Şahin Filiz yazdı…
KÜLTÜREL KİBİR VE BİYOLOJİK GERÇEKLİK ARASINDAKİ UÇURUM
İnsan binlerce yıldır canlı bir varlık olmanın üstüne çıkmak için kültür üretmektedir. Din, dil, ekonomi, sanat, edebiyat, ideoloji, mimari, şiir, bilim ve benzeri kültür ögeleri, insanı diğer canlılardan biri olmak gibi sıradan bir varlık olmaktan çıkarıp tüm canlılardan farklı bir konuma taşıyarak onu kültür varlığına dönüştürür. Kültür üretemeyen ya da üretilen kültürden pay alamayan bireyler “sorunlu”; uygarlık üretemeyen ya da üretilen uygarlıkta geri kalan toplum ve milletler ise “geri kalmış” olarak sınıflandırılır. En genel açıdan bakıldığında insan ya biyolojik özelliklerini korumakla sınırlı bir canlı düzeyinde bir varlık, ya da biyolojik gereksinimlerini aşıp kültür ve uygarlık yaratan bir “insan” olarak yoluna devam edecektir.
Klasik sınıflama böyledir. Canlı düzeyindeki insan ya da toplumlar, kültür ve uygarlık merkezini elinde tutan toplumlar ve milletler tarafından “insan-altı varlıklar” olarak görülür. Bu yaklaşım, İnsanı canlılardan farklı kılan tek yönün, onun ” ahlaksal bir varlık olması”dır şeklindeki kavramsallaştırmama uyuyor ama kültür varlığı söylemi bu noktadan ileriye gidiyor ve insana olağanüstü öznelik statüsü yüklüyor. Humanizm ve neredeyse bütün din ve ideolojiler insana onun temel canlılık özellik ve gereksinimlerini çoğu kez görmezden gelerek tanrısal misyonlarla insanüstü özne yaratmakta yarışmaktadır. Abraham Maslow ihtiyaçlar sıralamasında, yeme, içme, barınma, güvenlik gibi canlılığın, biyolojik olarak hayatta kalmanın temel ilkelerini, insanlaşabilmek için vazgeçilemez doğal ihtiyaçlar olduğu gerçeğini ortaya koydu koyalı bu sıralamanın neredeyse hiç değişmediğini, etten kemikten insan var olduğu sürece bu tespitin geçerliliğini koruyacağını vurgulayalım.
Ne var ki hümanizm, dinler ve mega ideolojiler insanın öncelikle ve yadsınamaz biçimde etten kemikten bir canlı olduğu gerçeğini atlayarak-sanki bu ihtiyaçları kendiliğinden karşılanıyormuş ya da bunlara ihtiyaç duymayan bir insan türü varmış gibi-onu tanrısal bir özne olmaya zorlamaktadırlar. Dinsel çerçeve insanı bu anlamda tam Tanrı yerine koymasa da Tanrı’nın ancak tanrısal davranabileceği kutsal bir vekili misyonunu dayatır. Bütün dinlerde en seçkin insan “Tanrı’ya en çok benzeyen (özellikle düşüncede ve eylemde) özne, en dindar, Tanrı’ya en yakın olan bireydir.
Topluluklar ve milletler için de benzer bir seçkincilik/imtiyaz söz konusudur: Bazı toplumlar Tanrı tarafından “seçilmiştir”; bazı insanlar Tanrı tarafından daha hayattayken “cennetle müjdelenmişler”dir. “Hayvani istekler” sınıfına soktuğu yeme içme, üreme ve hayatta kalma” gibi, biyolojik antropolojinin kapsamı içindeki temel ihtiyaçları kutsal dava ve Tanrı adına” önemsizleştirirken bir yandan da aynı tanrısal özneyi bu önemsizleştirdiği ihtiyaçlar üzerinden can ve malından feragate davet etmektedir. Canından ve malından vazgeçmenin gerçek anlamda “insan” yani dindar olmanın en nihai koşulu olarak ona sorumluluk yüklerken, sorumluluk alabilecek o insanın, o “dindar”ın biyolojik varlık özellikleri normal koşullarda hiçe sayılmaktadır.
Benzer durum insanı doğa ve evrenin hatta “sıradan insanların efendisi” sanmaya götüren hümanizmin aşırı yorumlarında görülür. İnsanmerkezci bu yaklaşım, doğayı nesneleştirir; her şeyin efendisidir, öyle ki bu efendiliğini, kendi türdeşleri üzerinde bile kendine hak görür, köleliği olumlar. Merkeze oturtulan insanın özellikleri Batı’da sömürge faaliyetlerinin başlamasıyla birlikte giderek rafine edilir ve “belli başlı insanlar ya da toplumlar” ötekileştirilmiş büyük çoğunluğa efendilik yapma hakkını tekeline alırlar. Zarar gören doğa ve yine insanlık olur.
İlginç gelebilir ama dinler farklı yol ve yöntemle aynı şeyi yaparlar. İnsan ya seçilmiş bir milletin üyesi ya Tanrı kuzusu İsa’nın yol arkadaşı ya da Tanrı’nın halifesidir. Şu üç abartılı öznelik misyonunun ortak özelliği, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki biyolojik, mantıksal ve canlılıksal gerçekliğin mega anlatı ve kutsal misyonun gölgesinde kalmasına yol açar.
Abartılı öznelik misyonu her üç akımda büyük sorunlar yaratır. Başka bir deyişle, mega ideolojiler, dinler ve hümanizm, tanımladıkları “ahlaksal insan” öznesini yaratmada pek başarılı sayılmazlar. Öyle ki kutsal değerleri savunanlar arasında dönüp o değerlerin hilafına davrananların sayısı çoğaldıkça, yüzeysel analizlere göre ” kutsalı savunan nasıl olur da kutsalın tam tersini yapar” sızlanmaları artar. Oysa bu sorunun yanıtı, abartılan öznelik konumu ve unutulan biyolojik doğadır. İnsanlar, temel biyolojik ihtiyaçlarının önemsenmediği ya da “öbür aleme” ertelendiği, yok sayıldığı ya da her an feda edilmesi gereken araç gibi görüldüğü hiçbir din, ideoloji ya da hümanizma söylemlerine içtenlikle tepki vermez. Verdiği tepkiler, karşı tarafa yönelik gibi görünse de aslında kendi tarafında inkâr edilen, araçsallaştırılan temel biyolojik gereksinimleridir. Unutmayalım ki insan öncelikle bir canlıdır; insan olmadan önce canlı olarak dünyaya gelir ve bu özelliklerini koruyarak kültürel kimliğini inşa eder. Bu temel ihtiyaçlarını yok sayarak kültür varlığı inşa etmek, canlıdan ahlaksal bir birey; canlılar topluluğundan uygar bir toplum yaratmak kabil değildir.
İnsan, biyolojik bir organizma olmanın üzerine bir “kültür varlığı” kimliği inşa ederek tüm canlılardan farklı bir konuma yerleştiğini iddia eder. Binlerce yıldır din, dil, ideoloji ve sanat aracılığıyla örülen bu kültür, insanı doğanın sıradan bir bileşeni olmaktan çıkarıp ona “olağanüstü bir öznelik” statüsü yükler. Klasik sınıflama şudur: Kültür üretemeyen “sorunlu”, uygarlıkta geri kalan ise “geri kalmış”tır. Ancak bu sınıflamanın gözden kaçırdığı —veya kasten gizlediği— devasa bir boşluk vardır: Kültür, bu akımlarca, insanın biyolojik varlığını onurlandırmak yerine onu inkâr etmek üzerine kurulmuştur.
Bugün modern birey, bu inkarın yarattığı büyük bir ontolojik krizin içindedir. Hümanizmden semavi dinlere, mega ideolojilerden ulus-devlet anlatılarına kadar hemen her yapı, insanı etten ve kemikten bir canlı olduğu gerçeğini unutturarak “tanrısal” veya “tarihsel” bir misyona zorlamaktadır.
MASLOW’UN ÇIĞLIĞI: BİYOLOJİK HAKİKATLERİN İNTİKAMI
Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi, aslında insanlık tarihinin en sade ama en sarsılmaz anayasasıdır. Yeme, içme, barınma, güvenlik ve üreme; yani canlı kalmanın temel ilkeleri, her türlü “insanlaşma” çabasının zorunlu zeminidir. Ancak mega anlatılar, bu hiyerarşiyi tepetaklak eder. İnsana, karnı açken “vatan sağ olsun” demesi, canı tehlikedeyken “kutsal dava” için canını feda etmesi, biyolojik arzuları varken “ruhsal arınma” yaşaması dayatılır.
Bu durum, insanın biyolojik antropolojisi ile kültürel beklentileri arasında kapatılamaz bir uçurum yaratır. İnsan, biyolojik gereksinimlerini aşıp kültür yaratan bir varlık mıdır, yoksa kültür adına biyolojisini kurban eden bir köle mi? Dinler ve ideolojiler, insanı bir “tanrısal özne” olmaya zorlarken, aslında onun hayati ihtiyaçlarını birer “zaaf” veya “hayvani istek” olarak yaftalar. Oysa bu zaaf dedikleri şey, varlığımızın tek somut kanıtıdır.
‘DÖNEKLİK’ Mİ, BİYOLOJİK ÖZ-SAVUNMA MI?
Mega anlatıları, katı ideolojileri ve insandan sürekli feragat bekleyen dinleri terk edenler, eski mahalleleri tarafından genellikle “dönek”, “ilkesiz” veya “ahlaksız” olarak suçlanır. Bu suçlama, sistemin kendi bekasını korumak için kullandığı bir linç dilidir. Oysa bu kopuşların arkasında yatan şey ahlaki bir zayıflık değil, biyolojik varlığın sisteme karşı verdiği ters tepkidir.
Birey, uzun yıllar boyunca “kutsal” uğruna kendi biyolojik ihtiyaçlarını, huzurunu, can güvenliğini ve mutluluğunu ertelediğinde, bir noktada biyolojik organizma isyan eder. Bu isyan, insanın “canlı” olduğunu hatırlama anıdır. İnsanlar, temel biyolojik ihtiyaçlarının yok sayıldığı, her an feda edilmesi gereken bir araç gibi görüldüğü sistemlere sonsuza dek “içtenlikle” hizmet edemezler. Verdikleri “döneklik” tepkisi, aslında o sistemde gasp edilen biyolojik haklarını geri alma çabasıdır. Bu bir ahlaksal çöküş değil, insanın kendi doğasına, yani toprağına geri dönüşüdür.
TIMOTHY MORTON VE İNSAN MERKEZCİLİĞİN ŞİDDETİ
Ekolojik düşünür Timothy Morton, bu “insan merkezci” (antroposantrik) kibri kökten sarsar. Morton’a göre, insanın kendini evrenin efendisi, doğanın sahibi ve yaşamın zirvesi sanması sadece bir yanılsama değil, bizzat “şiddet içeren bir felsefedir.” Çünkü gerçeklik buna uymaz ve gerçekliği bu yalana uydurmak için doğaya ve diğer insanlara şiddet uygulamak gerekir.
Morton, evrim teorisinin en çıplak gerçeğini hatırlatır: Evrim amaçsızdır. Ne genetik mutasyon ne simbiyoz, ne de cinsel seçilim bir “hedefe” (örneğin insana) doğru ilerler.
Genetik Mutasyon: Rastgeledir. Bizler mükemmel olduğumuz için değil, hayatta kalmamıza engel olmayan “yeterince iyi” hataların birikimi olduğumuz için buradayız.
Simbiyoz: Bir kazadır. Üç milyar yıl önce bir hücrenin diğerini “yutup sindirememesi” sonucu çok hücreli yaşam, yani bizler oluştuk. Bizler aslında milyarlarca bakterinin ve DNA materyalinin taşıyıcısı olan yürüyen birer “topluluğuz.”
Cinsel Seçilim: Estetik ve güzellik algımız bile rastgeledir. Tavus kuşunun kuyruğundaki o muazzam güzelliğin hiçbir “mantıklı” veya “evrimsel üstünlük” sebebi yoktur; sadece rastgele bir beğeni mekanizmasıdır.
Morton’un şu tespiti egoist insan türü için sarsıcıdır: İnsanı eşsiz kılan sadece iki biyolojik veri vardır: Fırlatmak ve terlemek. Geri kalan her şey (zeka, dil, alet yapımı), doğadaki diğer türlerde de farklı derecelerde mevcuttur.
EFENDİLİK MİTİ VE ÖTEKİLEŞTİRME
İnsanı doğanın ve evrenin efendisi sanan hümanizm, bu efendilik hakkını zamanla kendi türü içinde de “rafine” etmiştir. Batı’da sömürgecilik başladığında, “insan” tanımı sadece beyaz, Avrupalı ve mülk sahibi erkeğe indirgenmiş; geri kalan büyük çoğunluk “insan-altı varlık” olarak sınıflandırılmıştır.
Dinler de benzer bir yolu izler: Ya “seçilmiş bir milletin” üyesisinizdir, ya “Tanrı’nın vekili” ya da “Tanrı’nın yol arkadaşı.” Bu abartılı öznelik misyonları, Maslow’un biyolojik ve mantıksal gerçekliğini mega anlatıların gölgesinde bırakır. Sonuç; doğanın nesneleştirilmesi, canlıların köleleştirilmesi ve insanın kendi türüne karşı bitmek bilmeyen efendilik savaşıdır.
SAHTE AHLAKTAN GERÇEK CANLILIĞA
Mega ideolojiler ve dinler, “ahlaksal insan” yaratmada neden başarısız oldular? Çünkü ahlakı, biyolojiyi baskılamak üzerine kurdular. Kutsal değerleri savunanlar arasında, o değerlerin tam tersini (hırsızlık, şiddet, yalan) yapanların sayısı arttıkça, toplumda “nasıl olur?” sızlanmaları başlar. Yanıt basittir: İnsanın biyolojik doğası unutulmuştur.
Temel biyolojik ihtiyaçların (güvenlik, barınma, eşitlik, takdir görme) önemsenmediği bir ortamda, dinsel veya ideolojik söylemler sadece birer maskedir. İnsan, kendi temel gereksinimleri için o maskeyi takar ve fırsatını bulduğunda da ilk olarak o maskeyi —ve temsil ettiği tüm kutsalları— fırlatıp atar. Bu kopuş, sistemin “döneklik” dediği şey, aslında biyolojik bir özgürleşme hareketidir.
SONUÇ: ‘ÖZEL’ OLMADIĞIMIZIN ŞEREFİ
Timothy Morton’un dediği gibi, insanların özel, benzersiz ve yaşamın zirvesi olmadığını kabul etmek “insan karşıtlığı” değil, hayatta kalmanın tek yoludur. İnsan merkezcilikten vazgeçmek, bizi doğanın efendisi olmaktan çıkarıp doğanın bir parçası yapar. Bu, mülkiyet ve tahakküm üzerine kurulu köle-efendi ilişkisini sona erdirir.
Unutmayalım ki; insan önce bir canlıdır. İnsan olmadan önce canlı olarak dünyaya gelir ve bu özelliklerini koruyarak kültürel kimliğini inşa eder. Temel ihtiyaçlarını yok sayarak, biyolojik varlığını “araçsallaştırarak” bir kültür varlığı inşa etmek mümkün değildir.
Bugün mega anlatılardan kopan, ideolojilerin o boğucu “fedakârlık” kıskacından çıkan birey; aslında “insan-altı” bir varlığa dönüşmüyor. Aksine, o “abartılı öznelik” hapishanesinden kaçıp, kendi biyolojik hakikatiyle barışıyor. Gerçek ahlak ve gerçek uygarlık, insanın biyolojik doğasını bastıran değil, onu onurlandıran ve tüm canlılarla eşit bir düzlemde buluşturan bir anlayışla mümkündür.
İnsan; terleyen, fırlatan, acıkan ve nihayetinde ölecek olan bir canlıdır. Bu gerçekliği kabul etmek, bizi “dönek” değil, “gerçek” yapar. Gelecek, tanrısal misyonlar yüklenmiş sahte öznelerin değil; biyosferin sadık ve alçakgönüllü parçaları olduğunu kabul eden “canlı insanların” olacaktır.
Kuvay-ı Milliye ruhu, Türk Milleti’ne yaşayacağı vatan, müreffeh bir hayat, bereketli bir yaşam, bağımsız ve başı dik bir birey olmayı vadediyordu. Vaadlerinin tepesinde bağımsızlık ideali vardı ve bu ideali gösterirken ekmek, iş, aş ve insanca yaşamı unutmuyordu. Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti zor günlerden geçiyor. “Butlan”lar arası mücadelede Kuvay-ı Milliye’nin ne ruhu ne de vaadleri yer alıyor. Canlı olarak insanın yaşaması için gerekli olan tüm biyolojik ihtiyaçlarını karşılayacak olan toprağımız, suyumuz, havamız ve özetle doğal zenginliklerimiz vahşi madencilikle tehlike altındayken kuvay-ı milliye ruhu ve müdafaa-i hukuk yerine müdafaa-i koltuk karmaşası, kültür varlığı olmaktan canlı varlığa tenzil-i rütbe anlamına gelir. Bu biyolojik gerçekliğe dönüş değil, o gerçekliği kutsamak demektir.
Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının biyolojik ve kültürel varoluş bütünlüğünü garanti eden kuruluş felsefesinden vazgeçmeyecektir. Ne hümanizm ne mega ideolojiler ve ne de dinler Cumhuriyet vizyonundan daha bütünlüklü bir “insan” tanımı ortaya koyabilir.
Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı sırasında ve Cumhuriyeti inşasında hep öne çıkardığı HALKÇILIK,HALKÇILIK,HALKÇILIK …
İnce elenip, sık dokunmuş, eğitici, öğretici yazınıza, teşekkür, selam ve saygı.