllarında bölgedeki çeşitli medreselerde kısa süreli ve parça parça eğitimler almış, hiçbir kurumda tam bir icazet alacak kadar uzun süre kalmamıştır; ancak bu dönemde gösterdiği ezber kabiliyeti nedeniyle kendisine çevresi tarafından “Bediüzzaman” lakabı verilmiştir. 1907 yılında İstanbul’a gelerek Doğu Anadolu’da dini ve fenni ilimlerin birlikte okutulacağı Medresetü’z-Zehra adlı bir üniversite kurma hayalini II. Abdülhamid’e sunmaya denemiş, ancak bu girişimi saray tarafından şüpheyle karşılanarak akıl hastanesine gönderilmesi ve ardından hapis süreciyle sonuçlanmıştır. İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihad-ı Muhammedî Fırkası içinde yer almış, 31 Mart Vakası’na karıştığı iddiasıyla Divan-ı Harp’te yargılanmış ancak beraat etmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas cephesinde milis alay komutanı olarak görev yapmış, Ruslara esir düşerek Kostroma’ya gönderilmiştir. Esaret dönüşü İstanbul’da Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye üyeliğine atanmıştır. Cumhuriyet’in ilanı ve laik reformlar sonrası, devletin dinsel otoriteyi tasfiye etme ve devlet ile din işlerini birbirinden ayırma politikalarıyla çatışmış; 1925 Şeyh Sait İsyanı sonrası tedbir amaçlı Burdur, Barla, Kastamonu ve Emirdağ gibi şehirlerde zorunlu ikamete tabi tutulmuştur. Bu sürgün yıllarında yazdığı ve Risale-i Nur adını verdiği külliyat etrafında bir cemaat yapısı oluşturmuş ve 1960 yılında Urfa’da ölmüştür.
ÖVGÜLER
Said-i Nursi, gerek kendi yazdığı metinlerde gerekse müritlerinin oluşturduğu literatürde beşerî sınırların ötesinde, mitsel bir figür olarak takdim edilir. Taraftarlarına göre o, “Asrın Müceddidi” (din yenileyicisi) ve “Manevi Bir Güneş”tir. Hakkındaki en büyük abartılardan biri, eğitim hayatına dairdir; klasik medrese eğitiminde 15-20 yılda öğrenilen 90 ana kitabı sadece üç ayda ezberlediği ve kimseden ders almadan tüm ilimlere vakıf olduğu iddia edilir.1 Müritleri, onun yazdığı Risale-i Nur külliyatının “Arş-ı Azam”dan (İlahi Makamdan) ilhamla yazıldığını, bu kitapların bizzat Kur’an’ın bu yüzyılın bir mucizesi olduğunu ve Nursi’nin kaleminden dökülenlerin hata payı barındırmadığını savunurlar.
Sloganlaşmış ifadeler arasında onun “İdam sehpalarında dahi davasından dönmeyen bir kahraman” olduğu ve “Rus Başkomutanı Nikola Nikolaviç’e ayağa kalkmayarak ölümü göze aldığı” efsanesi sıkça anlatılır.2 En dikkat çekici ve siyasileşmiş övgü ise, 1922 yılında Ankara’da Mustafa Kemal Atatürk’e karşı sergilediği iddia edilen “paylama” hadisesidir. Nurcu kaynaklara göre Nursi, Meclis’te Atatürk’e parmağını sallayarak namaz kılmadığı için hakaret etmiş ve onu dize getirmiştir.3 Ayrıca, onun laik cumhuriyet rejimine karşı mücadelesi “zındıka komitelerine karşı bir cihad” olarak tanımlanır ve her türlü doğa olayının (depremler, yağmurlar, seller, heyelanlar) onun risalelerinin okunmasına veya yasaklanmasına göre şekillendiği gibi akıl dışı kerametler kendisine atfedilir.4
TARİHSEL GERÇEKLİK
Said-i Nursi hakkında anlatılan menkıbevi hayat hikayesi, arşiv belgeleri ve tarafsız tarih incelemeleriyle karşılaştırıldığında, karşımıza sistemli bir şekilde inşa edilmiş bir “dinî-politik figür” çıkmaktadır. Bu bölümde, Nursi hakkındaki mitsel anlatılar çözümlenecek ve tarihsel gerçeklikler kaynaklarıyla sunulacaktır.
ATATÜRK’Ü “PAYLADIĞI” YALANI VE ANKARA DÖNEMİ GERÇEKLERİ
Nurcu literatürün en merkezi efsanesi, Nursi’nin 1922 sonunda Ankara’ya geldiğinde Mustafa Kemal Atatürk’ü “payladığı” iddiasıdır. İddiaya göre Nursi, Meclis’te namaz kılmayan milletvekillerini eleştirmiş, Atatürk buna sinirlenerek onu odasına çağırmış, Nursi ise Atatürk’e “Paşa, paşa! İmandan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan haindir!” diye bağırmıştır.5
Tarihsel Analiz: Bu iddia, hiçbir resmi Meclis tutanağında, o dönemin gazetelerinde veya o an orada bulunan yüzlerce mebusun anılarında (muhalif Kazım Karabekir dahil) yer almaz. Mustafa Kemal Atatürk gibi otoritesi sarsılmaz bir liderin, yeni kurulmuş bir devlette kendisine parmak sallayan birine sessiz kalması tarihsel mantığa aykırıdır. Gerçekte ise Nursi, Ankara’ya “milli bir kahraman” olarak değil, Doğu Anadolu’daki dini nüfuzunu kullanarak yeni devlette “Şeyhülislamlık” benzeri bir makam kapmak amacıyla gelmiştir. Ancak Atatürk ve kadrosu, laik ve modern bir devlet inşasında Nursi’nin orta çağdan kalma önerilerini ciddiye almamışlardır. Nursi, Ankara’da beklediği ilgiyi ve makamı bulamayınca, yaşadığı büyük hayal kırıklığını müritlerine bir “dik duruş” hikayesi olarak pazarlamıştır. Onun “namaz beyannamesi” yayınladığı doğrudur; ancak bu bir “paylama” değil, Meclis’teki muhafazakâr kanadı yanına çekerek siyasi güç elde etme çabasıdır.6
RUS BAŞKOMUTANI NİKOLA NİKOLAVİÇ EFSANESİ
Nursi’nin Rus esaretindeyken Başkomutan Nikola Nikolaviç’in önünde ayağa kalkmadığı için idam kararı verildiği, ancak namazdaki huşusu sayesinde komutanın etkilenip karardan vazgeçtiği anlatısı, Nurculuğun temel kahramanlık kurgularındandır.
Tarihsel Analiz: Rus askeri arşivlerinde veya o dönemde Nursi ile aynı kamplarda (Kostroma) kalan diğer Osmanlı subaylarının anılarında böyle bir olaya dair tek bir iz yoktur. Dönemin Rus gazetelerinde de “Osmanlı aliminin cesareti” gibi bir haber yer almamıştır. Bu hikâye, Nursi’nin kendi yazdığı Tarihçe-i Hayat‘ta mitsel bir otorite kurmak için kurguladığı bir senaryodan ibarettir. Gerçek esaret hayatı, dönemin uluslararası anlaşmaları çerçevesinde sıradan bir subay esareti olarak geçmiştir.7
BİLİMSEL DEHA VE “90 KİTABI 3 AYDA EZBERLEME” İDDİASI
Nursi’nin üç ayda tüm İslami ilimleri bitirdiği ve fen bilimlerinde dahi uzman olduğu iddiası, eserlerindeki bilimsel hatalarla çelişmektedir. Risale-i Nur külliyatında fen bilimlerine dair yapılan açıklamalar, modern bilimden ziyade Orta Çağ kozmolojisinin yansımalarıdır.
Tarihsel Analiz: Nursi, güneşin hareketini, ayın mahiyetini veya biyolojik süreçleri açıklarken Kur’an ayetlerini literal ve anakronik bir şekilde yorumlar. Örneğin, gök cisimlerini meleklerin koşturduğu toplar gibi betimlemesi, bilimsel bir dehadan ziyade medrese eğitiminin dar kalıplarını gösterir. Onun “ilim” anlayışı, eleştirel düşünceye değil, dogmatik ezbere dayalıdır. Yazdığı metinlerdeki dil bozuklukları ve mantık kopuklukları, takipçileri tarafından “ilahî bir derinlik” olarak sunulsa da aslında sistematik bir eğitimden geçmemiş olmanın dil üzerindeki yıkıcılığıdır.8
1925 ŞEYH SAİT İSYANI VE NURSİ’NİN STRATEJİK TUTUMU
Resmi Nurcu tarihçilik, Nursi’nin Şeyh Sait İsyanı’na karşı olduğunu savunur. Ancak bu, isyan sonrası devletin sert müdahalesinden korunmak için geliştirilmiş bir savunma mekanizmasıdır.
Tarihsel Analiz: Nursi, o dönemde bölgedeki aşiret reisleriyle ve Kürt Teali Cemiyeti üyeleriyle sürekli temas halindedir. İsyanın temel motivasyonu olan “Hilafetin kaldırılmasına duyulan öfke”, Nursi’nin tüm eserlerinin ana temasıdır. Fiilen silaha sarılmamış olması, onun barışçıl olmasından değil, isyanın askeri olarak başarısız olacağını öngören siyasi kurnazlığındandır. Devletin onu sürgün etmesi, bir “yanlış anlama” değil, bölgedeki gerici ve ayrılıkçı damarı besleyen ideolojik liderlerden biri olduğu gerçeğine dayanmaktadır. 9
HARF DEVRİMİ VE AYDINLANMA KARŞITLIĞI
Nursi, Cumhuriyet’in en büyük aydınlanma hamlesi olan Harf Devrimi’ne (1928) karşı en sert direnişi gösteren figürdür. Takipçilerine Latin harflerini “küfür harfleri” olarak niteleyerek, Risaleleri elle ve eski harflerle çoğaltmalarını emretmiştir.
Tarihsel Analiz: Bu tutum, Anadolu halkının okuryazar olmasını ve modern dünya ile bağ kurmasını engellemeye yönelik bilinçli bir sabotajdır. Nursi, Türk toplumunu modernleşme sürecinden kopararak, kendi yazdığı karanlık ve anlaşılmaz metinlerin içine hapsetmeyi hedeflemiştir. Bu yolla, “Risale-i Nur Talebeliği” adı altında devletin eğitim sistemine alternatif, gizli ve hiyerarşik bir yeraltı örgütlenmesi kurmuştur. 10
KADIN VE TOPLUM VİZYONU: ÇAĞDIŞI YAKLAŞIMLAR
Nursi’nin kadınlara dair görüşleri, Cumhuriyet’in kadın hakları devrimiyle taban tabana zıttır. Müritleri onu “kadınlara şefkatle yaklaşan bir hoca” gibi sunsa da gerçekler farklıdır.
Tarihsel Analiz: Hanımlar Rehberi adlı eserinde kadınların toplumsal hayata girmesini, eğitim almasını ve süslenmesini “felaket” olarak niteleyen Nursi, kadını sadece evine hapsedilmiş bir “şefkat kahramanı” olarak tanımlar. Kadınların hürriyetini “hayvani bir hürriyet” olarak yaftalamış ve kadını erkeğin hizmetinde bir varlık olarak konumlandırmıştır. Bu yaklaşım, laik Türkiye’nin eşitlikçi yapısına karşı dinsel bir barikat oluşturmuştur.11
EBCED VE CİFİR HESAPLARIYLA KENDİ KUTSALLIĞINI İLAN ETME
Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserinde, Kur’an ayetlerindeki sayısal değerleri (ebced) değiştirerek, Kur’an’ın aslında yüzyıllar öncesinden Risale-i Nur’u ve bizzat kendisini müjdelediğini iddia eder.
Tarihsel Analiz: Bu yöntem, İslam kelamında dahi “uydurma” olarak kabul edilen, hiçbir bilimsel ve dini temeli olmayan bir numarolojidir. Nursi, bu yolla kendi yazdığı kitaplara kutsallık atfederek, müritlerinin metinleri sorgulamasını imkânsız hale getirmiştir. Bu, tipik bir “kült lideri” davranışıdır ve kitleleri rasyonel düşünceden uzaklaştırarak kendisine köle yapma yöntemidir.12
SİYASİ PRAGMATİZM VE DEMOKRAT PARTİ İTTİFAKI
“Siyasetten Allah’a sığınırım” diyen Nursi, 1950 sonrası siyasetin tam göbeğinde yer almıştır. Adnan Menderes’i “İslam Kahramanı” ilan ederek Nurcuların oylarını DP’ye yönlendirmiş, karşılığında cemaatinin devlet içinde palazlanması için alan kazanmıştır.
Tarihsel Analiz: Bu ittifak, Türkiye’de dinin siyasete alet edilmesinin miladıdır. Nursi, komünizm tehlikesini bahane ederek Amerika yanlısı bir siyasetin dinsel zeminini oluşturmuştur. Menderes’e yazdığı mektuplarda, laikliğin esnetilmesi ve dini cemaatlerin önünün açılması için baskı kurmuştur. Bugün Türkiye’nin boğuştuğu cemaat-devlet krizlerinin kökleri, Nursi’nin bu siyasi manevralarına dayanmaktadır. 13
‘BEŞİNCİ ŞUA’ VE ATATÜRK’E HAKARETLERİN ŞİFRELİ DİLİ
Nursi, doğrudan isim veremediği dönemlerde, eserlerinde “Deccal” ve “Süfyan” nitelemeleriyle aslında Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Cumhuriyet kadrolarını hedef almıştır.
Tarihsel Analiz: Beşinci Şua adlı eseri dikkatle incelendiğinde, İslam deccalinin özelliklerini anlatırken verdiği örneklerin (şapka giymesi, harfleri değiştirmesi, camileri kapatması vb.) tamamen Atatürk’e yönelik olduğu görülür. Bu, müritlerine “devletin kurucusuna düşman olma” bilincini aşılayan gizli bir kod sistemidir. Nurculuk, bu yolla Türk gençliğini kendi devletinin temellerine düşman olarak yetiştirmiştir.14
BARLA SÜRGÜNÜ VE ‘MAZLUMLUK’ MASKESİ
Nurcu literatürde Barla ikameti, Nursi’nin büyük işkenceler gördüğü bir “çile” dönemi olarak anlatılır. Ancak Barla, aslında Nursi’nin bir cemaat imparatorluğu kurmak için kullandığı stratejik bir üstür.
Tarihsel Analiz: Devletin onu bir köyde ikamete tabi tutması, o dönemdeki gerici isyanlar (Kubilay’ın şehit edilmesi, Şeyh Sait İsyanı vb.) göz önüne alındığında oldukça yumuşak bir tedbirdir. Ancak Nursi, bu süreci bir “mazlumiyet” hikayesine dönüştürerek köylüleri ve eğitimsiz kitleleri etkilemiş, onları kendisine sarsılmaz bir bağla bağlamıştır. Barla’da yazdığı metinler, bilimsel birer tefsir değil, halkın dinsel duygularını sömürerek Cumhuriyet değerlerine karşı bir barikat kurma manevralarıdır.15
‘NUR TALEBELİĞİ’ VE BİREYİN YOK EDİLMESİ
Nursi’nin kurduğu sistem, modern bir eğitim değil, bireyin kişiliğini “şahs-ı manevi” (cemaat kişiliği) içinde yok eden bir tarikat yapısıdır.
Tarihsel Analiz: Nur talebeleri, Risale-i Nur dışında kitap okumaktan men edilir, sadece Nursi’nin fikirlerini tekrar etmekle yükümlü tutulur. Bu durum, Türkiye’de “eleştirel düşüncenin” ölüm fermanıdır. Nursi’nin mirası olan bu yapı, 2010’lu yıllarda Türkiye’nin yaşadığı karanlık cemaat tecrübelerinin (FETÖ gibi) de ana kaynağıdır. Bireyi düşünemez hale getiren bu doktrin, modern toplum yapısını içeriden çürüten bir kanser hücresi gibi işlemektedir.16
BİLİMSEL MUCİZE İDDİALARININ TEKNİK ELEŞTİRİSİ
Nursi eserlerinde yıldızların mahiyetinden bahsederken “meleklerin onları koşturduğunu” veya “güneşin cehennemle bağlantılı olduğunu” savlar. Bu iddialar, taraftarları tarafından “sembolik derinlik” olarak savunulsa da metinlerdeki bağlam bunların gerçek bilgi olarak sunulduğunu kanıtlar.
Tarihsel Analiz: 20. yüzyılın başında Einstein, Bohr ve Planck fiziği dünyayı değiştirirken, Nursi’nin Orta Çağ karanlığındaki kozmolojiyle halka “bilim” anlatması, toplumun bilimsel seviyesini bilinçli olarak aşağıda tutma çabasıdır. Onun “fen bilimleri” dediği şey, bilimi dogmanın emrine vererek onu işlevsiz kılmaktan ibarettir.17
NURSİ’NİN KÜRTÇÜLÜK VE İSLAMCILIK ARASINDAKİ GEL-GİTLERİ
Hayatının erken dönemlerinde kendisini “Said-i Kürdi” olarak tanımlayan ve Kürt Teali Cemiyeti ile ilişkili olan Nursi, Cumhuriyet’in güçlenmesiyle ismini “Said-i Nursi”ye çevirmiş ve “Türkçülük” maskesi takarak varlığını sürdürmüştür.
Tarihsel Analiz: Bu isim değişikliği, bir fikir değişiminden ziyade bir hayatta kalma stratejisidir. O, her zaman dinsel otoriteyi ulusal kimliğin üzerinde tutmuş; “Müslüman millet” kavramıyla Türk ulus bilincini aşındırmaya çalışmıştır. Onun gözünde önemli olan tek şey, bağımsız bir vatan değil, hilafetin kurulmasıdır.18
SONUÇ
Said-i Nursi, iddia edildiği gibi bir evrensel alim, dahi veya bilimsel gerçekleri önceden gören bir mürşit değildir. Aksine, yıkılan bir imparatorluğun dinsel reflekslerini, yeni kurulan laik ve modern Cumhuriyet’e karşı bir direnç odağı haline getiren, mitsel unsurları ve mürit psikolojisini ustalıkla kullanan pragmatik bir figürdür. Hakkındaki “Atatürk’ü paylama”, “Rus komutana kafa tutma” veya “90 kitabı 3 ayda ezberleme” gibi hikayeler, kitleleri cehalet sarmalında tutmak için kurgulanmış tarih dışı kurmacalardır. Tarihsel gerçeklikler ışığında Nursi; aydınlanma, laiklik, bilim ve modernite karşıtı bir ideolojinin kurucu ismi olarak Türk siyasi ve kültürel hayatında derin yaralar açmış, rasyonel düşüncenin önündeki en büyük engellerden biri olmuştur.
Dipnotlar ve Kaynakça
- Said-i Nursi, Tarihçe-i Hayat, Envar Neşriyat, İstanbul, 1991, s. 42-45.
- Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1977, s. 250-258.
3. Mustafa Özcan, Bediüzzaman’ın Ankara Günleri, Yeni Asya Yayınları, 1995, s. 85-90.
4. Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Envar Neşriyat, İstanbul, 1992, s. 162-168. - Tarihçe-i Hayat, age, s. 132.
6. Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, İstanbul, 2004, s. 382-386. - Şerif Mardin, Religion and Social Change in Modern Turkey: The Case of Bediüzzaman Said Nursi, SUNY Press, 1989, s. 142.
- Turan Dursun, Müslümanlık ve Nurculuk, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1996, s. 55-65.
.9. Çetin Yetkin, Karşıdevrim (1945-1950), Otopsi Yayınları, İstanbul, 2003, s. 140-145 - İlhan Arsel, Arap Milliyetçiliği ve Türkler, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1987, s. 210-215.
- Said-i Nursi, Hanımlar Rehberi, Envar Neşriyat, İstanbul, 1990, s. 20-35.
- Abdülbaki Gölpınarlı, Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar, Gerçek Yayınevi, İstanbul, 1969, s. 228-232.
13.Tarık Zafer Tunaya, İslamcılık Akımı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003, s. 234-242.
14. Said-i Nursi, Beşinci Şua, Envar Neşriyat, İstanbul, 1994, s. 450-480. - Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, Tekin Yayınevi, Ankara, 1968, s. 456-465.
- Faik Bulut, Ordu ve Din, Doruk Yayınları, İstanbul, 1995, s. 134-138.
- Said-i Nursi, Sözler (25. Söz), Sözler Yayınevi, İstanbul, 1986, s. 380-388.
- Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1999, s. 185-190.
”Bu tutum, Anadolu halkının okuryazar olmasını ve modern dünya ile bağ kurmasını engellemeye yönelik bilinçli bir sabotajdır.”Sayın yazarın bütün analizlerini anlıyorum ama şu latin alfabesinin modern dünyayı anlama ile ilgili tezini bir mantığa oturtamıyorum.Sayın yazarın bu tezine göre latin alfabesini kullanmayan bütün devletler modern dünyayla bağ kurmamış oluyor.Çin,Japonya,İsrail v.b