YPG’yi tasfiye etmek, ABD’nin terör örgütüne verdiği bilmem kaç tır dolusu silahı ele geçirmek için Fırat’ın doğusunda taarruz ettik. Sınır boyunca tampon bölge kurup Toki’ye “200 metre karelik villalar” yaptırarak Suriyeli göçmenleri oraya yerleştirecektik. Amerikalıların müdahale etmesi hâlinde onları vuracağımızı ilan ettik.
İkisini de yapamadık. Amerikalılar YPG’yi silahlarıyla birlikte güneye çektiler. Trump, PYD’yi Suriye topraklarındaki petrol bölgesini korumakla görevlendirdiğini açıkladı. Mültecileri yerleştirecek tampon bölge oluşturamadık. “Villa” yapmak şöyle dursun, başlangıçta ilan ettiğimiz sınır hattını bile kapatamadık. Hat delik deşik oldu ve orada ABD ve Rusya itişip tepişerek devriye atmaya başladı. Sonuç: fiyasko!
Aynı şeyi İdlib’de yapmaya kalktık. M5 Karayolu’nun batısında, M4 Karayolu’nun kuzeyinde 35 km. derinliğinde bir bölge açıp Suriyeli göçmenler için orada yerleşim yeri (bu sefer “elli metre kare”lik barınaklar!) oluşturmayı amaçladık. Fırat’ın doğusunda olduğu gibi, zannettik ki biz posta koyunca Ruslar “Rejim” kuvvetlerini alıp, tıpkı Yankee’nin YPG’ye yaptığı gibi güneye çekecek.
Ruslar, Yankee gibi sessizce çekilecek yerde peş peşe uyarılarda bulundular. Dediler ki, siz Soçi mutabakatına uymadınız, HTŞ’yi silahsızlandırmadınız (yoksa silahlandırdınız mı?). HTŞ ve ona bağlı şeriatçı kuvvetler Soçi Mutabakatı yapıldığı sırada İdlib’in yüzde kırkına hâkimdi, sizin Gözetleme Noktalarınız kurulduktan sonra bölgenin yüzde doksanına hâkim oldular. Bu cesareti nereden aldılar? Askerlerinizi kuzeye çekin, Suriyeli göçmenlerinizi yerleştirmek için İdlip batısında ve kuzeyinde beş kilometrelik bir şeridi size bırakıyoruz. Suriye ordusu, bizim hava desteğimizle kendi vatanının bir parçası olan İdlib’i kurtaracaktır. Ruslar bize böyle dediler.
Bunun üzerine biz, Adana Mutabakatı- Soçi Muhtırası diyerek ve Suriye’nin kendi toprağında “işgalci” olduğunu öne sürerek, “İdlib’i Suriye’ye bırakamayız” gibi ateşli sözler söyleyerek, oraya tugay seviyesinde bir askerî birlik sokarak ve “Millî Suriye Ordusu” dediğimiz kuvvetleri seferber ederek karşılık verdik ve “rejim”le çatışmaya başladık.
Ay sonuna kadar süre verdik. Ayın 29’una kadar “Rejim” Soçi sınırlarına çekilmezse taarruz edeceğimizi ve karşımıza çıkan bütün kuvvetleri güneye doğru sürüp bölgeden çıkaracağımızı ilan ettik. Rusların bizden vazgeçemeyeceklerini, geri basacaklarını, hatta hava sahasını açacaklarını düşündük.
Bu arada sorunu uluslararasılaştırmaya çalıştık. Fransa, Almanya ve Rusya ile bir zirve önerdik, NATO’dan yardım istedik, Putin’le ikili görüşme talep ettik. Rusya bu isteklerin hepsini geri çevirdi. Fransa ve Almanya önerimizi ciddiye almadı. NATO, önce S-400’leri Rusya’ya iade edin, dedi. Fakat biz Şubat’ın 25’inde, Sayın Reis’in ve hükümet sözcüsü Ömer Çelik’in ağzından Rusya’yı tehdit etmeye devam ettik ve ayın 29’unda taarruz edeceğimizi üstüne basa basa ilan ettik. Rusya’nın son anda geri çekileceğini ümit ettik. Blöf yaptık.
Fakat tutmadı. Rusya ağır bir hava bombardımanıyla bizi bilerek ve isteyerek hedef aldı. Resmi rakamlara göre 33, gayri resmi rakamlara göre çok daha fazla vatan evladımız orada şehit oldu. Yüreğinize ateş düşmedi! Saraylara değil, yoksulların derme çatma kulübelerine ateş düştü! Askerlerimizin barındıkları binaların enkazında hâlâ şehitlerimizin olduğu söyleniyor. Şehadeti açıklama görevi Hatay Valisi’ne verildi. Bu arada sayın Reis telefon diplomasisi yapmaya devam etti. Kendisinin diplomasiyi çok sevdiğini anlıyoruz. O bir başkomutan, aynı zamanda bir diplomat…
Manzara şudur: Türkiye, Ege’den Doğu Akdeniz’e, oradan bütün Suriye ve Irak sınırlarına uzanan geniş bir düşman cepheyle karşı karşıya geldi ve İdlib’de meşru Suriye Ordusu ve Rusya’yla çatışmaya başladı. Saray’ın mutlaka zevahiri kurtarması, küçük de olsa bir zafer kazanması gerekiyor. Bu yüzden devam etmek istiyor.
Bütün bunların sebebi, Saray’ın güney istikametinde Türkiye’ye bağımlı ya da özerk bir Sünni (İhvancı) bölge elde etme arzusudur. Saray bu arzuyu ABD’ye ve Rusya’ya kabul ettirmek ve bunu iki dünya gücünü birbirine karşı oynayarak, gerektiğinde zorla, sert güç kullanarak yapmak gibi bir düşünceye kapılmıştır. Bunun bedelini askerlerimizin şehadetiyle, ekonominin iflasıyla ve utançla ödüyoruz ve ödeyeceğiz. Sanki Sultan Abdülhamit dizisi çekiyoruz! Hepinize bir rol düşüyor.
NATO sizi kurtarır mı? Elbette kurtarır. Fakat bunun bedeli ülkemizin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü olur. Peki biz Ruslarla savaşırsak düveli muazzama bize destek olur mu? Olmaz! Üçüncü dünya savaşını göze alırlar mı? Almazlar. Bizim iyice pataklanmamızı, muhtaç duruma düşmemizi, hacâlet (utanç) içinde gâvura el avuç açmamızı beklerler ve taleplerini bize zorla dayatırlar. Peki biz tek başımıza Ruslarla savaşabilir miyiz? Her ne kadar profesör olmuş bazı hödükler, “Ruslarla tarihte 16 kez savaştık, şimdi yine savaşacağız” diye zil takıp oynuyorlarsa da savaşamayız.
Şimdi… Bu ülkenin bütün insanları ahlaki bir sorunla yüz yüzedir.
İki tavır vardır. Birincisi, madem ki bize taarruz ettiler, Suriye de Rusya da bizim düşmanımızdır; her ne kadar yanlış politikalar izlediyse de Saray’ın etrafında kenetlenelim, tavrıdır. Siyasî partilerde, milliyetçi kesimlerde böyle bir eğilim var. Onlardan ayrı olarak, medyatik eyyamcılarda ve fırsatçılarda ve siyasî iktidardan nemalanmak isteyen alçaklarda da böyle bir tavır var.
“Kan tükürdüm kızılcık şerbeti içtim” ya da “kol kırılır yen içinde kalır” gibi sözlere çok meraklıyız biz. Hiçbir şeyi sineye çekemeyiz! Kanı bize yok yere kan tükürtenin suratına tükürürüz. Kırık kolumuzu açar herkese gösteririz.
Kabullenen, Saray’ın etrafında toplanmayı gerektiren tavır bizi bir felaketten diğerine sürükleyecektir. Bu ülkenin onuruyla, ordusuyla, askerin şeref ve haysiyetiyle, legolarıyla oynayarak deneyler yapan bir çocuk gibi oynamaya kimsenin hakkı yoktur; isterse halife, isterse padişah olsun, isterse her girdiği seçimde yüzde yüz oy almış olsun. Abdülhamit dizisi çevirmiyoruz, figüranlığı reddediyoruz!
Kimse bizi muhalefet ediyoruz diye PKK’nin ya da FETÖ’nün değirmenine su taşımakla suçlamaya kalkmasın. Bu ülkede siyasî iktidara FETÖ ve PKK dışında muhalefet edecek kimse kalmamışsa bu ülke zaten bitmiş demektir.
İkinci tavır, şovenizm patlamasına kapılmadan, Saray’ın demagojisine aldanmadan hatalı politikaları halka açıklamak, halka doğru haber, doğru bilgi vermek, her durumda direnmek ve örgütlenmek; tam bağımsız, laik ve demokratik sosyal hukuk devleti idealinden ve Mustafa Kemal’in Devrim Kanunları’ndan asla vazgeçmemektir. Türkiye’nin tek bir sorunu vardır: Siyasî İslam ve onun Saray rejimi…
Latince Abissus abissum invocat (uçurum uçurumu çağırır) diye bir söz vardır. Telafi edemeyeceğiniz bir hatanın daha büyük hatalara yol açacağını, yanlış bir hareket başlattığınız zaman o hareketin yaratacağı anaforlara kapılıp yok olacağınızı ima eder. Uçurumun neresinde olduğumuzu gaza gelmeden, tarihin uğultusuna kulak vererek, ahlaklı ve vicdanlı yurttaşlar olarak dikkatle düşünelim, lafı dolandırmadan konuşalım. [email protected]
Görüşüme göre doğru tavır bu yazıda açıklıkla anlatılmıştır. Vatanseverlerin şucu veya bucu diye yaftalanmaktan korkmadan Ulusun ve sağduyunun sesi olmaları ve durumu bütün açıklığı ile her platformda kamuoyuyla paylaşmalıdırlar.
Yeniden M.Kemal 1919 a donulmelidir
Yavuz bey size kesinlikle katılıyorum. Emeğinize sağlık.
“Şehitler tepesi İNŞALLAH boş kalmayacak” dendiğinde alkışlayanlar, “şehitler tepesinde” yer almaya hazır mı?
Bize ait olmayan topraklarda, bizimle ilişkisi olmayan örgütlerin, var olma savaşında bizim askerlerimiz ölecek ve şehitler tepesi boş kalmayacak!
“Şehitler tepesi İNŞALLAH boş kalmayacak” dendiğinde, tezahüratlar eşliğinde alkışlayanlardan kaçı, çocuğunu, o tepedeki mezar taşlarından biriyle değiştirmeye hazır acaba?
Bence şimdilik yarı tutsak bir ülkeyiz. Tam tutsak/sömürge yapılmak isteniyor.
Bunca acıya, yolsuzluğa, yoksunluğa, geçim zorluğuna, bir “HİÇ” uğruna ölen askerlerimize karşın, bugün bir seçim olsa, yine aynı on milyonlarca insan neden “AYNI” partiye oy verecek. Bu insanların doğruları, gerçekleri görmesini ve gereğini yapmasını engelleyen acaba nedir? Birisi galiba yanıt verdi. Duyamadım, ne deDİN? Ne deDİN? Ne deDİN? Hah, şimdi duydum.
Son bir kaç gün içinde okuduğum ayağı yere basan, gerçekçi ve özgüvenli bir yazı.
Son günlerin en aklı başında, en aklı selim ve en olması gereken yorumu. Yüreğinize sağlık
Aşağılık komleksiyle yazılmış bir yazı. Ancak tarihini takdir etmeyen ve global dinamikleri değerlendiremeyen birisi yazabilir bunu. Çok naif. Tutarsız.
Bir vatandaşlık görevim olarak, önerilerim: Levent Ünsal mak.yük.müh
Önce bu savaşın, bir vatan savaşı değil, bir fetih savaşı olduğunun altını çizmemiz gerekiyor.
1. Bölgedeki tüm Türk Silahlı Kuvvetlerimiz , Milli Sınırlarımıza çekilmelidir.
2. Bunun hemen altına YPG den arındırılmış, meşru Suriye Devleti Ordusu, yerleşmeli ve bir tampon bölge oluşturmalıdır.
3. Dinci kisveli teröristler, bu bölgenin altında kalmalıdır. Bunlara ne olacağı sadece bizi ilgilendirmez.
Bu bizimle birlikte tüm dünyanın sorunudur.
4. Yine bu tampon bölgenin altında kalan ve insani bir hakkı olarak savaştan kaçan, masum Suriye halkının,
kılına zarar gelmemesi için, bölgeye BM Gözlemcileri yerleşmeli ve bu gözlemcilerin denetiminde, bu halkın evlerine dönmeleri için çalışmalara başlanmalıdır. Bunun maddi faturasını da tüm dünya karşılamalıdır.
5. CHP ve İYİ Parti, bu önerileri benimserse, bunu sahiplenmeli ve süratle, halkımıza anlatmaya başlamalıdır.
6. CHP ve İYİ Parti, bir Dışişleri Komisyonu kurarak, Meşru Suriye Devleti ve Rusya Dışişleri Yetkilileri ile görüşmelere başlamalı ve bu görüşmeler hakkında, milletimize sürekli bilgi vermelidir.
7. Varılan nokta olumlu olursa, bunu milletimize ilan etmeli ve bu çözüm için halktan, mitingler yoluyla destek istemelidir.
8. Bu plan çalışmaya başlar başlamaz, Yunanistan’ın işgal ettiği ne kadar BİZİM adamız varsa, o kadar savaş gemimizin her biri, bu adaların kıyısına demirlemeli ve toplarını bu adaya çevirmelidir. İşte burada bir vatan savunması vardır.
Eliniźe sağlık Yavuz bey son günlerde okuduğum en iyi değerlendirme.
30 miletvekili chp de istifa ederse 3 ay içinde ara seçim yapılır.bu suriye de savaş çıkarma keyfiyeti engelenebilir alp e korkar şehit haberinin gelmesinden
Hamaset dolu bir yazı, kendi bildiklerinizden hiç şaşmayın, burada çok eksiklikler var evet, ama sizin dediğiniz gibi değil, Esat kendi petrolünü çalanlara ses çıkarsın önce. 4 milyon suriyeyiliyi orada yer açılması gerekiyor. Sizin düşmanlığınız her zaman aynıydı. Saray umrumda değil, sizin ideolojik düşüncelerinize bizler hep karşı olacağız. Çünkü en büyük zarar bu düşüncelerden geldi. Elbet bu işler yoluna girecek, o zaman ne diyeceksiniz göreceğiz.
Bu yaziya karsi cikmak icin sehitler tepesinin dolmasini arzu etmek gibi bir zihniyetin olmasi gerekiyor.Hala tarihten bahsediliyor hala biz yapariz ederiz tarzi ifadeler ancak bunlari yazanlarin hicbir tanesi Mehmetcigin yanina gidipte orada savasmayi göze alamayanlardir.Sehitler Tepesi bos kalmasin diyen alkislamak ama ocaklarina ates düsen ana babayi hice saymak ancak yandasliklar sahte kahramanlikla adlandirilir.Sehitler tepesi bos kalmasindiyen kisinin bir oglu sakat raporu alip askerlikten yirtmis digeride bedelli askerlik yaparak milletin parasini askerden yirtmak icin vermistir.
Sayın Yavuz Yaloğan, size gayet güzel dört soru sorayım:
1- Sykes Picot antlaşmasında Suriye veya Bilad-ı Şam Osmanlı’dan alındığında kime verildi? Ruslar’a mı, İngilizlere mi yoksa Fransızlara mı? Ve niçin, neyin karşılığında? Bu gizli antlaşmayı kim niçin ifşa etti? Ruslar olabilir mi mesela?
2-PKK ve Öcalan yıllarca Suriye -pağdon regime mı demeliydim?- tarafından acaba kime karşı ve niçin beslendi, korundu, kollandı? TSK’ya buket buket gül yollasın da “Şehitler Tepesine” diksin diye olabilir mı?
3-Gücünü kudretini överken pek bir iştahlı göründüğüz ve NATO! karşıtı! Rusya! acaba Suriyede ABD ile niçin sarmaş dolaş? Mesela aynı askeri mekanda hem Rus askeri ve bayrağı hem de Amerikan askeri ve bayrağı ne iş? Okuyucuyu salak mı sanıyorsunuz? Haa pağdon şu petrol ve ortak Rus-ABD çıkarları meselesi, tabi ya, az kalsın unutuyordum, hani “gaflet ve dalalet içinde” Rusya’nın “meşru Suriye regime’ine ABD ile birlikte destek için orada olduğunu yazacaktım neredeyse!
4-Acaba Mustafa Kemal Atatürk’ün Hatay’da ne işi vardı? Atatürk’ün Suriye politikası neydi mesela? Sahi, 1919’da Paris Barış Konferansında, Sykes Picot antlaşması gereği Suriyenin kendi hakkı olduğunu açıkça beyan eden Fransa hakkında, ayrıca, Türk topraklarına Erzuruma vs.iştahla talip olan, Ermeni devletini destekleyen Ruslar hakkında meselâ Atatürk ne düşünüyordu? Sizinle aynı şeyi mi?
Yüksek bilgeliğinizle bir aydınlatsanız da, sizin şu muhteşem parlak fikirlerinizle bir aydınlansak, vay be desek, ne körmüşüz desek ve anlasak kim bir film çeviriyor? 2. Abdülhamit’mi yoksa…