Yavuz Alogan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. Deli gömleği

Deli gömleği

featured

Bir iktidarın ülkeyi topyekûn felakete sürüklediğini gösteren belirtiler nelerdir?

Elbette her şeyden önce siyasî iktidarın kendi aklıyla ve imkânlarıyla üstesinden gelemediği bir ekonomik krizin varlığı gereklidir. Kriz, hızla yoksullaşan halkın hoşnutsuzluğuna, gelecekten umudu kesmesine, “Bu böyle gitmez” düşüncesinin sıradan insanın zihnine yavaş yavaş yerleşmesine yol açar.

Burada en önemli unsur halkın siyasî iktidara yabancılaşmasıdır. Halkını kendisine yabancılaştıran iktidarın geleceği yoktur.

Mesela İçişleri Bakanı “Malatya’da şüphe üzerine durdurulan kargo araçlarında 8,5 ton kaçak tütün ele geçirilmiştir” diye övündü. Adıyamanlı tütün üreticisi Süleyman Yurtsever ise “Ne yaptınız Sayın Bakanım, el koyduğunuz tütün kaçak tütün değil yerli ve millî Adıyaman tütünüdür, 260 Adıyamanlı ailenin nafakasıdır, ekmeğidir aşıdır, bu tek kelimeyle vicdansızlıktır!” diye feryat etti.

Burada bir yabancılaşma vardır. Üretici kendi Devlet’ine yabancılaşmaktadır. Tütün üreticisi, “İçişleri Bakanlığı yabancı tütün tekelleri adına yerli tütün üretimini engelliyor” diye düşünecek, şöyle diyecektir: “Saray, yerli tütün üreticisine karşı British American Tobacco’nun, Philip Morris’in çıkarlarını kolluyor.”

Ülkücü kardeşimiz, MHP Ordu milletvekili Cemal Enginyurt, “Fındık üreticisinin hakkını savunmak vatanı savunmaktır” diye feryat etti. Bunun üzerine MHP yönetimi milletvekilini kesin ihraç talebiyle disiplin kuruluna sevk etti. Burada da bir yabancılaşma vardır. Fındık üreticisi MHP’nin Saray’a olan sadakatini üreticinin çıkarlarına üstün tuttuğunu görmüştür.

Cemal Enginyurt şöyle dedi: “Fındıkta oynanan oyunlara karşı durmanın bedeli ağır da olsa, bu bedeli ödemek Ordulular adına şereftir. Şerefin tavizi olmaz!”

Şimdi siz bunu söyleyen milletvekilini partinizden kesin ihraç etmek isterseniz, fındık üreticisi “Yoksa bunlar İtalyan Ferrero şirketinin adamları mı?” diye şüpheye düşecektir; “Dünya fındığının % 70’ini biz üretiyoruz, kooperatifimizi götürüp İtalyanlara teslim ettiniz; bu nasıl bir millîciliktir?” diye soracaktır.

Feryat etmek ve düşünmek yetmez. Tekel Direnişi’nin nasıl boşa çıkarıldığını, sendikaların özelleştirmeye karşı verdikleri mücadelenin nasıl yok edildiğini; Türk-İş’in 2014’te özelleştirme karşıtı mitinglerinin ve iş bırakma eylemlerinin neden sonuçsuz kaldığını; Saray’ın sendika yönetimlerini ele geçirip yumuşatarak, direnen sendikaları marjinalleştirerek bu mücadeleleri yukarıdan pazarlıklarla nasıl yok ettiğini hatırlamak da gerekir.

Bazı iktidar meraklıları Saray’ın millî demokratik devrimin tamamlanmamış görevlerini tamamlamaya yönelerek bir üretim devrimi başlatacağını, çünkü millî rotaya girdiğini, hatta uzun yoldan gelerek Mustafa Kemal’in yanında durduğunu iddia ettiler. Bu arkadaşların, toplumun aralarında çıkar çatışması olan farklı sosyal sınıflardan oluştuğunu; Saray iktidarının yirmi yıl boyunca neoliberal iktisat politikaları izleyerek ülkenin bütün maddî ve üretken varlıklarını düveli muazzama’ya peşkeş çektiğini, işbirlikçi asalak bir yeni burjuvazi yarattığını; bu sınıf tasfiye edilmedikçe, kilit sektörlerden başlanarak özelleştirilen bütün varlıklar kamulaştırılmadıkça “millî ekonomi”den söz edilemeyeceğini bilmeleri gerekir. Dünyaya nizam veren çok büyük “Grand” stratejiler oluşturarak, iri ve çarpıcı laflar icat edip derin ve alengirli tarih analizleri yaparak Saray’a gönüllü danışmanlık edecek yerde, mesela Nikitin’in Ekonomi Politik’ini ya da Leo Huberman’ın Sosyalizmin Alfabesi’ni yeniden okuyup hatırlamaları, bu arkadaşların zihinlerine küşâyiş (parlaklık) verecektir.

Gireceğiniz her savaşın zamanını ve zeminini seçemezsiniz. Bazen hiç beklemediğiniz bir yerde yeni bir cephe açılır, o cephede kendi mevzinizi oluşturmak zorunda kalırsınız. İstanbul Sözleşmesi böyledir mesela. Sözleşme’nin kusursuz olduğunu iddia eden yok. Fakat tarikatlar ve cemaatler Sözleşme’den çıkılması için Saray’a baskı yapıyorlarsa, o mevzide direnmeniz gerekir. Bizim kadınları koruyan 6284 sayılı kanunumuz var, ecnebinin sözleşmesine mecbur değiliz diyerek Sözleşme’den çıkılmasını savunamazsınız. Kaldı ki 6284 sayılı kanun da İstanbul Sözleşmesi esas alınarak çıkarıldı. Bu mevzide teslim olursanız, Sözleşme’nin ardından Medenî Kanun’un sorgulanacağını, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’nin savunulacağını bilmeniz gerekir. Size Medenî Kanun’un İsviçre’den alındığını, Mecelle’nin ise yerli ve millî olduğunu söyleyeceklerdir. O zaman ne diyeceksiniz?

Neyse, konuyu dağıtmayalım… Aslında mizah yazısı yazacaktım fakat durum o kadar acıklı ki yazanın niyetinden bağımsız olarak yazı kendisini yazıyor. Siyasî toplumun üst katmanlarında halkın hayretle seyrettiği bir yabancılaştırma komedisi oynanıyor.

Şimdi diyeceksiniz ki her şey bu kadar komikse, siyasetin kendisi teatral bir “yabancılaştırma efekti”ne dönüşmüşse, ülke topyekûn felakete nasıl sürükleniyor?

Siyasî iktidarın elindeki imkânlar ile niyetleri arasındaki ters orantı ne kadar büyükse ülkenin topyekûn felakete sürüklenme olasılığı o kadar artar. Kuyruğunuzun sıkıştığı, seçmen tabanınızın erimeye başladığı koşullarda hilafet tartışması açıp kadın haklarını geri almaya kalkışırsanız ya da ekonomik krizin yoksullaştırdığı halka tarikat ve cemaat ahlakını dayatmaya çalışırsanız ya da bütün komşularınızla çatışma hâlindeylen, size zerre kadar güvenmeyen emperyalist güçlerle ayrı ayrı oyunlar kurarak eski Osmanlı imperium’unda (eski imparatorluk alanı) vekâlet savaşlarına girişirseniz kızgın sobanın üzerine benzin dökmüş olursunuz.

Yirmi yıl iktidarda kalıp her şeyi yıkan, satan ve yerine TOKİ konutlarından başka bir şey koyamayan yağmacı ve talancı bir iktidarın, refahında artış sağlayamadığı, yoksullaştırdığı, yabancılaştırdığı kitleleri savaş ortamında şoven bir histeri dalgası yaratarak kendi saflarında toplayabilmesi de imkânsızdır. Bunu yapmaya kalkışan iktidar bir süre sonra kendi histerisiyle baş başa kalır.

2019 itibariyle nüfusunun yüzde 92,8’inin kentlerde yaşadığı, yüzde 74’ünün internete girebildiği bir ülkede kapalı bir toplum yaratmaya çalışmak, tarikat ve cemaatlerden oluşan dar öbeklerin deli gömleğini bütün halkı içine alacak şekilde genişletmeye kalkışmak beyhude bir çabadır ve tehlikelidir.

İran ve Çin gibi iletişim özgürlüğünü kısıtlamak ya da Putin gibi anayasa ve yasalarla oynayarak diktatörlüğün süresini uzatmak da mümkün değildir. Bunları yapabilmek için bu ülkelerin içinden geçtiği evrelerden geçmek; İslam Devrimi (1979), Tien An-men katliamı (1989) gibi şeyler yapmak ya da Ortodoks Rus İmparatorluğu ideali gibi bir şey üzerinden kısmi de olsa toplumsal mutabakat sağlamış olmak gerekirdi. Benzer evrelerden geçmeyen bir Saray’ın saltanat döneminin sonuna geldiğini fark ederek ideolojik hegemonya çabasını birkaç hamlede tamamlama şansı yoktur. AKP’nin yirmi yılda yapamadığını Saray Hükümeti’nin en zayıf olduğu anda yapmaya kalkışması çaresizliğin göstergesidir. Çankaya Köşkü’nü beğenmeyip Saray’da oturmakla hükümdar olunmuyor.

Felaketin bir diğer yönü laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti isteyen yurtseverlerin, programı olan, hedefleri belirlenmiş ortak bir muhalefet cephesi örgütleyerek kurucu bir irade oluşturmayı henüz başaramamış olmalarıdır.

Sevgili sanatçıların “Korkmuyoruz” diye imza vermeleri iyidir ama yeterli değildir. (Elbette korkmayın! Niye korkacaksınız? Ecele de faydası yok!) Kendisine “Ak Saçlılar” diyen eski “Âkil adamlar”ın “umudumuz olan gençlere sesleniyoruz” diye bildiri çıkarmaları da fayda etmez. Çok geç kaldınız. Onu “İslâm’la tarihsel uzlaşma”yı savunurken, Abant toplantılarında Hocaefendi’den çöplenirken düşünecektiniz. Bu âkillerin bazıları daha birkaç yıl önce “Desteklediğimiz Erdoğan sahici değilmiş, kendimi kandırılmış hissediyorum” diye ağlaşıyorlardı. İçlerinden biri, “Çözüm sürecinde bizi mayın eşeği olarak kullandılar” dediğinde çok gülmüştüm. Gericiliğin farklı kılıklarına aldanarak iktidara yalakalık edenler çözüm bulamazlar. Bunların gösterecekleri “Çıkış Yolu”na kendi yandaşları bile itibar etmeyecektir. Çözüm Kuruluş İlkeleri’nde, Devrim Kanunları’nda birleşmekle başlar.

Programı olan bir muhalefet cephesi kurulmazsa, siyasî partilerin üyeleri parti yöneticilerine bu yönde baskı yapmazlarsa, her türlü felakete hazır olun. Saray, kendi dünya görüşünü hâkim kılmak ve kendi yönetim sistemini kabul ettirmek için laik topluma karşı son mücadelesini vermeye hazırlanmaktadır. Yerel seçimlerde büyük şehirleri kaybettiler, oyları eriyor, genel seçimlerde kesinlikle kaybedecekler, aman sesimizi çıkarmayalım, provokasyona gelmeyelim diye düşünmek gaflet ve dalâlettir. Ayasofya’nın ibadete açılması ve hilafet tartışmalarıyla birlikte Saray Hükümeti yeni bir yola girmiş, topluma bir deli gömleği giydirmeye karar vermiştir. Hedefleri imkânlarıyla uyumlu değildir. Şartları aşırı derecede zorlarsa iktidar elinden kayar ve sokağa yuvarlanır. İktidar bir kez sokağa yuvarlanırsa kapanın elinde kalır.

[email protected]

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

12 Yorum

  1. Yabancılaşma doğru yeni birşey değil sonuç : demekki ülkeyi yabancılar yönetiyor ..istanbul sözleşmesini önce okuyun orada azınlıklar dahil ilgisiz alakasız bazı maddeler var masum bir sözleşme değil..Doğu Peri nçek bunu açıkladı o sözleşme çok tehlikeli ..okumadan anlaşılmaz ..o sözleşmeyi imzalayanlar yine aldatılmıştır çok aldatılmaktadırlar …toplumsal cinsiyet eşitliği altında okullarda neler yapıldığına şahidim..o işin altında çok başka emperyal projeler var iki tarikatta istemiyormuş diye ülkeyi ve gençleri tehlikeye atmanın alemi yok …tarikatlar kasten öyle söylüyorlar belki nerden bileceksiniz?işin özüne bakacaksın ..kadına yapılanlar korkunç boyuta ulaştı istanbul sözleşmesi dayatmasıda buna bakmak lazım ..batı kendi çıkarları için kadınları kullanıyor bu çok açık …

  2. Amerikalilarin bir deyimi vardir: “Ordege benziyor, ordek gibi yalpa yalpa yuruyor, ordek gibi vakvakliyorsa, o bir ordektir” derler. (Kusura bakmayin, Turkçede’de karsiligi vardir ama simdi aklima gelmedi).
    Bu zatin bu memleketi nereye dogru yonlendirdigi basindan belliydi. Hatta, bu konuda bazi yakinlarimla, ozellikle de ‘aydin, sapina kadar batili, kemalist’ kose yazari bir akrabamla aram acildi.
    Alternatif nedir, kimdir? O da belli degil. Hadi gecmis olsun!

  3. Yazınızın başlığı deli gömleği savunduğunuz yabancılaşma ki doğru yine savunduğunuz emperyal bir proje olan kandırılan iktidar tarafından imzalanmış istanbul sözleşmesi, şunu unutmayın feodal yapıda ve giydirilmiş din ekseninde kadını gören erkek egemen zihniyeti hiçbir sözleşme değiştiremez..Türk devletinin kendi eğitim sorunudur bunu kendisi düzeltmesi gerekir ..Batı’nın gözetimine denetimine gerek yoktur ..batı önce kendini düzeltmelidir …yalanı bırakmalıdır

  4. Bence carpitma bir yazi olmus..Bircok farkli konu varken konuyla alakasi olmayan seyleri sebep gibi gostermeye calismissiniz..Dar ve yanli bir bakis acisi ile yuzde birleri zumlayip yuzde yuz gibi gostermeye calismissiniz, yuzde doksan dokuzlari ise maharetle karartmissiniz. Tam bir kafa karisikligi yaratma cabasi ile suyu bulandirip bulanik suya olta sallamissiniz

  5. 24 Temmuz 2020, 13:57

    VP ile ilgili yazdıklarınız bence boşa gidiyor. Bu derece doğmatik bir biçimde geçmişte savunduklarından neredeyse vazgeçen bir siyasi hareketin Cumhur ittifakına katılmasının arkasında mutlaka başka nedenler olmalıdır. Parti üyelerinin konuşma hakkı dahi gasp edilmişse (Y-CHP) sadece yönetimin bir dediğini iki etmeyen üyeler delege seçilebiliyorsa yönetime nasıl baskı yapacaksınız. Bunlar iktidar olurlarsa Fetö, Gül, Babacan gibiler ve ikinci Cumhuriyetçilerden oluşan bir Amerikancı cephe de köşeleri tutmayacak mı? Çözüm kuruluş ve devrim kanunlarında birleşen yurtseverlerin bir araya gelmesidir. Bence sayfanın işlevi de bu olmalıdır.

  6. Klasik Marksist Leninist Tahliller.Ne kadar doğru…Yorumlarda bu çapta olmalı.Teşekkürler..Yazılar daha da sık olabilirmi…?

  7. Deli gomlegini muhalefet giymistir, gercekten goremiyor musunuz? Iktidar ise uzerindeki eskimis yirtik pirtik dar gelen gomlegi cikartip atmis, kendi bedenine uygun yeni bir gomlek diktirmekle mesgul..En azindan mantikli…

  8. 25 Temmuz 2020, 19:24

    Kıymetli yavuz ağabey, şu yazılarınızı okurken kendi kendime keşke sizi 20li yaşlarımda tanısaydım diyorum.şuan köyde somyaya sırt üstü uzanmış, ayağımı Ayağımın üstüne atmış kıçım Tv ye doğru bu sms yazıyorum… Ha Tv de Habertürk açık.. Tv de sizi seyredebilseydim kesin böyle oturup sms atmaz can kulağı ile sizin fikirlerinizde istifade ederdim.. Aman neyse.. Ağabey sizi tanıdığım için onur duyuyorum.. İnşallah, Allah sizlere sıhhatli uzun ömürler versin.. Umit ederim Tüm gençler sizi benim gibi 48 yaşında tanımaz.. Selam ve sevgiler.. Haydar Çelik kars akyaka incedere köyü sakini..

  9. 25 Temmuz 2020, 19:50

    Güzel bir yazı. Sayın Alogan ile hemfikir olmamak mümkün değil.
    “Çözüm Kuruluş İlkelerinde, Devrim Kanunlarında birleşmekte ve programı olan bir muhalefet cephesi” kurmak.
    Bunu hayata geçirebilse, sayın Alogan AHİM’de zafer kazanmış, TGB’de gençliği örgütlemiş eleştirdiği Perinçek’ten çok daha başarılı iş yapmış olur. Ama yazara çok da haksızlık etmeyelim, iş yapmak yazmaktan daha zordur. Her şeyi kendisinden beklemeyelim. O yazmış biz de yapalım.

  10. Kişisel ve siyasal olarak o kadar çok açıkları var ki kendi başlarına ciddi bir karar alabileceklerini sanmıyorum. Ayasofya nın açılması da öyle. Bir yıl önce tehlikeli bir provakasyon diye karşı çıktığı bir adımı şimdi nasıl atabilir?
    Bu adımın iki temel sonucu oldu, yani emperyalist ülkelerin hep sevdikleri gibi, bir taşla birkaç kuş vurdular. Biri iç cephede, cumhuriyet ve Atatürk değerlerine karşı açıktan bir saldırı başlatıldı, laik-islamcı ayrışması ve iç cephenin bölünmesi pekişti. İki, dış cephede, Türkiye düşmanlığını körüklediler. Türkiye’nin medeni dünyaya layık bir ülke olmadığı propagandasına çanak tuttular. Hristiyanlığa, tarihi, mimari değerlere saygı duymadıklarını gösterdiler. Türkiye’yi, Batı kamuoyunun gözünde, Işıd gibi vandal İslamcı bir ülke derekesine düşürdüler.
    Neden bunu şimdi yaptılar? Türkiye dört bir taraftan tehdit edilirken, milli birliğe ve dış kamuoyu desteğine en fazla ihtiyaç duyduğu bir zamanda, neden böyle bir adım attılar? Batı ülkeleri Türkiye üstüne çullanırsa, kendi gücümüzden başka tek bir dayanak noktamız olabilirdi, Batılı ülke halklarının vicdanı, adil kamuoyu. Bu dayanağı kendi ellerimizle yıkmanın, gayri-medeni bir ülke gibi gözükmenin kime faydası olabilir?
    Zaten AKP’nin arkasında duran küçük ve bağnaz bir zümrenin heyecanını tazelemek için, ülkenin geniş bir kesiminin ve Batı kamuoyunun tasvip etmeyeceği böyle bir adım atılır mı? Kendini ve ülke çıkarlarını gözeten, aklı başında hiç kimsenin böyle bir karar almayacağını düşünüyorum. Nitekim, Erdoğan’ın kendisi bir yıl önce böyle bir kararın provakatif, düşüncesizce ve zararlı olacağını söylüyor.
    Bir ihtimal, bu her bakımdan anlaşılması güç Ayasofya gösterisi, şimdi tamamını göremediğimiz büyük bir resmin bir fırça darbesi olabilir. Gazeteci cinayeti gibi, tarihi Ayasofya cinayeti de yüksek bir yerde planlanmış olabilir. Emir komuta merkezleri cinayeti telkin etmiş, uygun görmüş olabilirler. Tetikçi çok zor durumda kalmış ve şahsi menfaatlerini tevhid etmiş olabilir.
    Sonuçta, deli gömleğinin nerede tasarlandığı o kadar önemli olmayabilir. Gömleği giydirmek için daha etraflı şeyler olması gerekiyor. Her halukarda, bir muhalefet cephesi kurulmazsa, her türlü felakete hazır olun.

  11. 26 Temmuz 2020, 19:14

    Sayin Alagon batili emperyalist yöneticilerin diktasini görmeyip,Iran,Cin, ve Rusya ile ugrasmasi stratejik dis siyaset eksikliginden kaynaklaniyor .Devrim yapmak ve ayakta kalmak istiyorsan dost düsman ayirimini yapacaksin.ABD emperyalizminin terörüne karsi tek basinami karsi geleceksin? Küba nin,Venezuella nin dostu ve düsmani kim?
    Cin i anti demokratik görüp ABD mantigiyla elestirmek dogru degil.Cin ezilen dünyanin yanida bugün.
    Yazinin diger bölümlerine katiliyoruz.

  12. Sayın Alogan’ın yazılarına gönderilen yorumlarda uzun zamandır sistematik bir trol saldırısı göze çarpıyor. Davadan ve ilkelerden çok liderine sorgusuz sualsiz itaat ve biat ederek gönüllü olarak kendini “liderinin mabadının kılı” konumuna sokanlar durumdan görev çıkarmışa benziyor. Perinçek’in Silivri zindanından salıverilmesinden sonra iktidara payanda olma yolunda yaptığı keskin dönüşten sonra Aydınlıkçılar grubundan tüm aklı başında(aklını kiraya vermemiş anlamında) ve kişisel ilkelerinden taviz vermeyecek kadar omurgası olanlar gibi Sn. Alogan da (gereken uyarı ve eleştirilerini yaptıktan sonra) ayrılmıştı. Tüm tek adamcı yapıların ortak özelliği olan lidere biat ve lidere karşı gelenlerin şiddetle cezalandırılması, sadece FETÖ, AKP, NSD veya Stalinist Komunizm gibi yapılanmalarda değil VP gibi tek adama dayalı siyasi partilerde de mevcut. Bunun bir sonucu olarak, Perinçek’in gönüllü trolleri onu eleştiren diğerlerine de yaptıkları gibi Sn. Alogan’a da yorumlarıyla sistematik bir şekilde saldırıyorlar. Bu tür yorumlardaki eleştirilerin iki özelliği var. Yazarın yetkinliğini sorgulayıp, onun çözümlemelerinin yanlış hatta gülünç olduğunu iddia etmek. İkincisi de “mabadının kılı” oldukları karanlık figürün zigzaglarına ve gönüllü olarak üstlendiği payandalık görevine birtakım kılıflar uydurmak için çabalamak. İşte asıl gülünç olan da bu. Ama, birkaçını tanıdığım bu Perinçekçilerin en az Tayyipçiler kadar reislerine gözü kapalı biat ettiklerini ve hiçbir şekilde eleştiri ve açıklamaları düşünmek ve sorgulamak gibi birşey yapmayacaklarını(çünkü bunu davalarına ihanet olarak görürler) biliyorum. Oysa, Sn. Alogan 3 Ocak 2020’deki “Hâlâ anlamadınız mı?” başlıklı yazısında bunlara seslenip meseleyi açıkça ortaya koymuştu.
    Sanırım, ülkemizde ilkelere değil de kişilere(lider, reis vs) fanatik bağlılık değişmedikçe, yani insanlar akıllarını liderlerine kiraya vermekten vaz geçmedikçe memleket bir o yana bir bu yana yalpalayıp duracaktır. Atatürk’ün en büyük(ve yarım kalan) devrimi de zaten, şunun bunun kullarından, aklı, vicdanı ve irfanı hür nesiller yaratmak değil miydi?!
    Bu güruhun iddiası olan, “AKP Kemalist cepheye, bizimle aynı cepheye gelmek durumunda kaldı” iddiası iki şekilde gülünçtür. Saray ve onun AKP’si hiçbir zaman Kemalist olmadı, olmayacak. Bu tez ile antitezin eşitlenmesi kadar gülünç bir iddiadır. İkincisi de, Perinçek’in ve destekçilerinin kendilerini Kemalist (veya Atatürkçü) olarak tanımlamaları gerçek Kemalistleri sadece gülümseten bir espiri niteliğindedir!
    Ülke korkunç bir geleceğe tamamen kontrolsüz bir şekilde yuvarlanırken saraya gönüllü payanda olmanın affı yoktur, bedeli vardır.
    Kaygılarımla
    Not: Sitenin editörlerinden eleştiri yorumları arasından trollerin yorumlarını ayıklamalarını rica ederim.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!